Makalat - Hacı Bektaş Veli

İ ç i n d e k i l e r

Toprağın Yurt, Halkın Millet Olarak İnşası........................................7
Hacı Bektaş Veli ...........................................................................17
Bu Horasanlı Hacı Bektaş Veli’nin Makålat İsimli Kitabıdır ..........25
Genel Açıklama.............................................................................27
Kendini ve Rabbini Tanımak Nedir? ...............................................38
Bu Bölüm Şeriatın Emir ve Hükümlerini Açıklar .............................46
Bu Bölüm Tarikattaki Usulleri Açıklar ............................................54
Bu Bölüm Kendini ve Allah’ı Tanımanın Makamlarını, ........................
Derecelerini Açıklar .......63
Bu Bölüm Hakikate Ermenin Makamlarını, Derecelerini Açıklar .......64
Bu Bölüm Marifetin Herkesçe Bilinen Mahiyetini Açıklar ..............72
Bu Bölüm Şeytanın Hallerini Açıklar ...........................................86
Bu Bölüm Marifet Makamının Tevhid Anlayışını Açıklar ................95
Bu Bölüm Âdem a.s.’ın Yaratılışın, Özelliklerini Açıklar ................123
Bu Bölüm Âdem a.s.’ın Neslinin Çoğalmasını ve Vasıflarını Açıklar 137
Veda Haccı’nda Bütün İnsanlığa Hitaben....................................................
Hz. Muhammed’in Yaptığı Konuşma........151
Hz. Muhammed s.a.’in Hayatı .........................................................167

TOPRAĞIN YURT,
HALKIN MİLLET OLARAK İNŞASI

Bizden önceki nesillerin çektiği çileleri, savaş günlerinde yaşadıkları sıkıntıları yaşamadığımız için, hep hayatın rehavet içinde geçirilebileceğini, büyük sıkıntılarla kar-şılaşmayacağımızı zannederek, dar günlerimizde lazım olacak değerlerimize her geçen gün ilgisizliğimizi artırıyoruz. İçinde yaşadığımız toprakların kolayına “yurt” olmadığının farkında değiliz. Kan ve gözyaşlarıyla yoğurularak, at üstünde, siperde uykusuz geceler geçirerek, silaha sarılıp yatarak, her kavşakta birkaç yiğide türbe dikerek, yurttan, yuvadan, oğuldan, evdeşten uzak, akına, ılgara katılarak, sınır boylarında her vadide, her dağ başıynda bir tekke kurarak bu toprak bize “yurt” olmuş ve yurt olarak elde tutulmuştur.
Aynı kıbleye dönerek, birlikte secdeye vararak, düğü-nümüzde, bayramımızda, seferberliğimizde ay-yıldızlı bay-rağımızın altında toplanarak, sancağı şerifin gölgesinde savaş nizamına girerek, kızışan savaş meydanlarında düğüne bayrama gider gibi kınalı el, gülümseyen yüzle ölüme mey-dan okuyarak; namus, şeref, vatan, din ve devlet uğruna yerin altını üstüne tercih ederek, sevincimizi ve üzüntümü-zü paylaşarak, ortak hedeflerimizi, ülkümüzü birlikte gerçekleştirerek halkımızı “millet” olmanın şuuruna vardırmış ve bu toprakları yurt haline getirerek koruma imkânı bul-muşuz.
Ahmed Yesevî gibi, Hacı Bektaş Velî gibi, Mevlânâ gibi, Hacı Bayram Velî gibi, Yunus gibi, Ahî Evran gibi, Abdal Musa gibi, Emir Sultan gibi Horasan erleri ile birlikte nice Hak erenleri bu toprakları yurt, bu halkı millet olarak inşa etmişler, devleti kuran iradenin çeliğine su vermişler ve bu iradeyi bilemişlerdir. Devletin yaşatılması da, Horasan erlerinin ve Hak erenlerinin içtiği kaynaktan beslenerek yetişen nesillerle mümkün olmuştur.
Bugün, mantığımıza kadar sirayet eden bir dil, bir din, bir tarih ve kültür erozyonu ve girdabı içindeyiz.
Her gün, saflarımızı daha da sıklaştırmamızı gerektiren binlerce hadise olurken, bu toprağın çocuklarına, kendilerini içinde doğup büyüdükleri milletlerine yabancılaştı-racak yabancı isimler ve etnik ayrılıkçılık isimleri konmaktadır. Dindar insanların gönüllerine de bu fitne tohumunun atılmış olması geleneğimizin, dinimizin, tarihimizin isimlerinden uzaklaşılması, gelecek nesillerimiz arasındaki ya-bancılaşmıyı, felâketi arttıracaktır. Caddelerimizdeki dük-kan, firma isimleri de dilimizin geleceği açısından bizi karamsarlığa sürüklemektedir. Görsel medyadaki dil züppe-likleri RTÜK’ün mutlaka bir çözüm bulmasını gerektirecek kadar çoğalmıştır.
“Dinlerarası Diyalog” adı altında dinimizin, dindar-lığımızın, milletimizin altı oyulmaktadır. Her diyalog top-lantısından sonra Tevrat’ın ve İncil’in tahrife uğramadığının bizim insanlarımızın da imzasıyla karar altına alınması, Yahudiliğin ve Hristiyanlığın İslâm ile eşit hak dinler sayılması, dinî zaaf içinde olan insanımızı da, bunu söyleyen dindarımızı da dininden etmektedir.
Hz. Ali ve Ehl-i Beyt sevdalıları içindeki Alisiz Ale-viler, Hz. Ali’yi istismar edenler, İslâm imanının ve ahlâkının zirvesindeki Hz. Ali’nin kemiklerini sızlattıkları gibi, en büyük zararı da Hz. Ali sevdalılarına vermektedirler. Ce-mevlerine, yani tekkeye nev-i şahsına mahsus ibadet yeri statüsü kazandırmak isteyenlerse, niyetleri kötü olmasa bile, ibadet yerini ikileştirerek birlik yerine ikiliği, fitne ve ayrılık ateşini, yabancılaşmayı iyice alevlendireceklerdir.
Müslümanlığın Türklük; Türklük ve Müslümanlığın itibar, şeref ve izzet kaynağı olduğu; bu iki vasfın birbirinden ayrı düşünülmediği, sözümüzün kanun sayıldığı güçlü gün-lerden, bunlardan birinin, toplumun bir kesiminde diğerinin diğer kesiminde hiç seslendirilmediği cılız veya tereddütlü seslendirildiği, başkalarının sözlerinin bizim toplumu-muz için kanun sayıldığı günlere gelmiş olmamız, izzetimizi ve şerefimizi çiğnemiş olmak manasına gelmiyorsa eğer, ne manaya geldiğini düşünmekten de mi yoksunsunuz?
Türklüğümüzün ve müslümanlığımızın ayrı düşünül-düğü, Türklüğe ve Müslümanlığa sahip çıkılmadığı bir toplum, millet olmaktan çıkmış, işe yaramaz bir halk yığını haline gelmiş demektir.Böyle bir toplum ancak başkalarının değirmenine su taşıyabilir. Kendi istikbalini inşa edemediği gibi, kendisini de, neslini de, istikbalini de koruyamaz. İmanı, ideali, kararlılığı, hedefi olmayanı, para ve şehvet hırsından başka hiçbir sâik, yerinden kıpırdatamaz. Bu nokta bir toplum için yok olma noktasıdır.
İzzetine ve şerefine düşkün büyük Türk milleti, yok olma noktalarında bile, tarihin tanıdığı zaman içinde, dev-bayraksız, yaşamamıştır. Sıkıntıya düştüğü günlerde de akşamdan sabaha, sabahtan akşama devletini kurarak bayrağını dal-galandırmıştır. Devlet kurmak ve yaşatmak Türk’ün sıradan bir özelliği değil, genlerine işlemiş kabiliye-tidir. Aşiretten devlete kolayca geçmemiş, geçtiği andan itibaren de bir daha aşiretçiliğe dönmemiştir. Devletine baba demiştir. Devlet aşiretlerini korumuş, eritmemiş, aşiretler devletini parça-buçuk hale getirmemiştir. Bu gök kubbe tepemize yıkılmamışsa eğer, bunda insan-aşiret-devlet irtibatının sağlıklı ve dengeli devamını sağlayan İslâmî doku görülecektir.
İnsanlık, devamlı başındaki şemsiyeyi büyüterek en-tegrasyona giderken, Hristiyanlar başlarındaki papalarını-babalarını muhafaza ederken, Amerika başkanları azıcık kı-pırdayan siyahî vatandaşlarına “Amerika’da ikinci bir Ame-rika istemiyoruz” tehdidini savururken, hemen yanıbaşımız-da bize sulu meme uzatan sayısı 25’e varan Hristiyan devletlerle AB kurulmuşken, AB’ye uyum planı adı altında bizde etnik ve dini ayrılıkçılar yaratmayı amaçlayanların mak-satlarını ahmaklıkta epeyce merhale katedenlar veya yabancı işbirlikçileri, hâinler anlamamakta haklıdırlar. Canlı şahidi olduğumuz komşumuz Irak’taki yıkılan düzenin altında o düzenin yıkılmasını isteyenler de, sıradan masum vatandaşlar da kalmıştır. Zaman bize Iraklılar’ın zulmünden şikâyet ettikleri Saddam’ı ellerinde posterleriy-le yürüyerek, başlarında istediklerini de göstermiştir. Babaları tutanlar, babalara geldiklerinin geç farkına varmışlardır.
Yüce Türk devleti (Devlet-i Aliyye) bölgesinde hâkim-ken, Akdeniz ve civar denizler bölgedeki halklar için de-vamlı güvenli olmuştur. Devlet-i Aliyye yıkıldıktan sonra, bölgemizdeki denizlere bile güven içinde çıkamadığımızı, ABD’nin 6. Filosu’na emanet olduğumuzu görmemekte di-renmiyorsanız eğer mutlaka görmüş ve duymuşsunuzdur.
Bu günlerde ferdin haklarının devletin yetkililerinin önüne geçirilmesi veya eşitlenmesi gibi bir düşünce epeyce kimse tarafından dillendirilmektedir. Devleti tahribe yönelik bu tür düşünceler devletin zaafa düşürülmesi sebebiyle en çok ferdin haklarına zarar verecektir. Fertle devlet arasındaki ilişkiyi ahlaki bir zemine oturtmazsanız, devleti baba olmaktan çıkarır, babalık yapar, devleti yaşatan, milleti birlikte tutan dokuyu İslâm’ı, kendi elinizle hırpalar, başkalarının da hırpalamasına yardım ederseniz,ortada millet de devlet de kalmaz. Ayrıca bu tür düşünceler, tahta-ravalliye dönüşür, yarın da devletin yetkilerini artırmaya, korumaya, devleti baba yapmaya yönelik savunmalar, de-meçler dinlemek mecburiyetinde kalırız.
Politikayı ilimle beslemek yerine karşılıklı ideolojik dayatmalar hedeflerimizi şaşırtır, geleceğimizi karartır. Büyük devlet adamımız Kanuni Sultan Süleyman, halkımı-zın devlet felsefesini “halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi” diyerek dile getirmiştir. Her namazda tahiy-yatta selamdan önce okuduğumuz âyet-duâdaki “hasene” = iyilik, güzellik”, müfessirlerin anlayışına göre devlettir. Günde on üç defa Rabbimize yalvararak istediğimiz, kola-yına inşa edilmeyen devleti, birliği ve bütünlüğümüzü, bizi istismar edenlere çanak tuturak boğdurmak, müslüman-lıkla, Kur’an ahlâkıyla bu devleti bize emanet edenlerin va-siyetleriy-le, Hz. Peygamberin ilke nitelikli koyduğu devlette birlik kuralıyla bağdaşmadığı kadar bizi Çanakkale’de, Yemen’de, Sakarya’da, Büyük Taaarruz’da şerefle temsil eden şehitlerimizin yüzüne bakamaz hale getirir.
AB gibi, âkıbeti belli olmayan birliklere girme teşeb-büslerinin milletin ve devletin yapısını bozma aracı olarak kullanılmasına müsaade edilmemelidir. Devletteki, millet-teki kazanımlarımız üç günlük kazanımlar değildir. Tarih içinde zaman imbiğinde süzüle süzüle elde ettiğimiz de-ğerlerdir. Modernite ve globalleşme adına bizi millet ve devlet yapan değerlere attığımız tırpanlar yetmiyormuş gi-bi AB adına attığımız tırpanlarla cenazemizi kılacak millet, gölgesinde rahat yatacağımız bayrak da kalmayacaktır.
Dinimize, İslâm’a ve Türklüğe sarılarak, dünyadaki müslümanlarla aramızdaki soğukluğu gidererek, Türk dünyası ile birliğimizi güçlendirerek, her iki tarafla da ekonomik ilişkilerimizi canlandırarak, müslüman komşularımızla ittifaklar kurarak, stratejik ortağımız ABD’ye, Gümrük Birliği içinde olduğumuz AB’ye tavizler verme yerine, onlar-dan tavizler kopararak, çevremizdeki tehdit unsuru üslere karşı Uzakdoğu ile siyasi ekonomik ve askeri işbirliğimizi geliştirerek; dostlarımızın ümidi, düşmanlarımızın korkulu rüyası, peygamber ocağı ordumuzun daha da güçlenmesi için maddi-manevi desteğimizi imkânlarımızı seferber edip elimizi güçlendirerek, milli birliğimizi tahribe yönelik faaliyetleri, şahısları, kuruluşları, sivil insiyatifle engelleyerek savunma mekanizmaları geliştirmeliyiz.
Meşhur İngiliz tarihçi Arnold Toynbee gibi binlerce Batılı aydın ve papaz: “Bizim Türkleri İstanbul’dan ve Anadolu’dan atma projemizi Türkler de biliyor. Biz menfa-atlerimize uygun bir zemin bulamadığımız için bu projeyi uygulamıyoruz. Türkler de, biz sizin medeniyetinizdeniz diyerek bizi oyalamaya çalışıyorlar” diyerek topraklarımızla ilgili emellerini gizlemeden, bu topraklardaki mabetlerimiz ve mezarlıklarımız da dahil, hiçbir ayırım yapmadan, hepimizi bu topraklardan söküp atmanın planlarını yaptıkları, bizi birbirimize düşürerek zaafa uğratmak istedikleri, bizi iç gailelerle uğraştırarak kalkınmamıza, güçlenmemi-ze, medeniyet mücadelesine harcayacağımız enerjimizi, zamanımızı, bütçemizi heder ettirrmeye, Mehmetçiği yaralayan kurşunu da, aracının altında patlayan mayını da vermeye devam etmek istedikleri; bugün, etnik ayrılıkçılar-la devleti, yarın da Batının ordularıyla kullandıkları maşaları ortadan kaldırmayı hedefledikleri, pusuda zaaf anımızı bekledikleri, tarihi tecrübelerle, Endülüs tecrübesiyle de bilinmesine rağmen ahmaklıklarına ilaç bulamadığımız düşman maşalarını ve onların sırtlarını sıvazlayanları dönüşü mümkün olmayan viraja girildiğinde her türlü şartlarda yaşama kabiliyetine sahip bu millet de kendi çocukları ve yakınları da tarih de, Allah da affetmeyecektir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin hayatiyetinin yakın tarihi-mize düşmanlık esasına dayandığını düşünenler, Türk’ün devlet-i ebed müddetine hıyanet içinde olanlar ve Türk’ü tarihinden kopararak köksüz, farklı bir millet olarak inşa etmek isteyenlerdir. Bunlar DNA uyuşmazlığının bir milleti yok edeceğinin şuurunda olmayan, tarih şuurundan yoksun yabancı uşaklığına soyunan sırtımızdaki kenelerdir. Türklü-ğümüzü telaffuz ettirmeyecek kadar etnik ayrılıkçılığı kö-rükleyenler, Türk’ü unutturmak isteyenler, İslâm’a da Türklüğe de hıyanet edenlerdir. İslâm, geçmişin insanî ve ahlâkî faziletlerini, şeriatının kuralı sayan bir dindir. Geç-mişindeki sayısız faziletleriyle birlikte Türk, İslâm’a hizmeti sayesinde adını İslâm ile eşit hale getirmiş aziz bir millet olduğu için, Türk’ü sevmek, Türk birliğinin güçlenmesine hizmet etmek, İslâm’ı sevmek ve İslâm’a hizmet etmek ka-dar doğru ve hayırlı bir davranıştır. Dünya Türklüğünün ve dünyadaki müslümanların ümit bağladığı, medet umduğu tek ülke Türkiye’dir, tek millet Türkler’dir. Bu sebeple, Türk’ün millî birliğini bozacak etnik milliyetçilikler haramdır ve İslâm’a hıyanettir. İster kendi dinimizden, ister gay-rimüslimlerden olsun, kucak açıp misafir ettiklerimizden bazılarının kapalı topluma dönüşerek bu milletin sırtından hesap yapmaya çalışmaları da ne adına olursa olsun, günahtır ve hıyanettir. AB’nin kendi içinde kültürel bütünlüğe giderken, insan hakları ve demokrasi adına bu topraklarda yaşayan insanları parçalama formülleri geliştirmesi kendi tarihî emellerini gerçekleştirmeye matuftur. Varlığımızın ebedîleşmesi için sahip olduğumuz ve yaşadığımız değerler AB’ye girme adına, Büyük Ortadoğu Projesine uygun yapılanma adına yıkıma tâbi tutulmaktadır. Bu değerleri toptan imha edecek ajanlara, ajan-misyonerlere demokratikleşme adına AB’ye girme adına alabildiğince özgür faaliyet alanları tanınmaktadır. Uzun vadede Türk’e, Türkiye’de yaşayan herkese kefen biçenler, erozyona uğramış çarpık mantıkla kurtarıcı olarak karşılanmaktadır. Yabancı merkezli kulüpler, localar, vakıflar, sıradan gelişigüzel sivil toplum kuruluşu imiş gibi, o kadar çoğalmıştır ki, tedavisi mümkün olmayan kanser hücresi gibi ülkenin her tarafını sarmıştır. Balkan savaşı sırasında Selânik’te başında bulunduğu 70.000 kişilik Kolordu’yu bağlı olduğu locadan aldığı emirle tek kurşun atmadan düşman kuvvetlerine, Yunan’a teslim eden bir tek Hasan Tahsin paşa varken, bugün devlette, sosyal ve siyasî hayatımızın birçok kademesinde Loca sözü dinleyen ve dinleyecek olan ne yazık ki binlerce insanımız türemiştir. Türkiye’de asıl Millî Güvenlik Meselesi yapılacak konu budur.
En zavallı ferdinin isteğini, emrini, kulübünün, loca-sının emrine tercih edecek duyarlılığa sahip, tarihimizi, kültürümüzü öne çıkaran bir anlayışla milletimizi yeniden inşa etmek mecburiyetindeyiz. İnsanlık, tarafsızlık, mo-dernlik, laiklik, objektiflik adına rehin ettiğimiz çocukları-mızın istikbalini, millî bir eğitimle kurtarmalı, milletimizi, millî mayayla yeniden inşa ederek geleceğe hazırlamalıyız. Düşmanına bile tolerans ve hoşgörü gösterebilecek kadar asaletli bir milleti, hoşgörü kazandırma adı altında diyalog zımparasıyla şuursuzca yavaş yavaş yok etme mecrasına sürükleyenlerin tezelden intibaha geleceğini, emeklerini, zamanlarını ve imkânlarını diyalog yerine uyanış toplantılarına harcayacaklarını umuyor ve bekliyoruz. Başı Belgrat’-ta, ayakları Çin Seddi’ne dayanan bu milletin uyanması, yeniden inşası halinde, sadece Türkler ve müslümanlar değil, bütün insanlık rahat nefes alacaktır.
Saf dinimiz, hâlis dindarlığımızla birbirimize sarılarak kazandığımız bu toprakları, sahip olduğumuz bu devleti, inşa ettiğimiz bu milleti, parça-buçuk kapalı toplumlar, ce-maatcikler haline gelerek, hurafeciliğe prim vererek, laikliği dinsizlik, dinsizliği çağdaşlık sayarak kendi ellerimizle parçalamamalı, altımızın oyulmasına zemin hazırlamamalı, bizi bu topraklardan söküp atmaya çalışanlara, bizden intikam alma hırsıyla yanıp tutuşanlara bayram etme fırsatı vermemeli, düşman maşalığı yapan etnik ayrılıkçıları, faaliyetlerinin doğuracağı sonuçlar konusunda tekrar tekrar uyarmalı, müslümanlığımızı ve Türklüğümüzü öne çıkararak ayakta kalmamızı sağlayacak savunma mekanizmaları geliştirmeliyiz.
Sulucakarahöyük’te bayrak diken, aş kazanı kay-natan, altına sığındığı hilâlin gölgesinde millet inşa eden Hacı Bektaş Velî’nin ifadesiyle bu millet, bu devlet, bu ülke sizden birlik, dirlik ve irilik (beraberlik ve büyüme) bekle-mektedir.
Allah’ın rahmeti, toplumu bütünleştiren, birliğini ve bütünlüğünü sağlayanların üzerine olsun.

Ahmet TEKİN

Sınırsız rahmeti ve engin merhameti ile
hayat veren, yaşatan, koruyan,
rahmetine, merhametine, lütfuna,
ihsanına ve hayırlara mazhar eden,
Rahmân ve rahîm olan Allah’ın
izni ve yardımıyla,
Allah’ın adıyla...

 

HACI BEKTAŞ VELİ

Anadolu alp-erenlerinin, evliyalarının en büyüklerinden, din ve tasavvuf hareketinin en mühim simalarından bir Türkmen şeyhi olan Hacı Bektaş Veli, Horasan’ın önemli kültür merkezlerinden Nişa-bur’da doğmuştur. Doğumu ve Hakka yürüdüğü tarihler arasında, çeşitli kaynaklarda farklı bilgiler olmakla birlikte, XIII. yüzyılda yaşadığı kesindir (1209-1270). Babası Horasan emiri Seyyid İbrahim Sani, annesi Hatme Hatun’dur.
Tahsilini Horasan ve çevresindeki Yesevî medreselerinde ve dergâhlarında tamamlayan Hacı Bektaş Veli, Moğol istilası üzerine kırk yaşlarındayken Anadolu halkını irşad ile görevlendirilmiştir. Ahmet Yesevî’nin halifelerinden Lokman Perende’nin yanında manevî terbiye almış, Horasan erenlerinden biri olarak İslâm’ı tebliğ ve fütuhat için yollara düşmüştür. Anadolu’ya müslüman-Türk damgası vuran mane-viyat ordusunun ilklerinden ve en büyüklerindendir.
Horasan’dan ayrıldıktan sonra, önce Necef’e gitmiş, orada Hz. Ali k.v.’nin türbesini ziyaret etmiş, kırk gün çileye girmiş, sonra da Mekke’yi, Ka’be’yi ziyaret ederek, üç yıl orada kalmıştır. Mekke’den Anadolu’ya gelirken Kudüs’e, Şam’a uğramış, buralarda çilehanelere girmiş, daha sonra Hacıbektaş adını alan Sulucakarahöyük’e gelip yerleşmiştir.
Sulucakarahöyük’te, İdris Hoca hanımı, Kutlu Melek’in yani Kadıncık Ana’nın evinde misafir olarak kalmış ve Hakka yürüyünceye kadar Kutlu Melek kendisine ihlâs ile bendelik etmiş ve saygıyla hizmetinde bulunmaya devam etmiştir.
Hacı Bektaş Veli, Kutbeddin Haydar, Hacım Sultan, Akcakoca, Sarı Saltuk, Karaca Ahmed, Tap-duk Emre, Yunus Emre, Seyyid Mahmud Hayranî, Osmancık (Osman Gazi), Alâeddin Keykubad, Kırşehir emiri Nureddin b. Cebe gibi Türk büyükleri ile görüşmüştür.
Ebedî Türk yurdu Anadolu’ya damgasını vuran bu aziz Türkmen şeyhi âlim, cesur ve Hak âşığı bir velidir. İslâmî ilimlerde otorite olacak kadar şer’i şe-rife vakıftır. Şeriattan taviz vermeyecek kadar disiplinli olmakla birlikte, Anadolu’da yaşayan gayri müslimlerin saygısını kazanacak kadar hoşgörülüdür. Gayrimüslimlerin kendi din büyükleri kadar saygı gösterdikleri Hacı Bektaş Veli, bu yakınlaşmadan faydalanarak, epeycesinin müslüman olmasına vesile olmuştur. Hoşgörüyü bir tebliğ aracı, İslâm’a davet metodu olarak uygulamıştır.
İstilacı Moğol idarecilere karşı, zaman zaman cesur çıkışlar yapmış, o savaş ortamında dahi, İslâm’ı tebliğ görevini ifa etmiş, sayısız Moğol ileri geleninin İslâm’a girmesine önayak olmuştur.
Kendi şahsî meselelerini, problemlerini unuta-cak kadar Hak âşığı, dava adamı, ve toplum hizmet-kârıdır. Kendisini kaybedecek kadar cezbeye kapıldığı zamanlar olmuştur.
Geniş düşünen, milletinin geleceği endişesini taşıyan, meselelere filozof mantığı ile yaklaşan, hoş görülü, çaplı bir eğitimci, bir tasavvuf büyüğüdür.
Sulucakarahöyük’te, dergahında yetiştirdiği der-vişleri orta ve Batı Anadolu’ya göndererek, Anadolu’nun Türk’ün tapulu malı haline gelmesini sağlamıştır. Cemal Seyyid Altıntaş yöresinde, Sarı İsmail Tavas havalisinde, Kol Açık Sultan Uşak’ta, Rasul Baba Beş Karış’ta, Pir Ebû Sultan Konya’da, Kara Rüstem, Seyyid Ali Sultan, Gazi Evrenos, Abdal Musa, Anadolu’nun muhtelif yerlerinde Bektaşi tekkeleri kuran, Hacı Bektaş Veli’den el alan dervişlerden birkaçıdır.
Hacı Bektaş Veli ve dervişleri, Osmanlı’nın kuruluş döneminde, özellikle Orhan Bey zamanında küçümsenemeyecek hizmetler görmüşler ve fetihlere katılmışlar, fetih ordularını gayrete getiren, coşturan görevler ifa etmişlerdir.
Hacı Bektaş Veli, gönlü, kapısı, kafası insanlara açık bir Türkmen velisidir. Çevresindeki veliler tarafından imtihana tabi tutulmuş ve hepsini utan-dıracak cevaplar vermiştir. Seyyid Mahmud Hayrani, Ahi Evran gibi Anadolu alp-erenleri ile dostluklar kurmuştur. Şeriata bağlı, riyadan kaçınan, büyük bir ahlâk adamı, olgun bir sofidir. Mevlânâmızla, Yunu-sumuzla, Âşık Paşamızla eşdeğerdir.
Cömertlik, başkalarını kendisine tercih, feragat, fedakârlık, felaket karşısında metin ve ağırbaşlı olmak, başkalarının kusurlarını bağışlamak, zulme ve zorbalığa mani olmak gibi ahlâkî değerleri içeren fütüvvet hareketinin Anadolu’da teşkilâtlanmasına ve güçlenmesine yardımcı olmuştur. Ahi Evren ile dostluk kurmuştur. Cihad ruhunu aşılayarak ve yayarak Türk birliğinin kurulmasını ve güçlenmesini çabuklaştırmıştır.
Osmanlı sultanları, ordusuna ve gazilerine cihad mayası katan Bektaşi Dergahı’nın ve Hacı Bektaş Veli’nin farkına varmış, Hacı Bektaş’ı ordunun piri, dergahını da ocağı kabul etmiştir.

*****
Hacı Bektaş Veli’nin Makålât’ı, Kur’an-ı Kerim’den alınarak insanlara sunulmuş bir ikram niteliğindedir. Makålât’ta, her sözüne, her tahliline Kur’ân-ı Kerim’den bir delil getirmesi, onun Kur’ân’a bağlı, Kur’an âşığı olduğunun şahididir.
Hacı Bektaş Veli Makålât’ ta sünnete de gereken önemi vermiş, peygamberimizin sünnetinden, hadislerinden örnekler, deliller ileri sürmüş, bir müslümanın kendisine düstur olarak kabul edeceği esas olarak, Kur’an’ı sünneti göstermiştir.
Hacı Bektaş Veli ihtilâfın, ikiliğin peşinde koşma-mıştır. Zıtları bile sulh içinde birleştirerek yaşatmanın yolunu denemiş ve başarılı olmuştur. Bu başarı Anadolu’da yaşayan gayr-i müslimlerin kendisine bir Hristiyan azizi gibi saygı göstermesinde, gö-nüllerindeki iman ateşini onun elinden yakmalarında açıkça gözükmektedir.
Hacı Bektaş Veli, insanın yaşayışının, ahlâkî temelinin, imanı, inançları olduğu düşüncesini açık bir şekilde ortaya koyarak Allah’a, meleklerin varlığına, hesaba çekileceğine iman eden, sayısız meleğin arasında hayatının devam ettiğinin bilincinde olan bir müslümanın, oto-kontrol sayesinde ahlâkî davranışlarını kontrol altında tutması gerektiğini söylüyor, Allah’ın kitabındaki emir ve hükümleri, ahlâkî ilkeleri bilip de kötü huylardan arınmamanın mü’minlere yakışmayacağını, peygamberleri örnek alarak yaşama-mız gerektiğini ifade ediyor, haramı-helali ayırt etmeden yiyen, haksızlık yapan insanın âhirete imanının bir değer ifade etmediğini bildiriyor.
Din adına diğer İslâm büyükleri gibi, peygamberlerin sünnetlerine ve Kur’an’daki ilkelere uygun olarak insanları sevgi ve ümit ile Allah’a ve hayata bağlamak istiyor.
Bir şeriat âlimi, bir tasavvuf eri olarak, akla en büyük değeri veriyor. İmanın bekçisi olarak aklı görüyor. Aklın vahy ile, Kur’an ile aydınlatılmasının değerini ortaya koyuyor.
Hacı Bektaş Veli, iman ile ahlâkın bir bütün olduğuna, imanın ahlâkî hayata mutlaka yansıması gerektiğine inanıyor. Bu sayede insanın olgunlaşabi-leceğini kabul ediyor. Ancak iman ile ibadetin ve amelin bütünlüğü içinde, ahlâklı, faziletli olgun nesillerin yetişebileceğini vurgulu-yor.
Eserleri:
1. Makalât
2. Besmele Tefsiri
3. Kitâbü’l-Fevâid
4. Fatiha Tefsiri
5. Makalât-ı Gaybiyye, Kelimât-ı Ayniyye
6. Şathiyye
Hacı Bektaş Veli’nin tarikat silsilesi: Hacı Bektaş, Lokman Perende, Ahmet Yesevî, Nasrullah Hasan es-Sücerî, Rükneddin Ebû Muhammed el-Cürcânî, Kutbeddin Senâbâdî, Kadı Muhammed el-Buhârî, Ebû Bekir Muhammed el-Halîlî, Abdullah el-Vâsıtî, Ebû Cafer eş-Şerif, Tahîrü’l-Müstehîrî, Muhammed Eslem et-Tûsî, İmam Muhammed el-Bakır, İmam Zeynel Âbidin, İmam Hüseyin, Ali b. Ebû Tâlib.
Bir başka kaynakta da tarikat silsilesi şöyledir: Es-Seyyid Bektaş Horasânî, Ahmet Yesevî, Abdül-halık Gucdüvânî, Yusuf Hemedânî, Ebû Ali Farmadî, Ebü’l-Hasan Harkanî, Ebû Yezîd Bistâmî.
Veya; Ebû Ali Farmadî, Abdülkasım Gürgânî, Ebû Osman Mağribî, Ebû Ali el-Kâtib, Ebû Ali er-Râziâdî, Cüneyd Bağdâdî’dir.
Kaddesallâhü sirrahüm’ül-azîz.
Mekke’den Çin’e ve Endülüs’e kadar hâkim olmanın, Anadolu’dan başlayıp Avrupa içlerine kadar uzanan maddî ve manevî fütühat hareketinin mayası olan İslâm’a, Kur’ân’a, sahabe ve alp-erenler anlayışıyla, sadakatle sahip çıkarak yeni manevî fetihlere besmele çekenlere, Hacı Bektaş Veli soyunu devam ettirerek içinde bulunduğumuz kıskaçtan kurtuluşa, devlet-i ebed müddete önderlik edenlere başarı, dua ve niyazıyla...


Ahmet Tekin
01.03.2002 İstanbul

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


Bismillâhirrahmânirrahîm

BU, HORASANLI HACI BEKTAŞ VELİ’NİN
MAKÅLÂT İSİMLİ KİTABIDIR

Ulu ve yücelerden yüce Tanrı, Hazreti Allah’a sonsuz şükür, minnet ve övgüler olsun. Biz zayıf, çaresiz kulları, yoktan var eyledi. Bizlere iman ve İslâm’ı nasip etti. Bütün yaratılmışların rızıklarını tesbit etti ve taksim eyledi.
O peygamberler önderi, resuller ulusu enbiya ve evliyaların büyüğü Muhammed Mustafa’ya salevât ve selam olsun. Bütün âlemi O’nun dostluğu hatırına yarattı.
O’nun sahabelerine ve ehl-i beytine de selam olsun. Onlar bela ve sıkıntı kabında, cihad meydanında pişerek olgunlaşmış, vicdanlarını, gönüllerini arındırmış, mübarek zatlardır. Allah hepsini selamete erdirsin.
O kâinatın hakimi yüce Tanrı, bütün müslümanların saygıya layık ruhlarını âhirette rahmetine, merhametine mazhar etti ve onları affeyledi.
Hazreti peygambere, O’nun sahabelerine salât ve selamdan sonra:
Sırlarla dolu sözlerin sahibi, hoş ve tatlı dilli, güler yüzlü, Makålât ’ı yazan, şeriata bağlı, terbiyeli, kendini ve Rabbini tanıyan bilgisi hayatına yansıyan hakikat hazinesi, tarikat ehlinin arzuladığı makamın sahibi, şeriata bağlı olanların müftüsü, ilim hazinelerinin sahibi, o bilinen kutub Horasanlı Sultan Hacı Bektaş kaddesallahü sırrahü’l-aziz, O dinin güneşi, iman nurunun enerjisi, hakikat âleminin bağı ve erenler durağı şöyle der:

 

 

 

 

 

 


B i r i n c i B ö l ü m

GENEL AÇIKLAMA

Tesbih ve zikir ile dilimizden düşürmediğimiz, ortağı, benzeri ve varlığında şüphe olmayan Hak ilâh yüce Allah, Âdem’i dört türlü nesneden yarattı, dört bölüğe ayırdı.
Dört bölüğün dört türlü ibadetleri, dört türlü arzuları ve dört türlü halleri vardır.
Bunun açıklamasına gelince:
İnsanın yaratıldığı bu dört türlü nesnenin ilki toprak, ikincisi su, üçüncüsü ateş ve dördüncüsü ha-vadır.
Yarattığı dört bölük insandan birinci bölük âbidlerdir. Bunlar şeriata uyanlardır ve asılları yel-dendir. Yel, hem şifa verici, hem de kuvvettir. Bu se-beple bunlar da gece gündüz Hakka ibadetten ay-rılmazlar. Yel esmeyince ekinler samanından ayrılmaz, bütün âlem kokudan helak olurdu. Öyle ki bu dünyada ne varsa, helâl, haram, temiz ve pis hepsi şeriatın getirdiği emir ve hükümlerle bilinir. Çünkü şeriat kapısı ulu kapıdır. Nitekim azameti yüce olan Allah her çeşit nesnenin kitapta, Kur’an’da, levh-i mahfuzda mevcut olduğunu hatırlattı:
“Gayb âleminin, bilgi alanı dışındaki güçlerin ve imkânların anahtarları, şifreleri Allah'ın elindedir. Anahtarları, şifreleri ondan başkası bilmez. Karada ve denizde ne varsa O bilir. O’nun bilgisi dışında bir yaprak bile düşmez. Yerin karanlıkları içindeki tek bir taneyi dahi bilir. Yaş ve kuru, canlı ve ölü ne varsa, hepsi, her şey doğruları, hakkı ortaya koyan, kâinatın kayıt sicilinde, kanunlar ve ilkeler kitabında, bilgi işlem merkezinde yazılıdır.” (Kur’an 6/59)
Öyleyse aziz kardeşim, Allah Teâlâ’nın buyurduğunu, gayret gösterip yerine getirmek ve “sakının” dediğinden sakınmak gerek. Bunun için de, insanlar tez birinci derecede kendilerini öne alarak Hak Teâlâ hazretlerinin yasaklarından sakınalar. İnşâallâhü Teâlâ, bu gibi insanların amel ve hallerinin nasıl olduğunu, Allah’ın insanları dirilterek amellerini ortaya getirdiği mahşer günü, görünce hatırlarız.
Kulluk ve ibadette daim olan âbidlerin ibadetleri, namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek, seferberlik olunca orduya katılmak, savaşa gitmek, cünup olunca gusül ederek temizlenmek ve nefse ait süflî arzuları istemeyip dünya ile ilgili ihtirasları, kötülükleri terkederek âhireti sevmektir.
Bunlar halk tabakasıdır. Birbirlerini incitmez-ler. Aralarında, kibir, haset, buğuz, cimrilik ve düşmanlık görülmez. Bunların bölüğü hemen hemen bu kadardır.
İkinci bölük, ihtiraslarını ve dünya sevgisini terkeden zâhitlerdir. Bunların aslı ateştendir ve bunlar tarikat ehlidir. Bu sebeple gece gündüz yanmaları, kendilerini yakmaları lazımdır. Her kim bu dünyada kendini yakarsa, yarın âhirette türlü azaplardan kurtulacaktır. Şunu iyi bilin ki bir kez yanan başka yanmaz:
“Bunu yapamazsanız, ki asla yapama-yacaksınız, o takdirde, Allah'a sığınıp emirlerine yapışarak, günahlardan arınıp, yakıtı insanlar, suçlular, kâfirler, putperestler ve mâbut saydıkları taşlar olan ateşten korunun. Bu ateş, kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek ört-bas edip inkârda ısrar edenler, nankörler için hazırlanmıştır .” (Kur’an 2/24)

Hikâyeler
Nitekim İsâ peygamber aleyhisselam günlerden bir gün geziye çıktı. Yürüyerek bir dağın eteğine ulaştı, su buldu ve içti. Fakat su acıydı, dağ da sürekli sallanıyordu. Bu sebeple İsâ aleyhisselâm hal diliyle dağa sordu:
- Bu su niçin acı ve sen niçin sürekli sallanı-yorsun?
Dağ o zaman şöyle karşılık verdi:
- Yâ Rûhullah (Allah’ın ruh vererek hayat bahşettiği peygamber), şöyle bil ki, Musa peygamber aleyhisse-lam zamanında bir yiğit gezerken farkında olmadan bu bölgeye geldi ve şu âyeti okudu:
“Ey iman edenler, kendinizi, birbirinizi, ailenizi, halkınızı ve mü’minleri ateşten Ce-hennem’den koruyun. O ateşin yakıtı insanlar, suçlular, kâfirler, putperestler ve mâbut saydıkları taş putlardır. O ateşin başında kaba ve sert tabiatlı melekler vardır. Allah’ın kendilerine emrettiğine karşı gelmezler. Kendilerine emredilen şeyleri yaparlar.” (Kur’an 66/6)
Sonra dağ:
- Bu âyet Tevrat, İncil, Zebur ve Kur’an’da var mıdır? dedi. O zaman İsâ aleyhisselâm:
- İncil, Tevrat, Zebur ve Kur’an’da bu âyet var, diye cevap verdi. O zaman dağ:
- Ya Îsâ, İncil senin, Kur’an Muhammed Mus-tafa’nındır. Şimdi Ya Rasûlallah, senin duan kabul olur, dua et de Allah Teâlâ beni bu titremeden kur-tarsın, dedi.
O zaman İsa aleyhisselam dua etti ve o anda dağ titremekten kurtuldu, acı suyu da tatlı oldu. O zaman dağ şöyle dedi:
- Ya Rûhullah! Benim içimde bir pîr vardır. Tâ İsrâiloğulları zamanından kalmıştır. O Muhammed’i veya ümmetini görmeyi arzuluyordu. Fakat o yiğit:
“ Ey iman edenler, kendinizi, birbirinizi, ailenizi, halkınızı ve mü’minleri ateşten Ce-hennem’den koruyun. O ateşin yakıtı insanlar, suçlular, kâfirler, putperestler ve mâbut saydıkları taş putlardır. O ateşin başında kaba ve sert tabiatlı melekler vardır. Allah’ın kendilerine emrettiğine karşı gelmezler. Kendilerine emredilen şeyleri yaparlar.” (Kur’an 66/6) âyetini okudu.
Bu pîr o zamandan beri gece gündüz ağlıyor. Bu acı su onun gözyaşıdır. Bu pîrin gözyaşı, bir çok suya da karıştı, hepsinin tadını acılaştırdı. Şimdi Allah’a şükür senin duanın bereketiyle ağlaması son buldu ve acı sular da tatlı oldu.
Îsâ aleyhisselâm bu olayı duyup bu hale şahit olunca ibret alıp düşündü.Dünyada bir çanağı, bir asası ve bir iğnesi vardı, onları da ele bıraktı, bağışladı.
Bundan dolayı aziz dostum, bu, dünyalık birik-tirenler türlü türlü azaplardan nasıl kurtulacaklar? Nitekim Hazreti Peygamber aleyhisselâm buyurmuştur: “Bu dünya, derin bir denizdir, insanların çoğu onun içinde boğuluyorlar”
İhtiraslarını ve dünya sevgisini terkeden zâhidlerin ibadetleri, gece gündüz Tanrı’yı zikretmek, Bis-millâhirrahmânirrahîm’i (Sınırsız rahmeti ve engin merhameti ile hayat veren, yaşatan, koruyan, rahmetine, merhametine, lütfuna, ihsanına ve hayırlara mazhar eden, Rahmân ve rahîm olan Allah’ın izni ve yardımıyla, Allah’ın adıyla...) her işte yâd etmek, korku ve ümit içinde olmak ve arzuları dünyada âhiret için yararlı, faydalı, hayırlı işler, İslâm’ın emirlerini yapmaktır. Bu halleri ilm-i ledünne, ilâhî feyze ermelerinden dolayıdır ve kendi bilgilerinden memnun kalmışlardır. Nerden gelip nereye gittiklerini bilmezler. Çünkü bunlara sezgi ve keşif kapısı açılmadı. Eriştikleri her mertebeye kendi gayretleri ile gelmişlerdir. Bunların bölüğü de böyledir.
Üçüncü bölük kendilerini ve Rablerini tanıyan âriflerdir. Bunların aslı sudandır ve bunlar marifet bölüğüdür. Su, hem kendi temizdir, hem de temizle-yicidir. Bu sebeple kendini ve Rabbini tanıyan ârif de hem temiz olmalı, hem de temizleyici..
Kendilerini ve Rablerini tanıyan ârifler katında her sözün üç yüz yüzü ve bir arkası vardır. Mâna ehli katında ise her sözün yetmiş iki yüzü ve bir ardı vardır. Ayrıklar, cahiller bilgisizliklerinden sözün ardını söylerler de kendilerini ateşe atarlar. Fakat kendini ve Rabbini tanıyan ârifler her kelimenin yüzünü söylerler de ateşten kurtulurlar.
Su temizdir, temizleyicidir, sonra temiz su her hangi bir kaba girerse, o kap suya döner, su gibi te-mizlenir. Aynı zamanda kendinden başka şey kalmaz, birikmez ve rengi de belli olur. Pisliği dışarı atar.
Kendilerini ve Rablerini tanıyan âriflerin vicdan ve gönül temizliği herkesçe bilinir, tekrar aslına döner, birleşir. Ârifler katında şirk murdardır, pistir. Şir-ki kalplerinde bırakmazlar, dışarı atarlar. Kendileri, gönülleri, vicdanları temizdir, başkalarının da vicdan-larını, gönüllerini temizlerler.
Öyleyse şunu bilmek gerekir ki, kendisini arın-dırmayan, başkalarını da arındıramaz.
Şeriata göre elbise ve vücuda pislik bulaşsa, suyla yıkanınca temizlenir. Su hem donu, hem teni temizler, cünüplüğü giderir ve su ile abdest almak uygun olur. Fakat ârifler katında suyla ne elbise, ne ten temizlenir, ne de cenabet giderilip abdest almak uygun olur. Çünkü temizlenen arınmayınca yıka-makla yıkanan şey arınmaz. O halde adam gerek ki suya layık ola. Su gerek ki abdeste layık ola. Abdest gerek ki namaza layık ola. Namaz gerek ki Allah Teâlâ’ya layık ola. Nitekim Hak sübhânehû ve Teâlâ özet olarak: “İlgisiz, duyarsız bir gönül beni anlamaya, ilgisiz, duyarsız bir ten bana ibadet etmeye, ilgisiz, duyarsız bir ibadet beni tanımaya yetmeye” buyurur.
Bundan dolayı aziz arkadaşım, iyi düşünmek gerek ki, kişide kötü, yaramaz fiil ve davranış olmasın. Kişi her zaman temiz olmalıdır. İnsanın pis, kötü olmasına sebep içinde şeytânî fiilin olmasıdır.
Eğer inanmazsan bir kaba içki koy ve ağzını kapat ve denize bırak. O kabın dışını on yıl yıka. Kabın içindeki içki, önceki eski içkidir ve murdardır, pistir.
Bir başka örnek de verebiliriz.
Bir kuyuya bir damla içki damlasa, o kuyunun suyunu bir kere boşaltsalar, dışarı dökseler, o suyun döküldüğü yerde ot bitse de o otu koyun yese, takva ehlinin anlayışına göre o koyunun eti haramdır. Şu-nun içindir ki içkinin haramlığı ve murdarlığı şeytanî fiildendir. Nitekim Hak Teâlâ buyurur:
“Ey iman edenler, mayalanmış, zihnî melekeleri bulandıran şarap ve benzeri içki, kumar, putlar, heykeller, fal ve şans okları, şans kalemleri şeytan, şeytan tıynetli ahlâksız azgın işi çirkin amellerdir, haramdır, lâneti, gazabı ve cezayı muciptir. Bunlardan kaçının ki, kurtuluşa, ebedî nimetlerle mutluluğa eresiniz.” (Kur’an 5/90)
Şimdi aziz kardeşim!
Bir damla içki, bir kuyuya damladığı için takva ehlinin anlayışına göre o kuyunun suyunu hep arıt-mak gerekir. O suyun döküldüğü yerde biten otu bir koyun otladığı için eti haram olur. Sebep içinde şeytânî fiil olmasıdır.
Sana ne kadar da acıyorum, içinde kibir, hased, kıskançlık, cimrilik, düşmanlık, tamah, öfke, gıybet, kahkaha, alay etme ile bunlar gibi daha nice şeytani fiil varsa, suyla yıkanıp nasıl arınacaksın?
Öyleyse kesinlikle bil ki, arınamazsın.
Bundan dolayı bu saydığımız sekiz nesnenin birisi bir kişide olsa, onun bütün tâat ve ibadeti ile amelleri boşa gider. Eğer sekiz türlüsü de bir kişide olursa o kişi iflah olmaz.
“Onların işledikleri amel denilebilecek şeylerin her birini ele alırız. Onları saçılmış zerreler haline getirir, değersiz kılarız.” (Kur’an 25/23)
Şeytan öyle biridir ki, bu sekiz türlü nesneyi in-sanın içine sokarak şeytanlığını yerine getirir.
Aziz arkadaşım!
Kendini ve Rabbini tanıyan âriflerin aslı sudan-dır ve içlerinde pis bir şey bulunmaz. Suyun aslı da yeşil cevherdendir ve o cevherin aslı da Tanrı’nın kendi kudretindendir. Bunun için ulu ve yüce Tanrı, kendini ve Rabbini tanıyan ârifleri sever. Çünkü âriflerin aslı Tanrı’dandır; asılların, aslını sevmesi şaşılacak bir şey değildir.
İnşâallah âriflerle ilgili konuları insanın kendisini tanıması konusunda anlatacağız.
Şunu bilmek gerekir. Kendini ve Rabbini tanıyan âriflerin ibadeti tefekkür ile dünyanın pisliğini ve debdebesini ve âhirette mevki makam elde etmek düşüncesini terk etmek, hizmet anlayışı ve düşüncesiyle veliliği beklemek ve Allah Teâlâ’nın rızasına ulaşmak arzusudur. Âriflerin davranışları ise bütün varlığa uyum göstermek ve kötü düşünceye kapılmamaktır.
Bunların grubu da böyledir.
Dördüncü grup âşıklardır. Bunlar hakikat ehlidir ve bunların aslı topraktandır. Toprak teslimiyet ve rızayı temsil eder. Bu yüzden âşık da teslimiyet ve rıza içinde olmalıdır. Nitekim Rasûlulllah s.a. hazretleri şöyle buyuruyor:
“Her nesne tekrar aslına döner.”
Şimdi âşık ârife şunu sorar:
- Yâ Ârif! Ulu ve yüce Tanrı Kur’an’da şöyle buyurur:
“ Sizi yerden, topraktan yarattık. Yine sizi oraya döndüreceğiz. Bir kez daha sizi oradan diriltip çıkaracağız.” (Kur’an 20/55)
O halde şimdi toprak toprağa, su suya, yel yele, ateş ateşe döner. Sen neyle Hazreti Allah’a varırsın? Ben önce kimsem, yine oyum dersin.
Ârif cevap verir:
- Bu söz doğrudur ve ihtilaf yoktur. Ama benim üç dostum vardır. Ne zaman ki ben ölürüm, birisi evde, birisi yolda kalır, birisi ise benimle beraber gelir. Evde kalan malımdır, yolda kalan hısımlarım ve ailemdir, benimle beraber gelen ise iyiliklerim ve amellerimdir.
Öyleyse, eğer kötü ahlâkım ve kötü amelim varsa, bil ki bu her şey aslına döndüğü ve benzediği için-dir.
Ârif de âşığa sorar:
- Ey âşık! Asılda baba, ata mı, yoksa anne mi önemlidir?
- Çoğu şöyle söyler: Anne asıldır, baba köktür. Ama bizim katımızda ata asıldır, anne köktür. Çünkü asıl, tohumdur ki, yerine ekilince kök olur, diye cevap verir. Âşık:
- Âşıkların ibadeti Allah’a yalvarma, münâcât, Allah yolunda yürüme ve keşif halinde âlemi seyirdir. Arzularına ermek Allah Teâlâ’yı bulmak, kendilerini yitirmek, canlarının muratlarına ermesi ve halleri birleştirip bir olmaktır.
Bunlar da böyledir.
Âşıkların üç yerde kazancı vardır.
Birincisi Allah’ın eserlerine dikkat nazarıyla bak-mak.
İkincisi Allah’a münâcatta bulunmak, yalvar-mak.
Üçüncüsü Allah aşkına keşif halinde âlemi seyirdir.
Eğer âşıklara yüce Tanrı’yı nasıl bildin derlerse, onlar şöyle cevap verirler:
- Yüce Tanrı’yı kendimizden, kendimizi de yüce Tanrı’dan bildik. Sözümüzün delili Hazreti peygamber aleyhisselâmın buyurduğu şu hadistir.
“Her kim kendini, kendi benliğini bilirse, şüphesiz Rabbini de bilir.”
Âşıkların sözlerinin hakikatı insanın kendi içindedir, başka yerde arayan nasıl bulacaktır? Bu sebeple bir insan kendini bilmeyince Tanrı’yı nasıl bilecek ve görecektir? Nitekim Allah Teâlâ buyurur:
“O anda, biz ona sizden daha yakınız, ama göremez-siniz.” (Kur’an 56/85)
Bir diğer âyette de şöyle buyurur:
“Andolsun, insanı biz yarattık. Nefsinin, kendisine fısıldadıklarını, kötülüğe teşvik telkinlerini biliriz. Biz ona şah dama-rından daha yakınız.” (Kur’an 50/16)
- Allah’a kulluk ve ibadette daim olan âbidlerin, ihtiraslarını ve dünya sevgisini terkeden zâhidlerin ve kendini Rabbini tanıyan âriflerin, ibadet arzu ve davranışları biribiri katında değil, fakat âşıkların katında değer kazanır. Çünkü âbidler, zâhidler ve ârifler dava ehli, zâhir ehli, âşıklar ise mânâ ehlidirler.
Şimdi aziz kardeşim, âşıklar uzun uzun anlatı-labilir Fakat aklın ermesine, gönlün yönelmesine ve insanları uyarmaya bu kadar söz yeter. Onları da an-lattık.
Başka kimler var. Allah bilir. Doğruyu en iyi Al-lah bilir.

İ k i n c i B ö l ü m

KENDİNİ ve RABBİNİ TANIMAK NEDİR?

O, insanların kutbu Hacı Bektaş der ki: Kul yü-ce Tanrı’ya kırk makamda erişir, dost olur.
O kırk makamın onu şeriat, onu tarikat, onu mârifet, onu da hakikat içindedir.
Şeriatın ilk makamı iman etmektir.
İmanın şartı altıdır:
Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe, kadere, hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna inanmaktır.
“Gerçek hayır ve iyilik, hakiki müslü-manlık, insanlık, yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Fakat gerçek iyiler ve hakiki müslümanlar, kâmil insanlar, Allah'a, âhiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere imân edenler; sev-dikleri malları ve servetleri, can ü gönülden, isteyerek, yakın akrabalara, yetimlere, dullara, öksüzlere, çevresi, çaresi olma-yan yoksullara, yolda kalan muhtaç yolculara, yardım isteyenlere, medet umanlara, esirler ve kölelerin esaret boyundurukların-dan kurtarılarak hürriyetlerine kavuşmasına harcayanlar; namazları âdâbına riayet ederek aksatmadan kılanlar, vicdanlarını, servetlerini, sosyal bünyelerini arındıran, berekete vesile olan zekâtı verenler, antlaşma yaptıkları zaman antlaşmalarına riayet edenler, sıkıntılara sabrederek mücadele edenler, hastalığa, açlığa, mallarına ve canlarına gelen zarara tahammül edenler, harbin şiddetli zamanında sabrederek savaşanlar ve kararlı davrananlardır. İşte onlar imanlarında samimi olanlardır. Onlar, işte onlar Allah'a sığınarak emirlerine yapı-şanlar, günahlardan arınıp, azaptan koru-nanlar, kulluk ve sorumluluk şuuruyla, haklarına ve özgürlüklerine sahip çıkarak şahsiyetli davranan, dinî ve sosyal görevlerinin bilincinde olan mü’minlerdir.” (Kur’an 2/177)
Ama bir kimse ki imanın beden ile yapıldığını söylerse hata eder.
İmanın can ile yapıldığını söylese de hata eder.
Şöyle bilmek gerekir ki, ârifler katında akıl ile iman edilir. Fakat herkesçe bilinen imanın dil ve gönül ile yapıldığıdır. Kim yüce Tanrı’ya gönülden tanıklık yapmazsa mutlak kafirdir.
“Bizim dinî esasları, şer’î hükümleri hâvî âyetlerimizi yalanlayanlara, âyetleri-mizdeki şer’î hükümleri gururlarına yedire-meyerek benimsemeyen zorbalara, dikta-törlere, göğün kapıları, rahmet ve merhamet kapıları, yağmur ve rızık kapıları açıl-mayacaktır. Onların cennete girmesi, deve-nin iğne deliğinden geçmesi kadar imkânsızdır. Biz İslâm’a planlı cephe alarak, müslümanlığı, müslüman nesilleri yozlaş-tırma, yok etme suçu işleyen güç ve iktidar sahibi âsileri, suçluları işte böyle ceza-landırırız. ” (Kur’an 7/40)
Öte taraftan diliyle iman edip te gönlü ile inan-mazsa münafıktır. Cehennemin en alt tabakasında yanar.
“Müslüman görünerek İslâm’a karşı gizli eylem planları ve eylem yapan münafıklar cehennemin en alt katındadır. Onlara, asla bir yardım eden bulamayacaksın.” (Kur’an 4/145)
İbadete gelince: İtaat, amel, imandan ayrıdır ve iman ibadetin içindedir. En büyük ibadet, amel, imanın derecesine eremez, küfür de günahtır ama en büyük günah küfrün derecesine eremez. Nitekim Allah şöyle buyurur:
“Allah, ilâhlığında, otoritesinde, mülkünde, tasarruflarında kendisine ortak ko-şulmasını, Allah’a imanın gerektirdiği esasların inkâr edilmesini asla bağışlamaya-caktır. Bunun dışındaki, bunun altındaki bü-yük-küçük günahları, sünnetine, düzeninin yasalarına uygun olarak, iradesinin tecellisine tâbi, akıllı ve sorumlu kimseler için ba-ğışlar, ilâhlığında, otoritesinde, mülkünde, tasarruflarında Allah'a ortak koşan, Allah'a iftira ederek bile bile büyük günah işlemiş olur.” (Kur’an 4/48)
“Allah, ilâhlığında, otoritesinde, mül-künde, tasarruflarında kendisine ortak koşulmasını, Allah’a imanın gerektirdiği esas-ların inkâr edilmesini bağışlamayacaktır. Bunun dışındaki, bunun altındaki büyük-kü-çük günahları, sünnetine, düzeninin yasala-rına uygun olarak, iradesinin tecellisine tâbi, akıllı ve sorumlu kimse için bağışlar. Kim, ilâhlığında, otoritesinde, mülkünde, tasarruflarında Allah'a ortak koşarsa, tamamen başına buyruk hareket ederek büsbütün hak yoldan uzaklaşmış, dalâleti, bozuk düzeni, helâki tercih etmiş olur.” (Kur’an 4/116)
Bu iki söz insanların menfaati içindir.
“Rabbinin, gelecek nesillerinin dinî, ahlâkî ve insanî eğitimi ile ilgili, sorumluluklarını da sırtlarına yükleyerek Âdemoğulla-rı’ndan, kendisini tanıma, iman, kulluk, ibadet ve mükellefiyet taahhüdü aldığını ve onları kendilerine, birbirlerine şahit göstererek:
"- Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" de-diğinde:
"- Elbette Rabbimizsin, seni Rab tanı-dığımıza, iman ettiğimize, sözleşmemizde-ki ortak taahhüdümüze, Allah’a iman, kul-luk, ibadet ve sorumluluk bilincimize biz de şâhidiz" dediklerini insanlara hatırlat. Bunlar kıyamet günü:
"- Biz bundan habersizdik" diyerek itiraz edememeniz içindir.” (Kur’an 7/172)
İşte iman budur.
Ama şunu sormamız gerekir: Rahmânın aslı nedir, nasıldır? Ve şeytanın aslı nedir, nasıldır? Bunu bilmek gerek. Peşinen şu da bilinmelidir ki, Rahmâ-nın aslı iman, şeytanın aslı ise şüphedir. Fakat imana şüphe karıştırmak güçtür. Çünkü iman akla dayanır. Akıl sultandır ve ten içinde imanın vekilidir. Sultan, yani asıl giderse, vekil nasıl bedende durabilir?
Meselâ:
İman bir hazinedir. Allah’ın lânetlediği İblis bir hırsızdır. Akıl hazinedardır. O halde hazinedar gider-se, hırsız hazineyi ne yapar?
Bir anlatıma göre de iman koyun, akıl çoban ve İblis kurttur. Çoban giderse kurt koyunu ne yapar?
Bir söze göre de iman süt, akıl bekçi, iblis ittir. Üçü de bir evdedir. Bekçi evden gidip de süt bekçisiz kalırsa it sütü ne yapar?
Şimdi, ey zavallı iman yoksunu kişi! İnanmak senin içinde vardır ve başıboştur.
Şimdi, yüce Tanrı’ya inanmak, buyruğunu tutmak; sakının dediğinden sakınmak Tanrı’ya inanmak-tır.
Tanrı’nın meleklerine inanmak imanın esasla-rındandır.
Şimdi aziz arkadaşım!
Her bir kişiyi üç yüz altmış melek korur. Bunca melekler arasında edepsizlik edersin de sen, senin gibi kişi yanında edepsizlik etmezsin. Hani meleklerin varlığına inanıyordun?
Tanrı’nın Kur’ân’ına ve diğer kitaplarına inanmak da imanın esaslarındandır.
Şimdi, için kibir, haset, cimrilik, tamah, öfke, kahkaha, şamata ve alay etme düşünceleri ile doluysa eğer aziz arkadaşım, hangi kitapta bunlardan birisinin iman ehlinin içinde de olacağı buyurulur? Nerde kaldı Tanrı’nın kitaplarına ve tebliğlerine inanman?
Tanrı dostlarına peygamberlere inanmak da imanın esaslarındandır. Çünkü Tanrı dostları teva-zuu, yoksulluk içinde yaşamayı kabul ettiler. İkiliği, Tanrı’ya şirk koşmayı bırakıp vahdet yoluna girdiler.
“Andolsun, kuşluk vaktine!
Andolsun, sükûnet bulduğu zaman geceye!
Rabbin seni terketmedi ve sana gücen-medi.
Andolsun, senin için âkıbet, tebliğe baş-ladığın ilk günlerden, ümmetinin geleceği, geçmişinden, âhiret, ebedî yurt dünyadan daha hayırlıdır.
Rabbin sana nimetlerini ihsan etmeye devam edecek, sen de hoşnut olacaksın.
Seni, eşsiz, benzersiz bir yetim bulup da, yurt-yuva ve peygamberlik vermedi mi?
Senin, peygamberlikten, Kur’andan, şeriattan habersiz başına buyuruk bir kavim içinde tek başına olduğunu, hidayeti arzuladığını görüp seni hidayete erdirmedi mi, insanlığa rehber yapmadı mı, insanları sana yönlendirmedi mi?
Seni yoksul bulup zengin etmedi mi, donanımsız bulup yeterli hale getirmedi mi?
Öyleyse sakın yetimlere, dullara ezik-lik içinde bir hayat yaşatma.
Yardım isteyenlere, medet umanlara lütuf ve ihsanın esirgenmesine rıza gös-terme.
Dur-durak bilmeden Rabbinin vahyi, sana ihsan ettiği peygamberlik nimeti sebebiyle şükrünü eda etmek için tebliğe devam et!” (Kur’an 93/1-11)
“ Biz senin iyiliğin için göğsünü İslâm’a, ilme, hikmete, sabra, tahammüle açmadık mı, gönlünü ferahlatmadık mı?
Senin üzerinden, sorumluluğunun, sı-kıntılarının, ümmetinin geleceği ile ilgili endişenin ağır yükünü almadık mı?
Sırtındaki çok ağır, seni ezen yükü almadık mı?
Senin hayrına, itibarını, şanını yük-seltmedik mi?
Elbette, zorluğun yanında bir kolaylık vardır.
Gerçekten, zorlukla beraber bir kolaylık vardır.
Din ve dünya ile ilgili işlerinin, ibadetlerinin birini bitirdiğin zaman, hemen ötekine başla!
Yalnız Rabbine dua ve niyaza yönel, Rabbine kulluk ve ibadete teşvik et, din ve dünyan ile ilgili taleplerini, düşmanlarına karşı yardımı yalnızca Rabbinden iste.”(Kur’an 94/1-8)
Tanrı dostları bir gün tok, iki gün aç gezerler.
Nitekim Hazreti Peygamber s.a. şöyle buyurmuştur:
“Ben de bir gün tok, iki gün aç dururum.” (Tirmizî, Zühd 35)
Fakat Allah Teâlâ bunların hatalarını da nice elekten eledi, ortaya koydu ve hesaba çekti. Sen bun-ca fuzuli işler yapar, gühah işlersin, yüzüne vurmaz mı dersin? Senden korkar veya utanır mı sanırsın? Tanrı dostlarına, peygamberlere inandığın nerde kaldı?
Ey müminler!
Kıyamete inanmak, böyle sizin gibi inanmak değildir. Zira siz haram ve helal her ne bulursanız giyi-nir, donanır, haksız yere nimetler yiyip beslenirsiniz. İşte bu inanmak mıdır ki, siz kendinizi inanmış sayı-yorsunuz?
Şimdi ey müminler!
Eğer kendinizi, haddinizi biliyorsanız, bu kapı ümit kapısıdır. Sizlere rahmet ve merhamet edilir. Eğer kendinizi, haddinizi bilmiyorsanız, bu kapı ümit-sizlik kapısıdır, sizlere gazap ve ceza verir. Çünkü o yüce Allah şöyle der:
Ben o ilâhım ki, milyonlarca insanın kapımda istekte bulunur durumda olmasını isterim. Kapımda ömürleri boyunca hüngür hüngür ağlarlar da eğer imanları ve duaları riyakârca ise, sonunda perişan olurlar.
Herkes ihlâsla iman etmek zorundadır.
Hoyratça korkusuz yaşamak, korkusuz yürümek, imana şüphe karıştırmaktır. Bunlara riayet ederek şüpheye meydan vermemek de imandandır.
Öyleyse aziz arkadaşım, marifetin, Allah’ı tanımanın aslını böyle özetledik. Çünkü gerçek canlara can kulağı ile dinleyenlere kısa söz yeter.
Ü ç ü n c ü B ö l ü m

ŞERİATIN EMİR ve HÜKÜMLERİ

Şeriatın birinci emri iman etmektir. Kur’anda şöyle buyurulur:
“Allah, iman ederek, hâlis niyet ve amaçlarla, İslâm esaslarını, İslâmî düzeni hayata geçirenlere, iş barışı içinde bilinçli, planlı, mükemmel, meşrû, faydalı, verimli çalışarak nimetin-ürünün bollaşmasını sağ-layanlara, yerinde, haklı çıkışlar yaparak, düzelmeye, iyiliğe, iyileştirmeye ön ayak olanlara, cârî-kalıcı hayırlar-sâlih ameller işleyenlere, af, koruma kalkanı ve büyük mükâfatlar va’detmiştir.” (Kur’an 5/9)
İkinci emri ilim öğrenmektir.
“Kendisine Allah’ın kitap, hikmete dayalı hükümranlık, yargı ve icra yetkisi, şeriat ve peygamber-lik verdiği beşer nevinden hiçbir kimsenin, tutup da:
“- Allah’ı bırakıp, kulu durumundaki bana kul-luk ve ibadet edin.” demesi yakışmaz. Fakat onun:
“Kendisine Allah’ın kitap, hikmete dayalı hükümranlık, yargı ve icra yetkisi, şeriat ve peygamberlik verdiği beşer nevinden hiçbir kimsenin, tutup da:
“- Allah’ı bırakıp, kulu durumundaki ba-na kulluk ve ibadet edin” demesi yakışmaz. Fakat onun:
“- Öğretilmekte ve öğretmekte olduğu-nuz, okullar açıp ders olarak okuttuğunuz kitap uyarınca, Rabbinize samimiyetle bağlı kullar olunuz” demesi gerekir.” (Kur’an 3/79)
Üçüncü emri namaz kılmak, zekat vermek, oruç tutmak, gücü ve imkânı olanın hacca gitmesi, seferberlik olunca kaçmayıp düşmana karşı savaşmak ve cünüp olunca temizlenmek. Nitekim Kur’an’da ve hadiste bu hususlarda şöyle buyurulur:
“Namazları âdâbına riayet ederek, ak-satmadan kılın. Vicdanınızı, servetinizi, sosyal bünyenizi arındıran, berekete vesile olan zekâtı verin. Rükû' ederek namaz kılanlarla birlikte siz de, rükûa vararak, namazlarınızı cemaatle kılın, saygıyla Allah’ın emirlerine itaat ederek İslâmî faaliyetlere katılanlarla birlikte siz de saygıyla canla başla kamu hizmetine katılın.” (Kur’an 2/43)
“Ramazan ayında oruç tutunuz” (Neseî, “Sıyam” 5; Buhari, “Savm” 5)
“ Ey imân edenler, oruç sizden öncekilere yazılı bir kanun haline getirilerek farz kılındığı gibi, size de yazılı bir kanun haline getirilerek farz kılındı. Umulur ki, Allah'a sığınarak emirlerine yapışır, günahlardan arınır, azaptan korunur, kulluk ve sorumluluk şuuruyla, haklarınıza ve özgürlüklerinize sahip çıkarak şahsiyetli davranır, dinî ve sosyal görevlerinizin bilincinde olursunuz. ” (Kur’an 2/183)
Allah için Kâ’be’yi ziyaret, imkânı olanlara farzdır:
“ Orada apaçık, Allah’a saygıyı çağrıştıran deliller, nişâneler ve Makam-ı İbrahim vardır. Oraya giren emniyet ve huzur bulur. Yoluna gücü yeten herkesin hac iba-detini ifa etme, hayır ve bereket elde etme ümidiyle Beytullah'ı ziyareti Allah'ın insanlar, müslümanlar üzerindeki hakkıdır. Kim bu hakkı inkâr eder, tanımazsa Allah’ın azabından kurtulamaz. Bilmelidir ki, Allah insanlara, âlemlere muhtaç olmayacak kadar zengindir.” (Kur’an 3/97)
“İman edenler yahudilere:
"-Sizinle beraber olduklarına bütün güçleriyle yemin edenler, şu kalpleri kararmış, akıllarından zorları olan hasta ruhlular mı?" derler. Onların bütün amelleri boşa gitmiştir. Dünyada rezil olarak, âhirette büyük bir azaba dûçar olarak hüsrana uğramışlardır. ” (Kur’an 5/53)
Cünup olunca vücudu yıkayıp temizlemek:
“Ey iman edenler, namaz kılacağınız zaman, yüzlerinizi, dirseklerinize kadar elle-rinizi yıkayın, başlarınızı mesh edin. Aşık ke-miklerine (ayak bileklerine) kadar da ayak-larınızı yıkayın.
Eğer cünüp olduysanız boy abdesti alın, namazınızı kılın.
Eğer hasta, yaralı iseniz veya seferde, seyahatte bulunuyorsanız, yahut herhangi biriniz ayak yolundan gelirse, yahut da ha-nımlarınızla ilişkiye girmişseniz, bu hallerde iken, su da bulamazsanız abdest alma veya gusül etme niyetiyle temiz bir toprakla teyemmüm edin, yüzünüzü ve dirseklere kadar ellerinizi toprakla mesh edin, namazınızı kılın.
Allah size güçlük çıkarmak istemiyor. Fakat sizi arındırmak, size ihsan ettiği ni-metini tamamlamayı, lenf ve kan dolaşımı-nızı, bünyenizdeki statik elektriği dengele-meyi, güzelliğinizi ve nurunuzu artırmayı, sağlıklı olmanızı istiyor. Umulur ki, şükreder-siniz. ” (Kur’an 5/6).
“Ey iman edenler, sizler sarhoş ve zi-hinsel uyuşukluk halindeyken ne söyledi-ğinizi bilinceye kadar, cünüp iken de, yolları mescitten geçenler hariç, gusledinceye kadar namaza, mescide yaklaşmayın.
Eğer hasta, yaralı olur veya yolculukta bulunursanız, yahut herhangi biriniz ayak yolundan gelirse veya hanımlarınızla ilişkiye girmiş, su da bulamamışsanız, o zaman abdest alma veya gusul etme niyetiyle temiz bir toprakla teyemmüm edin, yüzlerinizi ve ellerinizi meshedin, namazınızı kılın. Allah çok affedicidir, kullarını daima koruma kalkanına alır.” (Kur’an 4/43)
Savaş sırasında orduya katılmak:
“Baskı zulüm ve işkence ile temel hak ve hürriyetlerinin engellenerek, zulmedile-rek kendilerine fiilen savaş ilan edilenlerin, mü’minlerin savaşmalarına ruhsat verildi. Allah’ın yardımıyla mü’minleri daima zafe-re ulaştırmaya kesinlikle gücü kudreti yeter.
Onlar, sadece,
“ Rabbimiz Allah’tır” demelerinden do-layı haksız yere yurtlarından çıkarılanlar-dır. Eğer Allah insanların bir kısmıyla diğer bir kısmının devletlerini, medeniyetlerini ortadan kaldırmasa, iktidarlarından uzaklaş-tırmasa, zulümlerine karşı koydurmasa, az-gınlarını, kötülük yapanlarını engelletmese, insanlara savunma imkânı vermeseydi, ma-nastırlar, kiliseler, havralar ve içinde Allah’ın adı çok zikredilen mescitler, camiler elbette yıkılırdı. Allah, cihadı benimseyerek, emirlerini yerine getirerek dinine, peygamberine yardım edene, elbette yardım ede-cektir. Allah güçlü, kudretli, üstün ve hü-kümrandır.” (Kur’an 22/39-40)
“- Şartlar ne olursa olsun, hafif ve ağır silahlarınızı, teçhizatınızı alarak, sahip olduğunuz araçlarla ve yaya olarak evle-rinizden fırlayarak seferber olun, savaşa çı-kın. Mallarınızla, canlarınızla Allah yolunda, İslâm uğrunda cihad edin. Eğer siz, hayrın ne olduğunu bilen kişilerseniz, işte bu sizin için daha hayırlıdır.” (Kur’an 9/41)
Dördüncü emir helalinden kazanmak ve faizi haram bilmektir.
“Ribâ, fâiz geliri yiyenler, kesinlikle şeytanın çarptığı, cinnet nöbetindeki kimseler gibi, toplumda huzur ve düzen bozucu davranırlar; kıyamet günü, cinnet nöbeti geçirenler gibi kabirlerinden kalkarlar. Bu ceza onlara:
"- Alışverişe dayalı kazanç elde etme düzeni de kesinlikle fâizciliğe dayalı gelir elde etme düzenine benziyor" demeleri se-bebiyledir. Halbuki Allah ticarî alışverişleri helâl ve meşrû kılmış, fâizciliği ve fâizi de haram kılmıştır.
Bundan böyle kim, Rabbinden kendisine gelen bir öğüt, bir sorumluluk uyarısı üzerine, fâizciliğe son verirse; geçmişte olan kendisine, hakkındaki hüküm de Allah'a kalmıştır.
Kim de tekrar fâizciliğe dönerse, işte onlar cehennemliktirler. Onlar, orada ebedî kalırlar.” (Kur’an 2/275)
Beşinci emir evlenmek, nikah kıymaktır.
“Meşrû şekilde sahip olduğunuz, üzer-lerinde meşrû haklarınız ve otoriteniz ve kendileriyle düzgün insanî münasebetleriniz olan câriyeler müstesna, evli kadınlarla ev-lenmek de size haram kılındı. Bütün bunlar, Allah'ın size meşrûiyyet sınırlarını çizdiği yazılı hükümlerdir. Bunların dışındakilerle, evlilik bağıyla bağlanmanız, sırf cinsel arzularınızı tatmin için karşılıklı erlik-dişilik suyu boşaltma, gayrimeşru ilişki amacı taşımamanız kaydıyla, nakit ve aynî mallarınızla mehirlerini vererek evlenme talebinde bulunmanız size helâl kılındı.
Evlilik akdine dayalı olarak onlardan faydalanmanıza karşılık, kararlaştırılmış olan mehirlerini verin, bu farzdır.
Mehir kesinleştikten sonra, karşılıklı rıza ile mehir konusunda değişiklik yapmanızda bir vebal yoktur. Şüphesiz Allah her şeyi bilir, hikmet sahibi ve hükümrandır.
İçinizden, hür mü'min kadınlarla, kişi-sel, malî, sosyal imkânlarının yetersizliği sebebiyle evlenemeyenler, meşrû şekilde sahip olduğunuz, üzerlerinde meşrû hakla-rınız ve otoriteniz ve kendileriyle düzgün in-sanî münasebetleriniz devam eden mü'min genç kızlarınız olan câriyelerle evlensin. Al-lah sizin imanınızı, şer’î hükümlere bağlılı-ğınızı iyi bilir.
Siz aynı insanlık ailesinin mensubu ve eşit olduğunuz için aranızda fark yoktur. Öyle ise, evlilik bağı ile bağlanmaları, sırf cinsel arzularını tatmin için karşılıklı dişilik-erlik suyu boşaltma, gayrimeşru ilişki amacı taşımamaları, gizli dost tutmamaları şartı ile ve sahiplerinin izni ile, câriyelerle evlenin, nikâhlandığınızı tescil ve ilan edin.
Mehirlerini de Kur’an’ın ve sünnetin hü-kümlerine, İslâmî kurallarla örtüşen örfe gö-re, hakkaniyete uygun olarak verin.
Evlendikleri zaman zina yaparlarsa, onlara, hür kadınlara uygulanan cezanın yarı-sını uygulayın.
Câriye ile evlenme ruhsatı, içinizden gü-nah işlemekten, zinadan korkanlar içindir. Sabrederek kendinizi korursanız sizin için daha hayırlıdır. Allah çok bağışlayıcı, engin merhamet sahibidir.
Allah size bilmediğiniz faziletli amel-leri bildirmek, sizden önceki peygamberlerin doğru, sağlıklı hayat tarzlarını, sün-netlerini size göstermek, öğretmek, tevbe-nizi, günah işlemekten vazgeçerek kendisine itaate yönelmenizi kabul etmek istiyor. Allah her şeyi bilir, hikmet sahibi ve hü-kümrandır.” (Kur’an 4/24-26)
“İçinizden bekârları, dulları, köleleri-nizden ve câriyelerinizden dindar, ahlâklı, hayır-hasenat sahibi müslüman, sâlih kimseleri evlendirin, evliliklerini tescil ve ilan edin. Eğer bunlar fakir iseler, Allah lütfuyla onları zengin eder. Allah’ın lütfu geniştir, her şeyi bilir.” (Kur’an 24/32)
“Allah'ın, lütufta bulunarak, birbirlerine üstün olmasına vesile kıldığı özellikleri, ailenin nafakasını ve ihtiyaçlarını kendi mallarından karşılamaları, mallarından karşılık beklemeden, gönüllü harcamaları sebebiyle erkekler, hanımları üzerinde, ailede, aileyi ayakta tutmakla,eğitimlerini, gelişmelerini, aile fertlerinin İslamda sebatını temin ile mükellef; denetleyerek sorumluluklarının gereğini yapmalarını sağlayan,hizmet eden, ailede işleyen, kalıcı bir düzen kuran, sorumlu meşrû bir otorite sahibi, aile reisidirler.
Dindar, ahlâklı, hayır-hasenât sahibi müslüman sâliha kadınlar, itaatkâr, uzun uzun kıyamda durarak sorumluluk şuuruy-la namaz kılan, saygılı, kocalarına karşılık vermeyen, aile içindeki dinî, insanî ve vicdanî sorumluluklarını yerine getiren ka-dınlardır. Allah'ın koruduğu, korunmasını emrettiği hususları, kendilerini, çocuklarını, kocalarının haklarını ve mallarını, kendi haklarını, namuslarını kocalarının bulunmadığı zamanlarda koruyanlardır.
Kafa tutup, başına buyruk hareket ederek, kurulu aile düzenini bozmalarından, şiddete başvurmalarından korktuğunuz ka-dınların önce gönüllerini alın, öğüt verin, davranışlarının doğuracağı istenmeyen so-nuçları anlatın, itaatsizliğe devam ederlerse yataklarında yalnız bırakın. Buna rağmen yola gelmeyenlerin kaba yerine (bir demet ot-çöple) vurun, evinizden ayırma-yarak, ilişkilerinizi devam ettirin. Eğer size itaat ederlerse, olanları olmamış sayıp, sözle veya fiilen onları incitecek vesileler arama-yın. Allah yücedir ve büyüktür.”(Kur’an 4/34)
Altıncı emir, eşleriniz hayız ve loğusa halinde iken cinsi münasebeti haram bilmektir.
“Sana hayızlı, aybaşılı iken, kadınlarla ilişkinin hükmünü soruyorlar.
"- Aybaşı her iki tarafı da rahatsız eden, sağlıklı olmayan bir kirlilik halidir, zafiyet sebebidir. Bu sebeple, aybaşı halinde iken ha-nımlarınızdan uzak durun, aybaşı kanı kesilip temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın.
Temizlenip gusül abdesti aldıkları za-man Allah'ın meşrû kıldığı helâl yoldan onlara yaklaşın. Allah günah işlemekten vazgeçip tevbe edenleri, kendisine itaate yöne-lenleri sever, çok temizlenenleri de sever." de. (Kur’an 2/222)
Yedinci emir Hz. Peygamberin sünnetine riayet edenlere, cemaate katılmaktır.
“Cemaatla kılınan namaz, yalnız başına kılınan namazdan yirmi yedi defa daha faziletli olur.” (Buhari, ezan 20, 29; Tirmizi, “Salât” 47; Nesei, “İmâme” 42; Müsned-i Ahmed 1/376)
Sekizinci emir şefkattir.
“Görmüyor musun? Allah nasıl bir misal verdi. Helâllerin hâkim olduğu, faziletin tercih edildiği, vicdanlarda mâkes bulan gü-zel, doğru, sağlıklı, hayırlı, meşrû bir düzen, kökü, saçakları yerde tutunmuş, gıdasını alan, dalları göğe dogru uzanan, canlılığını koruyan bir ağaca benzer.
Yaratıp yetiştiren Rablerinin koyduğu yasalara uygun olarak o ağaç, her mevsim ürününü, meyvasını verir, o düzen her an sağlıklı yürür. Öğüt alıp düşünsünler diye, Allah insanların iyiliği, kurtuluşu için,dini hakikatlerin delillerini gerekçelerini,insani ve ahlaki değerlerin zaruretini, böyle benzetmeler yaparak anlatıyor.
Haramların işlendiği, dolapların çevrildiği, bozuk, hileli, zora dayalı, hayırsız, vic-danların dışladığı, inkârcı bir düzen de, kökünden koparılmış, toprakla bağlantısı ke-silmiş, gıdasını alamayan bir ağaca benzer. Bu ağaç canlılığını koruyamadığı, dikili du-ramadığı gibi, böyle bir düzen de hayat-destek ortamı ve imkânlarından beslenemediği için, toplumsal birliği, kanun ve nizam hakimiyetini, huzur ve sükûnu sağlayamaz, ayakta duramaz.” (Kur’an 14/24-26)
Hazreti Peygamber s.a. buyurmuştur: “Şefkat imandandır.”
Dokuzuncu emir temiz yemek ve temiz giyin-mektir.
“Onları doğru, hak yola iletmek sana ait değildir. Allah sünnetine, düzeninin ya-salarına uygun olarak, iradesinin tecellisine tâbi, akıllı ve sorumlu kimseleri doğru yola iletir.
Karşılık gözetmeden yaptığınız hayırlar kendi iyiliğiniz içindir.
Karşılık gözetmeden, gönüllü yapaca-ğınız hayırları ancak Allah'ın rızasını kazanmak için yapmalısınız.
Karşılık gözetmeden gönüllü yaptığınız hayırların mükâfatı size eksiksiz verilir. Si-ze haksızlık da yapılmayacaktır.” (Kur’an 2/272)
“- Size rızık olarak verdiğimizin helâ-linden, temizinden, lezizinden yeyin. Bu hu-susta ölçüyü aşmayın, taşkınlık ve nankörlük etmeyin ki, üzerinize gazabım inmesin. Kimin üzerine gazabım inerse, o artık mahvolmuştur.” (Kur’an 20/81)
“Elbiseni, kendini, işini, düşünceni, inancını, yolunu, yakınlarını temiz hale getir.” (Kur’an 74/4)
Onuncu emir iyiliği, meşru olanı emredip kamu düzeni sağlamak, kötülüğü, suçu yasaklayıp kamu güvenliğini temindir.
“İçinizden, iyiliğe, dünya ve âhiret için en hayırlı olana, İslâm’a, Kur’ân’a, Kur-an ilkeleriyle yaşamaya davet eden; Kur-ân’ın ve sünnetin hükümlerini, meşrû olanı, İslâmî kurallarla örtüşen örfü, ilmî verileri, mü’minlerin tasvip etttiği, icrasında hayır gördüğü planları, programları, adaleti uygulayarak, kamu düzenini sağlayan, iyiliği em-reden, şeriatın suç saydığı ve haram kıldığı, kamu vicdanının tasvip etmediği, mü’minle-rin icrasında hayır görmediği şeyleri, bunların savunuculuğunu, sözcülüğünu yasaklayarak, önleyici tedbirler alarak kamu güvenliğini temin eden, teşkilatçı, eğitimli, yetişmiş, yönetici, uzman, tutkun kadrolar, müesseseler, (devlet) bulunsun. Onlar, işte onlar kurtuluşa ebedî nimetlerle mutluluğa erenlerdir.”(Kur’an 3/104)
“ Yarattıklarımız içinden hak kitap Kur’an ile toplumda hakça bir düzen gerçekleştirmek için, hakkı, hayrı gözeterek doğru yolu gösteren, hakkı ayakta tutarak adâleti yerine getiren teşkilâtlı, tutkun, eğitimli, yetişmiş, uzman yönetici kadrolar, ce-maatler , müesseseler (devlet) devamlı bulunmalıdır.” (Kur’an 7/181)
Açıklanan bu kadar âyetin tamamı müminlere bildirilen emirlerdir. Diğer Kur’an âyetleri de Kur’an’dan okunabilir (bk. Kur’ân’ın Anlaşılmasına Doğru).

 

 

 

D ö r d ü n c ü B ö l ü m

BU BÖLÜM
TARİKATTAKİ USULLERİ AÇIKLAR

Şimdi aziz dostum!
Bil ki tarikata götüren yol, pîrden el alıp günah-lardan vazgeçip Allah’a itaata yönelmekle, tevbe etmekle başlar.
“Hepiniz, Allah’ın ipine, Allah’a olan taahhüdünüze, Kur’an’a, İslâm’a sımsıkı sarılarak, Allah’ın himayesine sığının. Birbirinize düşmeyin, bölük pörçük olmayın, parçalanmayın. Allah’ın size ihsan ettiği ni-metleri, size tevdî ettiği ilâhî değerleri, şeriatı koruyun, kollayın, zâyi etmeyin. Hani siz, birbirinize düşman idiniz de, O gönüllerinizi, akıllarınızı birleştirip, sizi birbirinize kaynaş-tırmıştı. O’nun nimeti, İslâm dini sayesinde kardeş olmuştunuz. Bir ateş çukurunun tam kenarında, ateşe düşmek üzere iken, oradan da, sizi O kurtarmıştı. Böylece Allah iyiliği, birliği emreden, yahudilerin ve diğerlerinin tuzaklarından sakındıran âyetlerini size açıklıyor. Umulur ki, doğru yolu bulur, İslâm’da sebat etmiş olursunuz.” (Kur’an 3/103)
“Ey iman edenler, tevbe-i nasuh ile, hâlisâne, samimi bir tevbe ile günah işlemekten vazgeçerek, Allah’a itaate yönelin, üzerinizdeki başkalarına ait hakları sahiplerine iade edin. Umulur ki, Rabbiniz kusur-larınızı siler, bağışlar. Sizi altından ırmaklar akan cennet konaklarına koyar. Allah’ın, peygamberini ve onunla birlikte, iman edenleri utandırmayacağı bir günde, sizi cennet-lere koyar.
Onların imanlarından, işledikleri hayır-lardan ve sâlih amellerinden kaynaklanan nurları, genişleyerek ve yayılarak önlerini, sağlarını, sollarını aydınlatır. Onlar:
“- Rabbimiz, bizim faydalanmamız için nurumuzu devam ettir, bizi koruma kalkanına al, bağışla. Senin her şeye gücün kudretin yeter.” derler.”(Kur’an 66/8)
Kul kötü halinden vazgeçip itaate yönelirse tev-beyi kabul eden Allah’tır.
“Bir diğerleri de günahlarını itiraf ettiler. Bunlar orduya katılmayarak, hâlis niyet ve amaçlarla hayata geçirilen İslâm esaslarını ve İslâmî düzeni, kamuya zararları dokunacak şekilde sarstılar, gevşettiler, daha önce sevap hanelerine yazılan hayırları ve sâlih amelleri değersiz hale getirdiler. Üstelik savaş ve savunma harcamalarını desteklemeyerek bir suç - bir günah daha işlediler. Ümit edilir ki, Allah tevbelerini, günah işlemekten vazgeçmelerini, kendisine itaate yönelişlerini kabul eder. Allah çok bağışlayıcı ve engin merhamet sahibidir.”(Kur’an 9/102)
“Allah, savaşa giden orduya katıl-mayıp cephe gerisinde kalan üç kişinin de tevbelerini kabul etti. Yeryüzü bütün geniş-liğine rağmen onlara dar gelmiş, vicdanları kendilerini sıktıkça sıkmıştı. Allah’ın azâbından kurtuluşun yolunun, yine Allah’a sığınmak olduğunu anlamışlardı. Sonra Allah onları tevbekâr olmaya muvaffak kıldı da, tevbelerini, günah işlemekten vazgeçişlerini, kendisine itaate yönelişlerini kabul buyurdu. Allah, insanları tevbeye, itaate sevkeder, tevbeleri kabul eder ve engin merhamet sahibidir.”(Kur’an 9/118)
Şimdi ey müminler! Öyle tevbe etmek gerekir ki, onda tereddüt ve şüphe olmasın. Yine tevbeyi öy-le yapmak gerekir ki, fayda getirsin. Çünkü tevbe etmek pişmanlıktır. Pişmanlığın esası şudur: yetmiş yıllık günah bir özüre değişiliyor. Şimdi tevekküle, özür dilemeye önem verin ki, hatalarınız az, yüzünüz ak olsun.
Şimdi ey müminler! Her zaman özür dilemek sizden, kabul etmek yüce Tanrı’dandır.
“Ona, ummadığı ve hesap edemediği yerlerden rızık ve servet verir. Allah’a dayanıp güvenene, işlerini Allah’a havale edene Allah kâfidir. Allah planını, hükmünü kesinlikle icra ederek hedefine ulaştırır. Allah her şey için bir plan, bir vade, bir ölçü belirlemiştir.”(Kur’an 65/3)
Şükür etmek sizden, nimetlerinizi artırmak yü-ce Tanrı’dandır.
“Rabbinizin:
“- Eğer şükrederseniz elbette size ni-metimi artıracağım. Şâyet nankörlük eder-seniz, hiç şüphesiz azâbım çok şiddetlidir.” buyurarak herkesi uyardığını insanlara hatırlat.”(Kur’an 14/7)
Sabrederek hayat mücadelesine, iman ve ibadet gayretine, cihada devam etmek sizden, hesapsız sevap vermek Tanrı’dandır.
“Rasulüm, müslümanlara:
“- Ey iman eden kullarım, Rabbinize sığının, emirlerine yapışın, günahlardan arınıp, azaptan korunun. İyiliği, iyi niyetleri, dinin, ahlâkın ve kamu vicdanının emirlerini, devamlı davranışlarına, ilişkilerine, görevlerine, hayatlarına yansıtan, samimiyetle ibadet eden, aktif olarak iyiliğe, iyi uygulamaya, iyileştirmeye örnek olan, işlerinde mükemmellik, dürüstlük ve başarı için dikkat harcayan, hayırlı icraatlar, kalıcı hizmetler yapan, müslüman idarecilere, askerî erkâna, müslümanlara, bu dünyada bir güzellik, bir ikrâm, devlet nimeti, her türlü nimet vardır. Allah’ın ülkesi, yeryüzü geniştir. Hürriyetlerinize sahip çıkın. Baskılara boyun eğmeyin. Hicret edip güç ve gönül birliği yaparak devletli yaşayın, özgürce Al-lah’a kulluk ve ibâdet edin. Ancak, sabrederek mücadeleye devam edenlere, tahammül gösterenlere, kararlı davrananlara da, hesapsız mükafat vardır.” diye benim adıma ilan et.”(Kur’an 39/10)
İbadet etmek ve şehadet getirmek sizden, cen-net içinde köşklerinizi yükseltmek yüce Tanrı’dandır.
“İyiliği, iyi niyetleri, dinin, ahlâkın ve kamu vicdanının emirlerini, devamlı davranışlarına, ilişkilerine, görevlerine, hayatlarına yansıtan, samimiyetle ibadet eden, aktif olarak iyiliğe, iyi uygulamaya, iyileştirmeye örnek olan, işlerinde mükemmellik, dürüstlük ve başarı için dikkat harcayan, hayırlı icraatlar, kalıcı hizmetler yapan müslüman idareci, askerî erkân, inanan müslüman olmanın mükâfatı ihsandan başka bir şey olabilir mi?”(Kur’an 55/60)
Yetmiş yıllık, doksan yıllık günahlar için özür dilemek sizden, kabul etmek Tanrı’dandır.
“O, kullarından tevbeleri, günah işlemekten vazgeçip kendisine itaate yöneliş-lerini kabul eden ve kusurları bağışlayan-dır. Yaptıklarınızın hepsini bilir.”(Kur’an 42/25)
O, kerem sahibi yüce Tanrı der ki:
‘Âdem ile eşi:
"- Ey Rabbimiz, biz söz dinlememek ve şeytana uymakla kendimize, birbirimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamazsan, bize merhametinle muamele yapmazsan kesinlikle hüsrana, ziyana uğrayanlardan oluruz." dediler.’(Kur’an 7/23)
Bu kadar gözyaşı döktü, bu sebeple suçunu ba-ğışladım. O halde sizler de yetmiş yıllık günaha bir defa özür dileyin, affedeyim. Çünkü affetmek benden-dir. Eğer âsilerden bir günahkârı, yargılamadan, cezalandırmadan bırakırsam, rahmetim ortaya çıkmazdı buyuruyor.
“Allah’ın dini uğrunda,cihadın bütün icaplarını, sorumluluklarını yerine getirerek, samimiyetle, hayatlarınızı ortaya koyarak, konuşarak, yazarak, he-sapsız servet harcayarak cihad edin. O sizi seçti. Dinde, şeriatta, medenî kurallar arasında size ağır gelecek hükümler koymadı. Atanız İbrâhim’in dini, sünneti de böyleydi. Daha önce de, bu Kur’an’da da, bütün pey-gamberlerin ümmetlerine ve size İslâm’ı yaşayan müslümanlar adını verdi. Allah’ın, ilâhî hükümleri icraya, ülkeyi imara, dünya düzenini kurmaya, sağlamaya memur tek yetkili Rasûlü Kur’ân’ı bilen, size tebliğ eden, çözüm getiren güvenilir örnek önder, doğruları konuşan şahit olsun, siz de Kur’an’ı bilen bütün insanlara tebliğ eden, çözüm getiren güvenilir örnek önderler, doğruları konuşan şâhitler olasınız istedi. O halde, namazı âdâbına riayet ederek, aksatmadan kı-lın. Vicdanlarınızı, servetinizi, sosyal bün-yenizi arındıran, berekete vesile olan zekâ-tı verin. Allah’ın kitabına, emirlerine sımsıkı sarılarak himayesine sığının. O sizin mev-lânız, emrinde olduğunuz otorite ve koruyu-cunuzdur. O ne güzel mevlâ, ne güzel otorite ve koruyucu, ne güzel yardım edendir.” (Kur’an 22/78)
Dünyada bir tek şeyi dahi eksik yaratsaydım, kadir, güçlü sıfatım tamam olmazdı, buyuruyor.
“Demek ki, biz bunu planlayıp güç yetirmişiz. Ne mükemmel plancı, ne güçlü kudretli biriyiz biz!” (Kur’an 77/23)
Cennette de bir şey dahi eksik olsaydı, cennetim tamam olmazdı, buyuruyor.
“- Sabrederek mücadeleye devamı-nıza karşılık, size selâm olsun, selâmette olun, siz selâmete erdiniz (selâmün aley-küm). Dünya yurdunun sonu, cennet ne güzeldir.” derler. (Kur’an 13/24)
Nuh peygamberin bir duası kabul edilmiş olmasaydı, bütün dualar kabul olunmazdı, buyuruyor.
“Celâlim hakkı için, Nuh bize niyâz etmişti. Biz duaya ne güzel icabet edenleriz, duayı ne güzel kabul edenleriz.” (Kur’an 37/75)
Tarikata girişin ikinci yolu mürid olmaktır.
“Senden önce de, kesinlikle kendilerine vahiy gönderdiğimiz, özgürce sorumluluklarını yerine getirmek üzere, liyâkatli, güvenilir erkekleri peygamber olarak görevlendirdik. Eğer bilmiyorsanız, bilenlere, kutsal kitapları bilenlere sorun.” (Kur’an 16/43)
Bundan dolayı mürid üç türlüdür.
İlki mutlak müriddir.
İkincisi mecazi müriddir.
Üçüncüsü dönek müriddir.
Mutlak mürid odur ki, her türlü halde şeyhine niçin deyip delil ileri sürerek karşılık vermez. Mecazi mürid odur ki, zahirde şeyhinin istediği gibi, batın-da kendi istediği gibi davranır.
Dönek mürid odur ki, şeyhinin bir halini görünce derhal yüz çevirir
Tarikatın üçüncü usulü saç kesmek (traş olmak) ve elbise değiştirmektir.
“ Andolsun ki, Allah, Rasulünün gördüğü rüyanın doğru olduğunu kesinkes size gösterecektir. Allah’ın sünnetinin, düzeninin yasaları içinde, iradesinin tecellisine uygun olursa eğer, siz güven içinde, başlarınızı tıraş etmiş ve saçlarınızı kısaltmış olarak, korkmadan Mescid-i Haram’a gireceksiniz. Allah sizin bilmediklerinizi bilir. Bundan önce de size, yakında gerçekleşecek bir za-fer takdir etmiştir.” (Kur’an 48/27)
“İnsanlar elbiseleri ile itibar görürler.” (Ebu Dâvud, Libas 25; Müsned-i Ahmed 4/180)
Tarikatın dördüncü usulü nefisle mücadele ederek olgunlaşmaktır.
“Bunu yapamazsanız, ki asla yapama-yacaksınız, o takdirde, Allah'a sığınıp emirlerine yapışarak, günahlardan arınıp, yakıtı insanlar, suçlular, kâfirler, putperestler ve mâbut saydıkları taşlar olan ateşten korunun. Bu ateş, kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek ört-bas edip inkârda ısrar edenler, nankörler için hazırlanmıştır.” (Kur’an 2/24)
Beşinci kural hizmet etmektir. Nitekim Hazreti Peygamber a.s. buyuruyor:
“Hizmet eden kimse hizmet görür”
Altıncı kural korku halinde bulunmaktır.
“- İnkârdan, isyandan, zulümden, cezadan kaçarak Allah’a sığının. Ben, size, O’nun katından gelmiş, sorumluluk, hesap ve cezanın varlığını açıklayan bir uyarı-cıyım.” (Kur’an 51/50)
Yedinci kural ümit halinde bulunmaktır.
“- Günah işledikleri, ifrata gittikleri için, iç dünyalarındaki açmazlardan, vicdan muhasebesinden kurtulamayarak, ey kendilerine, birbirlerine kıyan, cahilce hatalı davranan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Allah bütün günahları affeder. Doğrusu O, çok bağışlayıcı, engin merhamet sahibidir.” diye benim adıma ilan et.(Kur’an 39/53)
Sekizinci kural hırka, zenbil, makas, seccade, subha (yüz taneli tesbih), iğne ve asadır.
Bunlar azizdir, değerlidir, azizlere verirler:
“Ona, ummadığı ve hesap edemediği yerlerden rızık ve servet verir. Allah’a dayanıp güvenene, işlerini Allah’a havale edene Allah kâfidir. Allah planını, hükmünü kesinlikle icra ederek hedefine ulaştırır. Allah her şey için bir plan, bir vade, bir ölçü belirlemiştir.”(Kur’an 65/3)
Dokuzuncu kural makamları, rütbeleri tek tek elde ederek ilerlemek, etrafına cemaat toplamak, na-sihatlarda bulunmak, herkesi sevmektir.
“Ey iman nimetine kavuşanlar, sizden kimler dininden döner, şerîatından vazgeçer, medeniyetini terkeder, yaratılışına uygun değerlerin yaşandığı hayatî yoldan sa-parsa Allah onların yerine, sevdiği ve kendisini seven, mü'minlere karşı alçak gönüllü, kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar eden kâfirlere karşı onurlu ve İslâm'ın izzetine sahip, başları dik, kudretli, hükümran bir kavim getirecektir. Onlar, Allah yolunda, İslâm uğrunda, hayatlarını ortaya koyarak, konuşarak, yazarak, hesapsız servet harcayarak cihad ederler. Hiçbir kimsenin kınamasından, dedikodusundan da korkmazlar. Bu azim ve irade,bu kararlılık Allah'ın bir lütfudur. Böyle bir sorumluluğu sünnetine, düzeninin yasalarına uygun olarak, iradesinin tecellisine tâbi, akıllı ve sorumluluğunun idrakinde olan kimselere verir. Allah'ın rahmeti geniştir. İlmi herşeyi kucaklar.”(Kur’an 5/54)
Onuncu kural aşk, şevk, sefa ve yoksulluk içinde yaşamaya tahammüldür.
“- Rabbim, bana devletten saltanat-tan payımı verdin. Bana, meselelerin, olayların tahlilini, ilmî esaslara dayalı yorumunu, doğacak sonuçları hesap edebilmeyi, akıl yürütmeyi, rüyaların tâbirini öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratan! Sen dünyada da âhirette, ebedi yurtta da benim velimsin, iş-lerimi havale ettiğim hâmimsin, emrinde ol-duğum otoritesin. İslâm’ı yaşayan müslüman olarak benim ruhumu alıp ölümümü gerçekleştir. Beni dindar, ahlâklı, hayır-hasenât sahibi mü’minler, sâlihler, peygamberler zümresine kat.” (Kur’an 12/101)
“Yoksulluk içinde yaşamaya tahammül, benim iftihar ettiğim konudur ve kıyamet gününde ben onunla övünece-ğim.” (Hadis)
Bu makam-ı candır. Can cana kavuşursa, Allah’a ulaşırsa, sevinmek, oynamak, zevk ve şevkle hareket etmek şaşılacak şey değildir. O hareket yaradanın dostluğu içidir, helaldir. Çünkü ilahi nasiptir. Her kime nasip olursa bunu açığa vurmalıdır. Allah daha iyi bilir.


B e ş i n c i B ö l ü m

BU BÖLÜM
KENDİNİ ve ALLAH’I TANIMANIN
MAKAMLARINI, DERECELERİNİ AÇIKLAR

Şimdi aziz kardeşim, kendini ve Allah’ı tanımanın birinci makamı edepli olmak, ikinci makamı de-vamlı korku halinde bulunmak, üçüncü makamı per-hizkarlık, dördüncü makamı sabır ve kanaat, beşinci makamı utanmak, altıncı makamı cömertlik, yedinci makamı ilim, sekizinci makamı yoksulluk içinde yaşamaya tahammül, dokuzuncu makamı Rabbini tanımak, onuncu makamı kendini bilmektir. Nitekim Hazreti Peygamber:
“Kendini, benliğini bilen, Rabbini hakkıyla bilir” buyuruyor.
A l t ı n c ı B ö l ü m

BU BÖLÜM HAKİKATE ERMENİN
MAKAMLARINI, DERECELERİNİ AÇIKLAR

Şimdi aziz arkadaşım!
Hakikatin birinci derecesi toprak olmak, ikinci derecesi yetmiş iki milleti ayıplamamak, üçüncü derecesi elinden geleni esirgememek, dördüncü derecesi dünyada yaratılmış bulunan bütün varlıkların kendisine güvenmesi, emin olması, beşinci derecesi mülk ve hükümranlık sahibine yüzünü sürüp, yüz su-yu yaratılış sebebi olan Muhammed’in nurunu bulmak, -çünkü vahdet evindedir- altıncı derecesi sohbette hakikat sırlarını açıklamak, yedinci derecesi seyr-i sülûk, sekizinci derecesi sırrı saklamak, dokuzuncu derecesi münâcat, dua, onuncu derecesi yüce Tanrı'nın rızasına kavuşmaktır. Sevgiliye kavuşma mertebesidir.
Ârifler sultanı Sâdettin, kendi kerem ve lütfun-dan birkaç beyit buyurur:
Bu makama kim ere
İş bu nakdi kim dere
Varlığın Hakka vere
Cümle âlem içinde
Varlık yokluk bir durur
Aşk ve sevgi bir durur
Dünya âhiret bir durur
Aşk-ı kadim içinde
Ârif sual sorar, der ki:
- Bu kırk makamın yirmisi şâhitli, yirmisi şâhit-siz, acaba hangi sebepten böyledir?
Cevabı şudur:
- Şâhit söz ülkesinde olur, hal diyarında olmaz. Yine şâhit inkâr yurdunda olur, belî, kabul evinde ol-maz, dışarıda olur, içeride olmaz.
Kırk makam budur ve biz onu anlattık. Eğer sen de hemen öğrenirsen iyidir. Eğer bu kırk makamın birisi eksik olursa, hakikat tamam olmaz, çünkü şartı eksik olur.
Mesela bir kişi diliyle iman etse ve gönlüyle etmese, öşürü, zekatı tam vermese, hacca giderken yoldan geri dönse, Tanrı Teâlâ'nın hükümlerinden birini bâtıl saysa veya Muhammed Mustafa'yı inkâr etse, Hz. Muhammed'in sahabelerinden birini haksız bilse, işlediği bütün ameller heba olur.
“Onların işledikleri amel denilebilecek şeylerin her birini ele alırız. Onları saçılmış zerreler haline getirir, değersiz kılarız.”(Kur'an 25/23)
İşte aziz kardeşim!
Bu kırk makamın hiç birisi eksik olmamalı. Çünkü kırk makamda hiçbir nesne eksik değildir.
“O gün, her millet içinde, kendilerinden, kutsal kitabı bilen ve kendilerine tebliğ eden, çözüm getiren, güvenilir örnek önderler ve doğruları konuşan şâhitler görevlen-direceğiz. Seni de, geçmiş ümmetlere ve bu ümmete, Kur’ân’ı bilen, tebliğ eden önder, doğruları konuşan şâhit olarak getirece-ğiz. Biz bu kitabı sana, her konuda faydalı olmak üzere, genel kuralları açıklamak için, İslâm’ı yaşayan müslümanlara bir hidayet rehberi, bir rahmet ve müjde olsun diye bö-lüm bölüm indirdik.”(Kur'an 16/89)
“ Biz her şeyi hesap edip, bir sicile, bilgi işlem merkezine, Levh-i Mahfuz’a kaydettik.” (Kur'an 78/29)
“Eğer yeryüzündeki ağaçlar hep kalem olsa, deniz de, ardından yedi deniz katılarak mürekkep olsa, Allah’ın kelâmı, sözleri yazmakla tükenmez. Allah kudretli, hikmet sahibi ve hükümrandır.”(Kur'an 31/27)
Şimdi aziz arkadaşım!
Sevinmek var, mutlu olmak, gönenmek var.
‘Onlara:
“- Siz Allah’ın affına mazhariyet istiyor, Allah’ı seviyorsanız bana tâbi olun, benim sünnetime uyun, uygulayın ki, Allah da sizi sevsin, günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağışlayıcı, engin merhamet sahibidir.” de.’(Kur'an 3/31)
Burada sevgi var:
“Eğer biz bu Kur’ân’ı bir dağa indi-rip, Kur’an’daki emir ve hükümlerden dağı sorumlu tutsaydık, Allah’ın büyüklüğünün, ilminin, tedbirinin şuuruna ererek, dağın parçalandığını görürdün. İnsanların iyiliği, kurtuluşu için böyle misaller veriyoruz. Ola ki düşünürler.”(Kur'an 59/21)
Sevgilinin nişanı da var:
“Eğer yeryüzündeki ağaçlar hep kalem olsa, deniz de, ardından yedi deniz katılarak mürekkep olsa, Allah’ın kelâmı, sözleri yazmakla tükenmez. Allah kudretli, hikmet sahibi ve hükümrandır.”(Kur'an 31/27)
Sevgiliden ümit de var:
“- Günah işledikleri, ifrata gittikleri için, iç dünyalarındaki açmazlardan, vicdan muhasebesinden kurtulamayarak, ey kendilerine, birbirlerine kıyan, cahilce hatalı davranan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Allah bütün günahları affeder. Doğrusu O, çok bağışlayıcı, engin merhamet sahibidir.” diye benim adıma ilan et.(Kur’an 39/53)
Sevgiliden korku da var:
“Allah, müslüman görünerek İslâm’a karşı gizli eylem planları ve eylem yapan erkek münâfıkları da, kadın münâfıkları da, kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkâr-da ısrar eden kâfirleri de içinde ebedî kalacakları Cehennem ateşiyle tehdit ediyor. O ateş onlara yeter. Allah onlara lânet etmiştir. Sadece onlara has, kurtuluşu mümkün olmayan, kesintisiz, sürekli bir azap vardır.”(Kur'an 9/68)
Sevgilinin varlığının delili de var:
“İlâhî emirlere yapışanlar, gayb âlemi-ne, fizik ve bilgi alanı ötesindeki varlıklara ve gerçeklere iman edenlerdir.
Namazları, âdâbına riâyet ederek aksat-madan âşikâre kılanlardır.
Kendilerine verdiğimiz rızık ve servet-ten, Allah yolunda, karşılık beklemeden, gönüllü harcayanlar, insanların ihtiyaçlarını görenlerdir.”(Kur'an 2/3)
‘Yoksa ilk yaratan, yaratmaya aralıksız devam eden, ölümden sonra yeniden dirilten, size gökten ve yerden rızık ve servet veren mi daha hayırlı? Allah ile birlikte bir başka ilâh olabilir mi?
“- Eğer iddianızda doğru iseniz, siz de kesin delilinizi getirin.” de.’(Kur'an 27/64)
Sevgilinin helal deme hakkı da var:
“Hem sizin, hem de yolcuların, gezgin-lerin faydalanması için denizde, sularda av-lanmak ve avlarınızı yemek size helâl kılındı.
İhramlı olduğunuz müddetçe de karada avlanmak size haram kılındı.
Toplanarak huzuruna getirileceğiniz Allah'a sığının, emirlerine yapışın, günahlardan arınıp, azaptan korunun.” (Kur'an 5/96)
Sevgilinin haramı belirtme hakkı da var:
“Analarınız, kızlarınız, kız kardeşle-riniz, halalarınız, teyzeleriniz, erkek kardeş kızları, kız kardeş kızları, sizi emziren süt analarınız, süt bacılarınız, eşlerinizin anala-rı, kendileriyle birleştiğiniz eşlerinizden olup, evlerinizde bulunan üvey kızlarınız ile evlenmek size haram kılındı. Eğer onlarla nikâhlanıp da, henüz birleşmeden, gerdeğe girmeden boşamışsanız, kızlarıyla evlenme-nizde size bir vebal yoktur. Kendi sulbünüz-den olan oğullarınızın eşleri ile ve iki kız kardeşle birlikte evlenmek de size haram kılındı. Ancak İslâm'dan önceki yapılan evlilikler bu hükümlerin dışındadır. Allah çok bağışlayıcı, engin merhamet sahibidir.
Meşrû şekilde sahip olduğunuz, üzer-lerinde meşrû haklarınız ve otoriteniz ve kendileriyle düzgün insanî münasebetleriniz olan câriyeler müstesna, evli kadınlarla ev-lenmek de size haram kılındı. Bütün bunlar, Allah'ın size meşrûiyyet sınırlarını çizdiği yazılı hükümlerdir. Bunların dışındakilerle, evlilik bağıyla bağlanmanız, sırf cinsel arzularınızı tatmin için karşılıklı erlik-dişilik suyu boşaltma, gayrimeşru ilişki amacı taşımamanız kaydıyla, nakit ve aynî mallarınızla mehirlerini vererek evlenme talebinde bulunmanız size helâl kılındı.
Evlilik akdine dayalı olarak onlardan faydalanmanıza karşılık, kararlaştırılmış olan mehirlerini verin, bu farzdır.
Mehir kesinleştikten sonra, karşılıklı rıza ile mehir konusunda değişiklik yapmanızda bir vebal yoktur. Şüphesiz Allah her şeyi bilir, hikmet sahibi ve hükümrandır.” (Kur'an 4/23-24)
Sevgiliye hizmet de var:
“Ey iman nimetine kavuşanlar, kendi düşüncelerinizi, kararlarınızı, şahsî işlerinizi Allah ve Rasulünün emrinin, hükmünün, Kur’ân’ın, sünnetin önüne geçirmeyin. Al-lah’a sığının, emirlerine yapışın, günahlardan arınıp azaptan korunun. Allah her şeyi işitir, her şeyi bilir.
Ey iman nimetine kavuşanlar, sesleri-nizi, peygamberin sesinden daha fazla yük-seltmeyin. Birbirinizle konuştuğunuz gibi, peygamberle ölçüsüz davranarak konuşmayın. Yoksa, siz farkına varmadan, işlediğiniz bilinçli amelleriniz boşa gider.”(Kur'an 49/1-2)
Sevgili faziletin kadrini de bilir:
“Bir kötülüğün cezası, o kötülüğe denk bir ceza olmalıdır.
Kim sorgusuz sualsiz affeder ve sulha vesile olursa, onun mükâfatı Allah’a aittir. Allah zâlimleri, haksız davranışlarda bulunanları sevmez.”(Kur'an 42/40)
Sevgiliden şifa dağıtma da var:
“Biz, mü’minlere şifa ve rahmet olan Kur’an âyetlerini bölüm bölüm indiriyoruz. Bu âyetler, inkâr ile isyan ile baskı, zulüm ve işkenceyle temel hak ve hürriyetleri Allah yolunu, Allah yolundaki faaliyetleri engelleyen, İslâm aleyhinde propaganda yapan zâlimlerin yalnızca hüsranını artırıyor.”(Kur'an 17/82)
Sevgiliden müjde de var:
Sen:
"- Cebrâil'e düşman olan, Allah’ın düşmanıdır. Çünkü, Kur'an'ı Allah'ın bilgisi, planı dahilinde Allah'ın iradesiyle senin kalbine, hafızana, Cebrâil bölüm bölüm indirip yerleştirdi. Daha önceki kutsal kitaplara âit içinde nakledilenleri tasdik eden mü'minlere hidayet rehberi olan ve müjdeler getiren Kur’ân'ı indirdi." beyanımızı insanlara söyle. (Kur'an 2/97)
Kur’an mü’minler için bir hidayet rehberi ve müjde-dir. (Kur'an 27/2)
Sevgiliden ceza da var:
Allah, hakkı açıklamak için sayısız misallerden birini, bir sivri sineği, ondan daha küçük, daha büyük bir varlığı misal getirmekten çekinmez. İman edenler, bunların Rablerinden gelen hak düzeni yerleştirmek için, öğüt verici, ibretli bir misal olduğunu bilirler. Kulluk sözleşmesindeki or-tak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar edenler, kâ-firler ise, bunları hafife alarak;
"- Allah böyle bir misal ile ne demek istiyor?" derler.
Allah bu misallerle, birçoklarının dalâleti tercihinin önünü açar, birçoklarına da doğru yolu gösterme lütfunda bulunur. Verdiği misallerle fâsıklardan, günahkârlardan, âsilerden başkasının, dalâleti tercihinin önünü açmaz. (Kur'an 2/26)
Sevgiliye hasret de var:
Kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek ört-bas edip inkârda ısrar eden kâfirler, mü’minlerin el-de ettikleri mükâfatı gördükleri zaman, inanıp uygulamadıkları için, Kur’an onların içinde bir özlem, acı bir pişmanlık sebebi olacaktır. (Kur'an 69/50)
Şimdi akıllı olana bu kadar söz yeter. Geri kalanları Kur’an’dan okuyabilirsiniz ( bk. Kur'ân’ın Anlaşılmasına Doğru ).
Y e d i n c i B ö l ü m

BU BÖLÜM MARİFETİN
HERKESCE BİLİNEN MAHİYETİNİ AÇIKLAR

O insanların kutbu ve insanoğlunun övüncü Horasanlı Hacı Bektaş (Allah'ın rahmeti üzerine olsun) buyuruyor ki:
Gönül, büyük bir şehirdir. Tehlil ile, tesbih ile, hamd ile zikrettiğimiz, varlığında şüphe olmayan, benzeri ve ortağı olmayan, hak ilâh yüce Allah arştan yerin altına kadar ne yarattıysa o şehirde vardır ve o şehre sığar. O şehirde iki sultan vardır. Bunlardan biri rahmanî, biri şeytanîdir.
Rahmanî sultanın adı akıl, vekili iman ve muhafızı yoksulluğa tahammüldür.
Yüreğin sağ kulakçığında yedi kale vardır. Teh-lil ile, tesbih ile, hamd ile zikrettiğimiz, varlığında şüphe olmayan, benzeri ve ortağı olmayan, hak ilâh yüce Allah her bir kalede bir muhafızı vekil kılmıştır. O muhafızların adı bir bir belirtilmiştir.
İlk muhafızın adı ilimdir.
İkinci muhafızın adı cömertliktir.
Üçüncü muhafızın adı hayâdır.
Dördüncü muhafızın adı sabırdır.
Beşinci muhafızın adı perhizkârlıktır.
Altıncı muhafızın adı korku halinde yaşamaktır.
Yedinci muhafızın adı edepli olmaktır.
Herhangi bir muhafızın yüz bin cemaati, her bir cemaatin yüz bin askeri vardır. Bunların hepsi iman bekçileridir.
İşte böyle aziz kardeşim!
Bunları tamamladığımız zaman yüce Tanrı'dan kendisini tanıma dostluğunu diledik. Marifet elinde beş hilat (süslü kaftan) tutarak geldi.
Birinci hilat ilham, ikinci hilat aşktır.
Bunlar cana giydirildi, can dirildi. Akılla kaynaş-tılar. Geleni gideni anladı.
Çünkü bütün nesneler canla dirilir, fakat can da marifetle kendini ve rabbini tanıma ile dirilir.
Şimdi marifetli can, erenler canıdır; marifetsiz can ise hayvanlar canıdır.
Burada kendini ve Rabbini tanıyan ârif bir sual sorar:
- Şimdi aziz arkadaşım! Canlar dersin, kaç türlüdür? Ölü mü, yoksa diri midir? Hem can dirildi dersin. Can önce ölü müydü? Ölü nasıl dirilir?
Ârif,
- Güzel sordun. Bunun cevabı şudur:
- Can iki türlüdür; biri can, biri cânandır:
Sana ruh ile, ilgili sorular soruyorlar.
“- Ruh Rabbimin varettiği, koruduğu aslî düzenin bir bölümüdür. Size verilen azıcık ilimle çok az şeyi kavrayabilirsiniz.” de. (Kur'an 17/85)
Yani Hak sübhanehu ve Teâlâ hazretleri Rasû-lüne hitap edip der ki:
“- Ruh Rabbimin varettiği, koruduğu aslî düzenin bir bölümüdür. Size verilen azıcık ilimle çok az şeyi kavrayabilirsiniz.” de. (Kur'an 17/85)
Öyleyse bir başka açıdan da can üç türlü ele alı-nabilir.
Birinci cana cismanî ruh denir ki, teni diri kılar. Dikenin battığını ve kılın çekildiğini duyar.
İkinci cana, yaşama ruhu denir. Yer içer, acıkır ve susuzluk hisseder.
Üçüncü cana ruh-ı revan (gezen, dolaşan ruh) denir ki, ten uyuyunca uyanır:
“Uykunuzu dinlenme haline getirdik." (Kur'an 78/9)
Yani uyku rahatınız için diyor; hemen her zaman ten rahatı için değildir.
Bundaki mana şudur: Üç kişiye söz sorumluluk yoktur.
Bunlardan ilki reşit olmayan çocuk, ikincisi deli, üçüncüsü de uyanıncaya kadar uyuyan insandır.
Geceleri ses uzağa gider, gündüzleri gitmez. Bunun sebebi insan oğlu geceleri dünya günahından arınır, sesi engelleyen perde az olur, ses uzağa gider. Fakat gündüz günahlar birikir, perde olur, bunun için ses uzağa gitmez.
Şimdi uykunun kimi insanlara ten rahatı, kimi insanlara ise can rahatı verdiğini öğrendin
Cana göre ten yılkıya benzer. Ten canın bineği-dir. Isıyı, soğuğu, acıyı, tatlıyı can sebebiyle ten de duyar.
Yılkılar dikenli yerden geçmezler. Köy yolunu bilirler, azmazlar, fakat başlangıçta Hak yolunu da bilmezler. Çünkü bunların gönül gözleri kördür.
Şimdi bazıları hayvanlar gibi yaşarlar. Hak yolunu nasıl görebilirler? Nitekim Hazreti Peygamber buyurur ki:
“Tehlil ile, tesbih ile, hamd ile zikrettiğimiz, varlığında şüphe olmayan, benzeri ve ortağı olmayan, hak ilâh yüce Allah insana dört göz verdi: İkisi baş, ikisi gönül gözüdür. Başındaki gözleriyle yaradılmışı, halkı; gönül gözüyle yaratanı, hâlikı görür.”
Onun için Hâlikı, yaratıcıyı sevme duygusu, şevk, zevk, gönül içinde ateş gibi yanar, vücuda ya-yılır ve vücuttaki bu durumdan hareketlilik başlar. O hareket Hâlik'ın dostluğu içindir, helâldir.
Ten canın bineğidir. Şükür zamanında can nasıl şükrederse, ten de öyle şükreder. Şükretmeyenlere bu söz anlaması gerekeni anlatır.
Şimdi birisinin gönül gözü olmazsa, Hak'tan ne haberi olur? Zira bir kimse şeker tatmamış olsa, adını bilmekle tadını ne bilir? Gerçekte gözleri görmeyen insana gör demek ne fayda sağlar?
Bu sebeple Hâlik, yaratıcı katında hidayet aziz-dir:
"Sadece Allah'ın rızasını dileyerek, sabah akşam Rablerine kulluk, ibadet ve dua edenleri kovma. Onların hesabından sen sorumlu değilsin. Onlar da senin hesabından sorumlu değiller. Onları yanından kovduğun takdirde Allah'ın emirlerine âsi olan zâlimlerden olursun." (Kur'an 6/52)
Ezeli ve ebedî olan Tanrı buyurur ki:
Ey kullarım, görmeyi göz ile mi, işitmeyi kulak ile mi, söylemeyi dil ile mi, tutmayı el ile mi, yürü-meyi ayak ile mi, affolunmayı ibadet ile mi, hışma uğramayı günah ile mi, yanmayı ateş ile mi oluyor sa-nırsınız?
Âdem a.s.'a cehennem içinde bile olmayan aza-bı cennet içinde verdim. İbrahim a.s.'a cennet içinde bile olmayan bahçeyi ateş içinde verdim. Lanetli Fira-vun'u Kızıldeniz’de boğdum ve Musa a.s.'ı ondan kurtardım. Çünkü dostumu korudum, düşmanımı he-lâk eyledim. Milyonlarca meleği yaktım, asla birisinin bile bir zerre günahı yoktu. Milyonlarca insanı affet-tim. Asla birinin bile zerre kadar ibadeti yoktu. Her ne yapmak istersem gücüm kuvvetim yeter. Kim olursa olsun hak ettiğinde ağlatırım. Kim olursa ol-sun hak ettiğinde güldürürüm. Gerektiğinde öldürü-rüm, gerektiğinde diriltirim. Onu ben bilirim, siz bil-mezsiniz. Fakat benim yardımım, dostluğum korku ve ümit arasında yaşayanlaradır.
Şimdi sözü ve asıl konuyu dağıtmayalım. Ko-numuz canı anlatmaktır. Gönülleri karışık ve kibirli olanların ruhları iddiacıdır. Onlar "elest" bezminde kulluk sözleşmesi sırasında "hayır" diyenlerdir. Bunlar hayvan gibidir. Üç ruhlu olanlar bunlardır ve hiç tınmayanlar onlardan daha sapık olanlardır. Onlar hakkında şu âyet gelmiştir:
“Andolsun biz, hakkı ve hayrı anlamazlıktan gelen, akılları ve kalpleri; Allah’ın birliğinin, kudretinin, düzeninin delillerini görmezlikten gelen gözleri; Allah’ın kitabını, peygamberinin tebliğini, öğütlerini duymazlıktan gelen kulakları olan; özgürce seçme hakkına sahip cin ve insan neslinin hak dine itibar etmeyen çoğunu, sonuçta cehennemi boylayacaklarını bile bile yaratıp çoğalttık. İşte onlar hayvanlar gibidir, duyu organlarında insanlara mahsus mânâ ve anlayış bulunmaz. Belki hayvanlardan daha başıboş, daha şaşkın, daha başıbozuk, daha çok helâke maruzdurlar. Onlar, işte onlar tam manasıyla gaflet içindedirler.” (Kur'an 7/179)
Bunları âlemle ilgili bilgiler verirken anlataca-ğız inşâallâhü Teâlâ.
Ama bizim görüşümüze göre can beştir. Fakat bu sözü anlamak çok güç bir iştir. İnsanın manası da üçtür. Kendini bilmek çok güçtür ve kendini bilmeyene bu söz hiçbir mana ifade etmez. Eğer bilmek istersen kitapta yazdım; şudur:
Siz Allah'ın bilgisi, planı dahilinde Allah'ın iradesiyle düşmanlarınızı öldürürken, Allah size olan vaadini yerine getirmiştir.
Nihayet öyle bir an geldi ki, Allah arzuladığınızı, gali-biyeti size gösterdikten sonra, zaafa düştünüz, peygamberin yaptığı harp planı konusunda tartışmaya kalktınız ve sizi yerleştirdiği savunma mevzilerini terkederek âsi oldunuz.
İçinizden dünyayı isteyeniniz de vardı, âhireti isteye-niniz de vardı.
Bir de, Allah sizi denemek için onları mağlup etmek-ten alıkoydu. Ve andolsun, buna rağmen sorgusuz sualsiz sizin kusurlarınızı bağışladı. Allah mü’minlere çok lütufkâr-dır. (Kur'an3/152)
Eğer anlayabilirlerse bu âyetin manası bütün dünyaya yeter.
Şimdi aziz arkadaşım!
Onlar ki dünya debdebesini kötü taraflarını is-terler, hayvanlardan dahi aşağıdırlar.
Onlar ki âhireti isterler, korku ve ümit hali içinde yaşayan kimselerdir. Fakat onlar mevlâyı isterler. Gönül gözleri açılarak Hakkı bulan "müşahede ehli”-dirler.
Şimdi tekbir ile, tesbih ile, hamd ile zikretti-ğimiz, varlığında ortağı ve şüphe olmayan hak ilâh yüce Allah kerem ve lütfuyla:
“O, Allah gökten su indirendir. İşte biz her çeşit bitkiyi suyla bitirdik. O bitkiden de, başaklar, üstüste binmiş ta-neler bitireceğimiz bir yeşillik; hurmanın tomurcuğundan sarkan salkımlar; üzüm bağları; bir kısmı birbirine benzeyen, bir kısmı da benzemeyen zeytinlik ve nar bahçeleri meydana getirdik. Meyva verirken ve olgunlaştığı zaman, ibret nazarıyla meyvasına bakın, inceleyin. Bütün bunlarda iman eden bir kavim için, Allah'ın varlığını ve kudretini gösteren deliller vardır.” (Kur'an 6/99)
Gökten yağmur yağmayınca yerden de hiçbir şey bitmez. Yani bu, sizden ağlayarak af dilemek, benden de af etmek, manasına gelir.
Fakat bizim konumuz canı anlatmaktı. Şimdi üç can açıklandı. Dördüncü can ise marifettir.
Şimdi aziz dostum!
Can bahçe, marifet ise sudur. Susuz bahçeye su ne verirse, kendini ve Rabbini tanıma, marifet de cana onu verir:
Rabbinin huzurunda, O’nun azamet ve celâlinden korkan, O’nu sayan ve günah işlemeyi terkeden için iki Cennet vardır. (Kur'an 55/46)
Aziz arkadaşım!
Varlığında ortağı olmayan hak ilâh yüce Allah sizler için iki bahçe yarattı. Biri din bahçesi, biri iman bahçesi. Aynı zamanda marifet suyunu gönül gözünden akıttı:
Bilin ki, içinizde ilâhî hükümleri icraya, ülkeyi imara, dünya düzenini kurmaya, sağlamaya memur tek yetkili Allah’ın Rasulü, onun sünneti vardır. Şâyet o, idare, savunma ve dünyevî işlerin birçoğunun planlamasında size uysaydı, sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah size imanı sevdirmiş, akıl-larınızda, kalplerinizde onu süsleyip güzelleştirmiştir. Küf-re, fâsıklığa, günaha ve isyana karşı da sizde tiksinti uyandırmıştır. İşte doğru huzurlu ve aydınlık yolu bulanlar onlardır. (Kur'an 49/7)
"Allah’ın gökten su indirdiğini, yeryüzünün yemyeşil olduğunu görmüyor musun? Allah hikmetine nüfuz edilmeyen yüce varlıktır, gizli-açık her şeyden haberdardır..” (Kur'an 22/63)
Sizdeki o bahçelerin bekçisiz olduklarını san-mayın. Biri bir bahçeyi ekecekse, önce etrafını çevirir, sonra toprağı sürer, çeşitli nimetleri, tohumları eker. Ondan sonra döner, biçer, savurur, yabani ot-ları ayırır, dışarı atar. Ondan sonra orta yere bir kuru sığır başı (korkuluk) diker. Mahsul olgunlaşıp yenile-cek hale gelince, o korkuluğu bahçeden çıkarıp bir kenara kor. Mahsulü toplayıp dostları ve kardeşleriyle yer, Tanrı'ya şükreder.
Allah Teâlâ özetle buyurur ki:
"Ey kullarım, sizlerdeki iki bahçe benimdir. İtina göstererek bekledim, çevresini rahmetimle çevirdim. Verdiğim huzur ve sükuna gönlünüzü hazır hale getirdim. Gönlünüz-de tevhid ağacını diktim. Tevhid ağacında da hakikat mey-vasını bitirdim. Marifet suyuyla suladım. Yabani otunu, dikenini ayırdım. Düşmanlık yapmak isteyenlerden uzak tuttum. Günahlarınızı da orta yerde korku vesilesi olacak çit haline getirdim."
Fakat Allah'ın lanetlediği İblis sizi görmeğe gelir. Orada orta yerde dikilen günahınızı görür ve:
"Rabbinize isyan etmişsiniz, Sizden yardımını keser" der.
Kıyamet günü gelince günahlarını terk etmiş olanı kendi lütfumla af dergâhına koyayım. Cennetim içindeki mevkilere, makamlara çağırayım ve lütfumla sizlere yüzümü göstereyim ki mutlu olasınız, der:
Siz de Allah'ın ortaya koyduğu tabiî renklere boyanın, insan yaratılışına uygun, İslâmî ilkeleri ve değerler manzumesini hayata geçirin. Allah'tan başka kim, insan fıtratına uygun en güzel boyayı, insan tabiatına en uygun değerleri ortaya koyabilir. Biz daima, yalnız O’nu ilâh tanı-yor, candan müslümanlar olarak O’na bağlanıyor, saygıyla O’na kulluk ve ibadet ediyoruz. (Kur'an 2/138)
Şimdi ey kendini ve Rabbini tanıyan ârif! Canın ölü mü, yoksa diri mi olduğunu sormuştun. Cevabını vereyim:
- Onlar üç cana sahiptirler. Ne diri, ne ölüdür-ler. Eğer ölü olsalardı, ölüler makamında, diri olsalardı, diriler makamında olurlardı.
Ama ölüm iki türlüdür. Bazılarının canı, bazılarının da teni ölür. Canları ölenlerin tenleri hayatta, yaralı, gönülleri hastadır:
Kalpleri kararmış, akıllarından zorları var, hasta ruh-ludurlar. Allah da indirdiği âyetlerle kalplerindeki şüpheyi, nifakı, inkârı arttırmaktadır. Onlara, söyleyegeldikleri ya-lanlar sebebiyle, can yakıp inleten müthiş bir azap vardır. (Kur'an 2/10)
Tenleri ölüp de canları ölmeyen âşıklardır:
Allah yolunda, İslâm uğrunda canlarını feda eden, öldürülen yiğitlerin sakın öldüklerini sanmayın. Bilâkis onlar ebedî hayat ile diridirler. Rableri katında izzete, ikrama, sonsuz rızıklara mazhar olmaktadırlar. (Kur'an 3/169)
Canın ölümü nefsin hastalığından değildir. Fakat can içinde bir hastalık vardır ki, ona inkar hastalığı derler. Marifet, gayet ulu bir dost ve gayet ulu bir hekimdir. Heybetle varır, candaki inkar hastalığına son verir, ilaçla canı diri tutar.
Cehennem kapısında yedi dağ vardır. O dağları doğrar, parçalar, sekiz cennet kapısına yol açar.
Mesel:
Bir padişah bir yaverini yollar, gidip güzel bir yerde bir oda hazırlamasını ister. Öyle bir oda ki padişah görür görmez beğensin. Çünkü padişaha uygun odayı ancak yaveri bilebilir.
Şimdi marifet de yüce Tanrı'nın dostudur ki layık gördüğü kişilerin gönlüne yollar. Bir çokları o kişinin mübarek ağzından türlü türlü kendini ve Rabbini tanıma marifet haberlerini işitirler de rahat olurlar.
Bilmiş olasınız ki, o mübarek ağızlarından türlü marifet haberleri söyleyip duyuran erenlerin, günde yedi kere ayaklarının tozunu ezip içmek gerekir. Çünkü marifetli gönül, erenler gönlüdür. O Hak Teâlânın ulu hazinesi ve nazargâhıdır. Marifet o gönülleri diri kılar ve gönül gözü açılır.
Hakk'ı tanımaya layık olmayanların gönüllerine marifet verilmez ve hiç kimse o kişilerin yanında ra-hat ve huzur bulamaz.
Şimdi sözü değiştirmeyelim. Bizim sözümüz ca-nı açıklamaktır.
Canın dirilmesine sebep dördüncü can marifet, beşinci can aşktır. Nitekim o ârifler sultanı manalar cevheri ve şeyhler seyyidi Molla Sâdeddin –kaddesal-lahü sirrahü'l-aziz– buyurur ki:
Ol can ki aşktan olur
Bekası bin can olur
Kamu canlar ölünce
Hem ol can diri kalır

Aşk dirliğin alalım
Bu dirlikte kalalım
Ölmez dirlik bulalım
Çün can dostla birleşir
Hazreti Peygamber aleyhisselam buyurur:
Ne zaman ki bir veli:
"Ya Rabbi," dese, Hak sübhanehu Teâlâ:
"Lebbeyk = buyur" sesini o velinin kulağına du-yurur.
O velinin "Ya Rabbi" demesiyle Allahü Teâlâ hazretlerinin "Lebbeyk = buyur" demesi arşta birleşir ve bu iki sözün arasında bir nur çıkar. O nurun parlamasından yedinci kat gökte renk renk çiçekler açar. Ta altıncı kat gök arası o çiçeklerin güzel koku-suyla dolar. Beşinci kat gök arası anber, dördüncü kat gök arası misk, üçüncü kat gök arası reyhan, ikinci kat gök arası misk ve birinci kat gök arası gül kokusuyla dolar, âlem nurlanır.
O zaman yedi katın melekleri birbirine müjde verirler ve şöyle seslenirler:
- Bu gün ne mübarek gündür, güzel kokular geldi. Çok güzel bir gün, deyip çiçekleri toplarlar. Sekiz cennetin içini o çiçeklerle süslerler.
Bilhassa bu çiçekler arasında reyhan adında bir çiçek vardır ki, velilerden birinin vadesi gelse, o çiçeği getirir koklatırlar ve sevgi gösterirler. Koku ve aşk damarlarına yayılır, o velinin canını aşkla alırlar da can teslim ettiğini kimseler anlamaz.
Şunu kesinlikle ifade edelim ki, ölen kişi Allah’a yakın olanlardan, gözde kullardan ise, ona güzel şeyler vardır.
Ona rahmet, rahatlık, güzel rızık, nimetler ve güzel kokularla dolu Cennet vardır. (Kur'an 56/88-89)
Allah’ın Rasulü s.a. de şöyle buyurur:
- “Ya Rab! Bana cennetin kokusunu koklat ve bana cennet nimetlerinden ikram et”!

Nükte:
Nitekim Mısır kadınları Yusuf peygamberi görünce hayran olup ellerini doğradılar da duymadılar. Şimdi dostu, dostunun aşkından can acısını duy-mazsa, buna şaşmamalıdır. O halde şimdi dostun dosta cefa etmesi nasıl reva olur?

Garip latife:
Garip olan şudur ki, ârifler kendi makamlarını görüp muratlarına ermedikçe can vermezler.
Bir çeliği bir taşa vururlar, o taştan ateş çıkar, yanar, dumanı göğe ağar. Ateş ocakta kalır.
Şimdi o reyhan çiceği dedikleri aşk çiceğidir. Aşk dedikleri Allah teâlâ'nın kendi ateşidir ki, bütün âlemi içine alır. O ateşin ocağı da erenlerin gönlüdür.
Aşk canı yakar, hareketlendirir. Buna muhabbet ateşi derler.
İşte bu kadar acayip ve garip haller Tanrı Teâ-la'nın "Lebbeyk = buyur" demesiyle o velinin de "Ya Rabbi" demesinden kopar. İlahi söz dedikleri budur.
Nitekim kâinatın övünç kaynağı fahr-i âlem Mu-hammed Mustafa a.s. şöyle buyurur:
"Her kimin ibadeti yoksa, yaptığı hayırların hiç-biri kabul olmaz."
Şimdi en büyük ibadet:
-Ya Rabbi demektir. İhlâsla, ama ihlâsla:
-Ya Rabbi demek kolay değildir. Kim:
-"Kolaydır" derse yanlış söyler. Aziz dostum! Bu bir kulun Allah Teâla hazretlerinden nasibi olursa mümkündür.
Her kimin Allah Teâla'ya imandan nasibi varsa, bu kadar sözden bir şey anlar ve gece gündüz Allah'ı zikirle meşgul olur. Şimdi her kim Allah'ı zikirle meşgul olursa her türlü zahmetlerden kurtulur, rahmet-lere ulaşır, inşâallahü Teâlâ.
S e k i z i n c i B ö l ü m

BU BÖLÜM ŞEYTANIN HALLERİNİ AÇIKLAR

Gönüldeki kinci sultan İblis’tir dedik. Nefs de şeytanın vekilidir. Şeytanın subaşıları, muhafızları kibir, haset, cimrilik, açgözlülük, öfke, gıybet, kahkaha ve alay etmedir. Saydığımız bu yedi nesne onun muhafızları, yani kapıcılarıdır.
Yüreğin sol kulakçığında yedi kale vardır. Her bir kalede bir muhafız bulunur. Bu muhafız, yüreğin sağ tarafındaki kalelere havale edilip savunma için yardımcı kılınmıştır. Herhangi bir muhafızın yüz bin hizmetkârı, her bir hizmetkârın yüz bin subaşısı vardır.
Şimdi haset, cimrilik, açgözlülük dünya ile ilgili ihtirasları terk etmekle giderilir.
Öfke, gıybet, kahkaha ve alay etmek kendini di-sipline etmekle giderilir. Bunların hepsi sabırla hayra dönüşür.
Kibir şeytandan, tevazu rahmandandır. Ne za-man insan kibre kapılsa tevazuu onun üstüne göndermek gerek.
Hased şeytandan, ilim rahmandandır. İnsan ne zaman hasede, kıskanma hastalığına yakalansa, ilmi onun üzerine göndermek gerek.
Cimrilik şeytandan, cömertlik rahmandandır. İnsan ne zaman cimri hale gelse, cömertliği onun üstüne göndermek gerekir.
Şimdi cömertlik dört gruptur:
Birincisi, mal cömertliği, zenginlerindir.
İkincisi ten cömertliği, gazilerindir.
Üçüncüsü can, ruh cömertliği, âşıklarındır.
Dördüncüsü gönül cömertliği, kendilerini ve Rablerini tanıyan âriflerindir.
Şimdi aziz dostum!
Yüzü, yüce Tanrı’nın dileğine çevirmek gerek. Zira edep dileyen korkuyu, korku dileyen perhizkâr-lığı, disiplin içinde yaşamak isteyen sabrı, sabır dile-yen utanmayı, utanmak dileyen cömertliği, cömertlik dileyen tevazuu, tevazu dileyen ilmi, ilim dileyen ma-rifeti, marifet dileyen canı, can dileyen aklı, akıl di-leyen Allah Teâla’yı sever.
Allah Teâlâ’nın buyurduğu o müjdeli haberler, belirttiğimiz bu on iki türlü nesnedeki başarıya bağlıdır. Bu nesnelerin on ikisi de birbirine yardımcı kılınmıştır ve iman askerlerinin komutanları bunlardır.
Şimdi iyi düşünmek gerekir. Bu on iki kuralın biri eksik olursa, iman kamil olmaz. Bunlar gayet iyi makamlardır ve bunları korumayan yüce Tanrı’dan da, onu tanımaktan da uzak olur. Allah Teâlâ’nın cemalini görmekten de mahrum kalır.
Buna karşılık alay etme dileyen gülmeyi, gülmek dileyen gıybeti, gıybet dileyen öfkeyi, öfke dile-yen açgözlülüğü, açgözlülük dileyen cimriliği, cimrilik dileyen hasedi, haset dileyen kibri, kibir dileyen teni, ten dileyen arzu ve ihtirasları, arzu ve ihtiras di-leyen nefsi, nefs dileyen İblis’i sever. Allah Teâlâ’yı sevmez.
Şimdi bu on iki nesnenin vekili de şeytandır.
Bu on iki kötü huy bir kenara atılıp sözü edilen o on iki iyi huy yerlerine geçmeyince Allah Teâlâ’dan yana kula yol yoktur. Çünkü bu on iki kötü huy, hem marifetin hem de imanın düşmanıdır.
Akıl emniyet güçlerinin, şeytan emniyet güçlerini yenmesi bunlarla bilinir.
Bunun delilini can sayarsak, can ruhani cünbüşü, yaşayışı sever. Ruhani cümbüş de hür olmanın delilidir.
Aziz arkadaşım!
Hak süphanehû ve Teâlâ şöyle buyurur:
Dört kişi dört şeye dayandı, her birisi dayandığı şeyin davasını güttü. Sonunda helâk oldu.
Önce, Allah’ın lanetlediği İblis ateşe dayandı, ona “dostum” dedi.
Yüce Tanrı katında güç bir iş yoktur. Dostu dosttan ayırmayayım, dedi. Sonunda İblis’i ateşe attı:
Andolsun ki, Allah İsrâiloğulları’nın, kesin sözünü, taahhüdünü almıştı.
İçlerinden on iki dinî lider görevlendirmiştik.
Allah onlara:
"- Ben sizlerle beraberim. Namazları âdâbına riayet ederek, aksatmadan kılarsanız, vicdanınızı, servetinizi, sosyal bünyenizi arındıran, berekete vesile olan zekâtı verirseniz, Rasullerime iman ederseniz, onlara yardımda bulunur-sanız, Allah'a karz-ı hasen olarak borç verirseniz, mâli mükellefiyetlerin dışında, Allah rızası için, Allah yolunda cihad edenlerin masraflarını karşılarsanız, Allah’ın kullarına güzel ödünç verirseniz, sizin kusurlarınızı silerim, bağışlarım. Sizi altlarından ırmaklar akan Cennet konaklarına koya-rım. Sizden kim bu taahhütten sonra inkârda ısrar ederse, doğru, dengeli bir yoldan uzaklaşır, dalâlete düşer." buyurdu. (Kur’an 5/12)
İkincisi Firavun Kıptiler’e dostum dedi. sonunda onları görürken boğuldu:
Size, denizi yardığımız günleri hatırlayın. Sizi kurtarmış, Firavun’u, kavmini, ordusunu boğmuştuk. Bunun sebeplerini düşünmeli, tahlil etmelisiniz. (Kur’an 2/50)
Üçüncüsü Karun malına güvendi, sonunda ma-lıyla yok edildi:
Nihayet, onu da, konağını, hazinelerini ve yurdunu da yerin dibine geçirdik. Artık Allah’ın dışında, kulları duru-mundakilerden, kendisine yardım edecek avanesi olmadığı gibi, o kendini savunup kurtarabilecek kimselerden de değildi. (Kur'an 28/81)
Dördüncüsü Muhammed Mustafa s.a. Allah Teâlâ'nın yakınlığına ve dostluğuna dayandı. Hak süp-hanehû ve Teâlâ dostu dosttan ayırmayayım dedi:
İnsanlardan bazıları, Allah'ı bırakıp, kulu durumun-dakileri, bile bile Allah'a eş tanrılar haline getirir de, onları Allah'ı sever gibi severler. İmân edenlerin Allah'a olan sev-gileri ise, onlarınkinden çok daha fazladır. Keşke zâlimler, inkâr ile, put sevgisiyle kendilerine haksızlık yapanlar, cezayı gördükleri zaman anlayacakları gibi, bütün kuvvetin Allah'a ait olduğunu ve Allah'ın azâbının şiddetini önceden anlayabilselerdi. (Kur'an 2/165)
Hak Teâlâ kerem ve lütfundan özet olarak buyurur ki:
"Ey sevgili kullarım, ben sizinim, siz benimsiniz, şük-reyleyin."
“Rabbinizin:
“- Eğer şükrederseniz elbette size ni-metimi artıracağım. Şâyet nankörlük eder-seniz, hiç şüphesiz azâbım çok şiddetlidir.” buyurarak herkesi uyardığını insanlara hatırlat.”(Kur'an 14/7)
Bir âyette de şöyle buyurdu:
Göklerdeki varlıklar ve imkânlar, yerdeki varlıklar ve imkânlar Allah’ındır, Allah’ın tasarrufundadır. Onun için, kötü icraat yapan idarecileri, bilinçli olarak kötülük edenleri, işlerini kötü yapanları, amellerine karşılık O cezalan-dırabilir. İyiliği, iyi niyetleri, dinin, ahlâkın ve kamu vicdanının emirlerini, devamlı davranışlarına, ilişkilerine, görevlerine, hayatlarına yansıtan, samimiyetle ibadet eden, aktif olarak iyiliğe, iyi uygulamaya, iyileştirmeye örnek olan, işlerinde mükemmellik, dürüstlük ve başarı için dikkat harcayan, hayırlı icraatlar, kalıcı hizmetler yapan müslüman idarecileri, askerî erkânı, inananları da, devlet nimetiyle, daha güzeliyle O mükâfatlandırabilir. (Kur'an 53/31)
Başka bir âyette de:
“- Ben ancak sizin gibi bir beşerim, insanım. Ne var ki, ilâhınızın, bana bir tek ilâh olduğu vahyolunuyor. Kim diriltilerek Rabbinin huzurunda hesaba çekilmeyi, mükâfat ve cezayı umuyorsa, hâlis niyet ve amaçlarla, İslâm esaslarını, İslâmî düzeni hayata geçirsin, iş barışı içinde bilinçli, planlı, mükemmel, meşrû, faydalı, verimli çalışarak nimetin-ürünün bollaşmasını sağlasın, yerinde, haklı çıkışlar yaparak, düzelmeye, iyiliğe, iyileştirmeye ön ayak olsun, cârî-kalıcı hayırlar-sâlih ameller işlesin. İlâhlığında, otoritesin-de, mülkünde, tasarruflarında Rabbine kulluk ve ibadette riya yaparak, ilâhlığında hiç kimseyi ortak etmesin.” de. (Kur'an 18/110)
İnsanın kendisini tanımasının gerekliliğini be-lirtmemin sebebi şudur: Bir insan, rahmanî ile şeyta-nî olanı ayırmayı bilmeyince, kendini de bilmez. Bir insan kendini bilmeyince Allah Teâlâ'yı da bilmez. Şimdi her kim bu sözlerin manasını anlamışsa, rah-manî ile şeytanîyi ayırmasını bilirse, o kişi kendisini de bilmiş olur. Bu kişi ne zaman kendini bilirse aşk gelir; o, kişiyi Hak'tan yana çağırır. Ne kadar talihi varsa o kadar ileri gider.
Her kim bu sözleri anlamadıysa, rahmanî ile şeytanîyi fark edemez, kendini de bilemez. Allah Teâlâ hazretlerinden yana yol bulamaz. Her zaman insan suretinde olduğu halde insanlık mertebesinde olmayanları görürsün ya, bunlar şüphe ve günahlarının, veballerinin bataklığı içinde boğulmuşlardır. Aynen şu hayvan sürüsü gibidirler.
Ama kerametleri ve tasarruf sahiplerinin olağanüstü hallerini de tasarruf sahibi veliler bilirler.
Yaptığınız yetmiş yıllık dedikodunun bir saatlik ibadet kadar hükmü yoktur.
Yetmiş yıllık ibadet de bir saat tefekküre denk gelir:
Peygamber s.a.:
- "Bir saatlik tefekkür yetmiş senelik ibadetten hayırlıdır." buyurur. (Kenzü’l-ummâl 3/5711)
Yetmiş yıllık tefekkür de bir saatlik münacata denk gelir.
Halkın, bu dedikodu yapma hastalığı şüphesinden kaynaklanır. Zâhid ibadetin ne olduğunu bilmeden amel etmektedir. Ârifin tefekkürü, Allah'ın eserlerinin farkına vardırarak amel etmesini sağlar. Âşık da doğrudan mevlaya münacat ile amel eder.
Fakat ikiyüzlülük ve açgözlülük insanı terk etmez. Şimdi er kişinin daima gönül şehrini arıtması ve hiç gafil olmaması gerekir.
Şimdi aziz arkadaşım!
Aklın üç dostu vardır ki, gidip ikiyüzlülükle, aç-gözlülüğü gönül şehrinden çıkarırlar.
Birinci dost sabır, ikincisi utanmak, üçüncüsü kanaattir.
Şimdi, Allah'ın lanetlediği şeytanın korktuğu bu üç nesnedir. Şeytanın yenilmesi de bu üç nesneyle olur. Bunlar akıl için gayet ulu suvaridirler.
İnsanların makamı üçtür.
Birincisi zâhidlerin, ikincisi âriflerin, üçüncüsü âşıkların makamıdır.
Fakat insanlıkla ilgisi olmayan kişileri insan yerine saymadık. Bir çokları her zaman şekilde insan ma-nada hayvandır. Bunlar, “Andolsun biz, hakkı ve hayrı anlamazlıktan gelen, akılları ve kalpleri; Allah’ın birliğinin, kudretinin, düzeninin delillerini görmezlikten gelen gözleri; Allah’ın kitabını, peygamberinin tebliğini, öğütlerini duymazlıktan gelen kulakları olan; özgürce seçme hakkına sahip cin ve insan neslinin hak dine itibar etmeyen çoğunu, sonuçta cehennemi boylayacaklarını bile bile yaratıp çoğalttık. İşte onlar hayvanlar gibidir, duyu organlarında insanlara mahsus mânâ ve anlayış bulunmaz. Belki hayvanlardan daha başıboş, daha şaşkın, daha başıbozuk, daha çok helâke maruzdurlar. Onlar, işte onlar tam manasıyla gaflet içindedirler.” (Kur’an 7/179) denilen hasetçilerdir ve kendilerini bilme-yenlerdir.
Zâhitler gece gündüz korkudan yanarlar.
Şimdi her kim ki kendini bilmez, yüce Tanrı'yı dahi bilmez. Bazıları birinden güzel bir haber duyarlar, "evet" derler. Bütün konuları ilme'l-yakin ile bilirler. Şimdi biri şeker yememiş olsa, "şeker" demekle ağzı tatlanmaz.
Fakat ârifler "ayne'l-yakin" içinde kendilerini bildiler.
"Kendi nefsini bilip öğrenen Rabbini hakkıyla bilir."
Şimdi söze devam edelim.
Âşıklar "hakke'l-yakin" içinde muratlarınca yüce Tanrı'yı bilirler. Canları muratlarına erer.
Anlaşılmışsa eğer, bu kadar sözün manası bütün dünyaya değer.
Çünkü "ilme'l-yakin", "ayne'l-yakin" ve "hakke'l-yakin"dir. Biri de şüpheyle bilmektir.
Şimdi dedikodu, iddia ve şüphe, kulluk ve ibadetle daim olan âbidlerindir. İbadet, korku, ümit ve "ilme'l-yakin" zâhitlerindir. Fakat tefekkür, sohbet, velâyet beklemek ve "ayne'l-yakin" âriflerin, münâ-cat, müşahede ve "hakke'l-yakin" âşıklarındır.
Hafızalardan silinmeyecek bir dervişlik, ezeli saadettir, ebedî devlettir ve sonsuz sıhhattir. Derviş-lik hırkası her kime nasip olursa rahat ve huzura erer. Vallahü a'lemü bi'ssevap (Allah doğrusunu bilir).
D o k u z u n c u B ö l ü m

BU BÖLÜM MARİFET MAKAMININ
TEVHİD ANLAYIŞINI AÇIKLAR

İlâhınız bir tek ilâhtır. Ondan başka ilâh yoktur. O sınırsız rahmeti ve engin merhameti ile hayat veren, yaşatan, koruyan, rahmetine, merhametine, lütfuna, mü-kâfatlarına ve hayırlara mazhar edendir. (Kur'an 2/163)
O ezeli hakim Allah, önce bize birliğini (bir olduğunu, tevhidi) bildirdi. Ondan sonra âlemlerin Rabbi kullarına kendi varlığını bildirdi:
Allah, gökleri ve yeri yaratan, gökten suyu indirip, onunla, rızık olarak size türlü meyvalar çıkaran, kurduğu düzeni, planı gereğince, denizde seyretmeleri için gemileri, filoları emrinize âmâde kılan; fay-dalanmanız için nehirleri emrine boyun eğdirendir. (Kur'an 14/32)
Allah, gökleri, yeri ve bunların arasındaki varlıkları ve imkânları altı günde, altı devirde yaratan, bir de Arş üzerinde, sınırsız kudret ve iktidar makamında, hükümranlığını kurandır. O’nun dışında, kulları durumundakilerden ne bir velî, ne bir koruyucu, ne bir dost, ne de bir şefaat ede-niniz vardır. Hâlâ düşünüp öğüt almayacak mısınız? (Kur'an 32/4)
Ondan sonra sıfatını bildirdi:
Siz de Allah'ın ortaya koyduğu tabiî renklere boyanın, insan yaratılışına uygun, İslâmî ilkeleri ve değerler manzumesini hayata geçirin. Allah'tan başka kim, insan fıtratına uygun en güzel boyayı, insan tabiatına en uygun değerleri ortaya koyabilir. Biz daima, yalnız O’nu ilâh tanı-yor, candan müslümanlar olarak O’na bağlanıyor, saygıyla O’na kulluk ve ibadet ediyoruz. (Kur'an 2/138)
Ondan sonra mülkünü, devletini, saltanatını bildirdi:
Göklerin ve yerin hâkimiyetinin ve mülkiyetinin Allah'a ait olduğunu bilmiyor musun? Sizin de Allah'ın dışında, kulu durumundakilerden ne emrinde olduğunuz bir otorite, ne koruyucunuz, ne de bir yardım edeniniz vardır. (Kur'an 2/107)
Ondan sonra heybetini bildirdi:
O kullarının üstünde her türlü tasarrufa, otoriteye sahiptir. O hikmet sahibi ve hükümrandır, gizli-açık her şeyden haberdardır. (Kur'an 6/18)
Ondan sonra azametini, büyüklüğünü bildirdi:
“O Allah'tır, Allah. Hak ilâh yalnızca O’dur. Ebedî hayat ile diri, ölümlü olmak-tan uzaktır. Varlık âlemini ayakta tutan ve düzenini elinde bulunduran O’dur. Onu ne gaflet basar ne de uyku. Göklerdeki varlıkların ve imkânların hepsi ve yerdeki varlıkların ve imkânların tamamı O’nun mül-kündedir, O’nun tasarrufundadır. O’nun yanında, O’na yardımcı olmak kimin had-dine? Yalnızca O’nun izniyle ilâhî planlamayı yürütenlere görev dağılımı yapılır. O kullarının yaptıklarını ve yapacaklarını, bildiklerini, bilgi ve idrakları dışında olanı, dünyalarını ve âhiretlerini bilir. Onlar ise, O’nun sün-neti, düzeninin yasaları içinde, iradesinin tecellisine uygun olan kadarının dışında, O’nun ilminden hiçbir şeyi kavrayamazlar. Onun hâkimiyeti, saltanatı, kudreti, otoritesi ve düzeni bütün gökleri ve yeri içine alır. Gökleri ve yeri bir bütünlük içinde tek elden tedbir ile idare etmek, gözetmek, korumak, taahhütlerini yerine getirmek Allah’ı yor-maz, Allah'a ağır da gelmez. O şanı yüce Allah pek yüce, pek büyüktür.” (Kuran 2/255)
Göklerdeki varlıklar ve imkânlar ve yerdeki varlıklar ve imkânlar tamamen O’na aittir, O’nun tasarrufundadır. Yüce ve büyük olan O’dur. (Kur'an 42/4)
Ondan sonra izzetini, hakimiyetini, üstünlüğünü bildirdi:
“Kim, şan ve şeref, kuvvet ve haysiyet istiyorsa, bilsin ki, şan ve şeref, güç ve kuvvet, kudret ve hâkimiyet yalnız Allah’ın mülkünde, tasarrufundadır. Kelime-i tayyibeler, dualar, istiğfarlar, haram yeme-miş ağızlardan çıkan sözler, ancak Allah’a ulaşır. Bunları da Allah’a, hâlis niyet ve amaçlarla, İslâm esaslarını, İslâmî düzeni hayata geçirme, iş barışı içinde bilinçli, planlı, mükemmel, meşrû, faydalı, verimli çalışarak nimetin-ürünün bollaşmasını sağlama, yerinde, haklı çıkışlar yaparak, dü-zelmeye, iyiliğe, iyileştirmeye ön ayak ol-ma, cârî-kalıcı hayırlar-sâlih ameller işleme ulaştırır. Sinsice, türlü türlü kötülükler icat edenlere, şeytanca entrika ve dolaplar çevirenlere, İslâm’ın yükselişini önleme, müslümanların ilerlemesinin önünü kesme planları ve riyakârlık yapanlara dehşetli bir azap vardır. Onların sinsi hileleri, tuzakları, planları da darmadağın edilir.” (Kur'an 35/10)
Ondan sonra celâlini, yüceliğini bildirdi:
Hayatın devamı ve işleyişi, yardımıyla gerçekleşen, muhtaç ve âciz olmayacak, saygıya lâyık görülecek kadar güçlü olan, fânî varlıklara hayat vererek lütuf ve ihsanına mazhar eden, zâtına lâyık olmayan şirkten münezzeh, kudret ve ihtişam sahibi Rabbinin adı yücelerden yücedir. (Kur'an 55/78)
Ondan sonra nimetini, ihsanın bildirdi:
“Allah’ın dini uğrunda,cihadın bütün icaplarını, sorumluluklarını yerine getirerek, samimiyetle, hayatlarınızı ortaya koyarak, konuşarak, yazarak, he-sapsız servet harcayarak cihad edin. O sizi seçti. Dinde, şeriatta, medenî kurallar arasında size ağır gelecek hükümler koymadı. Atanız İbrâhim’in dini, sünneti de böyleydi. Daha önce de, bu Kur’an’da da, bütün pey-gamberlerin ümmetlerine ve size İslâm’ı yaşayan müslümanlar adını verdi. Allah’ın, ilâhî hükümleri icraya, ülkeyi imara, dünya düzenini kurmaya, sağlamaya memur tek yetkili Rasûlü Kur’ân’ı bilen, size tebliğ eden, çözüm getiren güvenilir örnek önder, doğruları konuşan şahit olsun, siz de Kur’an’ı bilen bütün insanlara tebliğ eden, çözüm getiren güvenilir örnek önderler, doğruları konuşan şâhitler olasınız istedi. O halde, namazı âdâbına riayet ederek, aksatmadan kı-lın. Vicdanlarınızı, servetinizi, sosyal bün-yenizi arındıran, berekete vesile olan zekâ-tı verin. Allah’ın kitabına, emirlerine sımsıkı sarılarak himayesine sığının. O sizin mev-lânız, emrinde olduğunuz otorite ve koruyu-cunuzdur. O ne güzel mevlâ, ne güzel otorite ve koruyucu, ne güzel yardım edendir.”(Kur'an 22/78)
Ondan sonra hak edeni lâyıkıyla cezalandıracağını bildirdi:
“Önceki indirdiği kitaplar, insanların iyi-liği, kurtuluşu için bir hidayet rehberi idi. Şimdi de hakkı bâtıldan, helâli haramdan, imanı küfürden ayıran bilgileri içeren şeriatı, Kur’an’ı indirdi.
Allah’ın, Kur’ân’daki âyetlerini inkârda ısrar edenler, işte onlar için şiddetli bir azap vardır. Allah kudretli ve hükümrandır. Âyetlerini, Kur’ân’ını yalanlayanlara, Ra-sulüne muhalefet edenlere lâyık oldukları cezayı verir.”(Kur'an 3/4)
“Ey iman edenler, ihramlı iken av hay-vanı öldürmeyin.
İçinizden kim kasten av hayvanı öldürürse, yaptığı işin cezasını çekmesi için öldürdüğü hayvanın dengi bir hayvanı ceza olarak Kâbe'ye ulaştırıp kurban etmesi gerekir.
İçinizden iki âdil kişi bu denkliğe karar verir.
Yahut ceza olarak bir keffârettir, o nisbette fakir karnı doyurulur.
Yahut ona denk gelecek şekilde yaptı-ğının cezasını tatması için oruç tutmaktır.
Allah yasaklama âyetinden önce işlenen suçların cezalarını affetmiştir.
Kim bu suçu tekrar işlerse, Allah da ona lâyık olduğu cezayı verir. Allah kudretli ve hükümrandır. Emrine muhalefet edenlere ve âsilere hakettikleri cezayı verir.”(Kur'an 5/95)
Ondan sonra lütfunu bildirdi:
Yeyiniz, içiniz, işlediğiniz devamlı, bilinçli amellere karşılık afiyet olsun. (Kur'an 52/19)
Ondan sonra sevgisini bildirdi:
Onlara:
“- Siz Allah’ın affına mazhariyet istiyor, Allah’ı sevi-yorsanız bana tâbi olun, benim sünnetime uyun, uygulayın ki, Allah da sizi sevsin, günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağışlayıcı, engin merhamet sahibidir.” de. (Kur'an 3/31)
Ondan sonra yardımını bildirdi:
Andolsun, biz senden önce, sayısız Rasulleri özgürce sorumluluklarını yerine getirmek üzere görevli olarak kavimlerine gönderdik. Onlara açık deliller getirdiler. Peygamberlere planlı şekilde cephe alarak, müslümanlığı, müslüman nesilleri yozlaştırma, yok etme suçu işleyen güç ve iktidar sahiplerini kendilerinden sonrakilere gözdağı ve ibret olacak şekilde cezalandırdık. Mü’minlere yardım etmek de bizim üzerimize düşen bir görevdir, bir sorumluluktur. (Kur'an 30/47)
Ondan sonra taksimini bildirdi:
Rabbinin rahmetini onlar mı, taksim ediyorlar? Dünya hayatında onların maîşetlerini, rızıklarını ve servetlerini aralarında taksim eden biziz.
Allah’ın koyduğu kurallara, insan haklarına riayet ederek birbirlerine işlerini gördürsünler, istihdam etsinler diye, onların bir kısmını maddî-manevî bakımlardan diğerlerinden derece derece üstün kılan da biziz. Rabbinin rahmeti ve merhameti ile muamelesine mazhar olmak, onların kazanıp biriktirdikleri servetten daha hayırlıdır. (Kur'an 43/32)
Ondan sonra tek dayanak olduğunu bildirdi:
Ona, ummadığı ve hesap edemediği yerlerden rızık ve servet verir. Allah’a dayanıp güvenene, işlerini Allah’a havale edene Allah kâfidir. Allah planını, hükmünü kesinlikle icra ederek hedefine ulaştırır. Allah her şey için bir plan, bir vade, bir ölçü belirlemiştir. (Kur'an 65/3)
Ondan sonra rahmetini bildirdi:
O sizi inkâr ve isyan karanlıklarından iman ve itaat aydınlığına, nura çıkarmak için, melekleriyle üzerinize nimetini, rahmetini, bereketini indirendir. Allah mü’-minlere engin merhametiyle muamele yapmaktadır. (Kur'an 33/43)
Ondan sonra hikmetini ve hikmetinin içinde hayrının çok olduğunu bildirdi:
Allah ilmi, Kur'ân’ın ifadesine vukufu, meseleleri anlamayı, isabetli kararı ve çözümü, olayları değerlendirme kabiliyetini, sağlıklı ve ahlâklı yaşama bilgisini, sünnetine, düzeninin yasalarına uygun olarak, iradesinin tecellisine tâbi, akıllı ve sorumlu kimselere verir. Kendilerine ilim ve hikmet, Kur’an verilenler, dünya ve âhiret mutluluğuna kavuşanlardır. Kur’an hükümleri ve vahy ile gelen ilkelerden, yalnızca akıl ve vicdan sahipleri düşünüp ibret alırlar. (Kur'an 2/269)
Ondan sonra kullarına ilim öğretilmesini bildirdi:
Üzerinizdeki nimetimizi tamamlamak için, kendi içinizden, size âyetlerimizi okuyan, içinizi dışınızı temizleyip sizi, vicdanınızı arındıran, size okuma-yazmayı, kitabına, Kur’ân'a vukufu, ilmi, hikmeti, sağlıklı ve ahlâklı yaşama bilgisini, sünnetini öğreten, size akılla ve düşünerek bilemeyeceğiniz şeyleri gösteren, özgürce sorumluluklarını yerine getirmek üzere bir rasül, bir peygamber gönderdik. (Kur'an 2/151)
Peygamber aleyhisselam buyuruyor ki:
"Dini ilimler üçtür: Birincisi, muhkem âyetler, ikincisi kesin farzlar, üçüncüsü yaşayan sünnettir. Şimdi kim bu üç ilmi bilirse o kimse gayet ulu kişidir." (Hadis)
Ondan sonra Hak Teâlâ hayale gelmez, hesaba sığmaz türlü nesneler bildirdi.
O âlemlerin Rabbi Tanrı, zerreyi bile Kur'an'da bildirdi:
"Yeniden dirilişi inkârda ısrar edenler, küfre sap-lananlar:
“- Bize, kıyametin kopacağı an gelmeyecek.” dediler.
“- Evet, duyu ve bilgi alanı ötesini, gaybı bilen Rabbin hakkı için kıyametin kopacağı an mutlaka size de gelecek. Göklerde ve yerde, zerre kadar bir şey O’nun ilminden kaç-maz, O’na gizli kalmaz. Bundan daha küçük ve daha büyüğü de, şüphesiz doğruları, hakkı ortaya koyan kâinatın kayıt sicilinde, kanunlar ve ilkeler kitabında, bilgi işlem merkezinde Levh-i Mahfuz’dadır.” de." (Kur'an 34/3)
Şimdi O her ne bildirdiyse, hepsine inanıp, şük-redip minnet duymak gerek. Sonra insanın kendisini de bilmesi gerek.
Her kim kendini bilse Tanrı'yı da bilir. Nitekim Peygamber a.s. buyurdu:
"Kendi nefsini bilip öğrenen Rabbini hakkıyla bilir.." (Hadis)
Şöyle anlamak gerek:
"Kim kendisinin fani olduğunu bilirse Rabbinin baki olduğunu anlar. Allah’ın istediği manada kendini bilir. Bilmek, birinin biri hakkında "falandır ve filanın oğludur, filan yerdedir" diye bilgi sahibi olması demek değildir.
İlimle araştırmalı, izlemeli, gözlemeli ve arştan yerin altına kadar her ne varsa kendinde bulmalıdır.
Şimdi gökle yer arasında bir çok nesne var. Fakat insandan ulusu yok. Bütün yaratılmış nesnelerin en üstünde arş var. Arşta on sekiz bin kandil asılıdır. Herhangi bir kandilin genişliği, büyüklüğü, bu dünyadan yetmiş kat fazladır. Onlar yüce Tanrı'nın hazineleridir ve on sekiz bin âlemdir.
Ama hepsinin üstündeki arştır. İnsan vücudunda da en üstteki baştır. Can hazineleri de baştadır. Böylece akıl, ilham, anlayış, sevişmek, sevgiliye âşık olmak ve marifet de hazinelerdir ve başta asılıdır. Marifet, yalnız bin arş gibidir. Başta asılı duranların her birisi de sahip olduğumuz bütün servetten üstündür.
Baş, arşa benzer. Dünyada da gök ve yer var. Şimdi insanın omurgası göğe, bacakları yere benzer. Başı omurga, omurgayı da bacaklar taşır. Arşı gök, göğü de yer taşır. Gökten ne yağarsa yer onu kabul eder.
Akıl aya, marifet güneşe, ilim de yıldıza benzer.
Dünyada güneş doğar ve uyandırır. Fakat ma-rifet hangi gönülde doğarsa, o gönül uyanır, başkası uyanmaz. Marifeti, Âdem ile ilgili konuları anlatırken açıklayacağız inşaallah.
Yedi kat gök var, ten de yedi kattır. İlki deri, sonra et, kan, damar, sinir, kemik ve iliktir. İşte bunlar yedi kat göğe benzer.
Dünyada bulut ve yağmur var. Kaygı buluta, göz-yaşı yağmura benzer.
Dünyada dağlar da var. İnsanda da kemik başları, dağlara benzer.
Dünyada her şeyi içine çeken, boğan yedi de deniz var. Tende de her şeyi içine çeken ve boğan yedi deniz var:
Birincisi gözdür, görerek içine alır.
İkincisi dildir, söyleyerek içine alır.
Üçüncüsü kulaktır, işiterek içine alır.
Dördüncüsü boğazdır, eriterek içine alır.
Beşincisi karındır, acıkarak içine alır.
Altıncısı ağrı, sızıdır, ölümle neticelenerek içine alır.
Yedincisi sevdadır, delirterek içine alır.
Dünyada ırmaklar da var, gözyaşı ırmaklara benzer.
Dünyada köyler de var, tenler köylere benzer.
Dünyada ağaçlar da var, parmaklar ağaçlara benzer. Dünyada otlar ve çalılar da var, kıllar otlara, kollar çalılara benzer.
Dünyada dört türlü de su var:
Birincisi saf su; ikincisi acı su; üçüncüsü ya-pışkan su; dördüncüsü pis kokulu sudur. Tende de dört türlü su var:
Birincisi ağız suyu tatlıdır. İkincisi göz suyu, acıdır. Üçüncüsü burun suyu, yapışkandır. Dördüncüsü kulak suyu, pistir.
Dünyada dört türlü de ateş var:
Birincisi taş ateşi:
"Bunu yapamazsanız, ki asla yapamayacaksınız, o takdirde, Allah'a sığınıp emirlerine yapışarak, günahlardan arınıp, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten korunun. Bu ateş, kolektif şuurlarındaki Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk taahhütlerini örtbas ederek inkâr edenler için hazırlanmıştır." (Kur'an 2/24)
İkincisi ağaç ateşi:
“ O, sizin faydalanmanız için, şu yakmakta oldu-ğunuz ateşi yeşil ağaçtan meydana getirendir..” (Kur'an 36/ 80)
Üçüncüsü yıldırım ateşi:
"Yahut münâfıklar, karanlıklar içinde, gök gürültüleri çıkararak, şimşekler çaktı-rarak yağan yağmura tutulanlar gibi, şüphe, nifak ve inkâr karanlıkları içinde, tehditler ve müjdelerle dolu Kur’an âyetlerini getiren vahiy sağanağı ile karşılaşanlardır. Ölümden çekinerek gök gürlemeleri yüzünden parmaklarıyla kulaklarını tıkayan kimseler gibi, tehdit âyetlerini duymamak için kulaklarını tıkarlar. Halbuki Allah, kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar edenleri, kâfirleri ilmiyle ve kudretiyle her taraftan abluka altına almıştır." (Kur'an 2/19)
Dördüncüsü Cehennem ateşi:
"Kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar eden kâfirler için hazırlanan ateşten, Allah’a sığınıp, emirlerine yapışarak, günahlardan arı-narak korunun." (Kur'an 3/131)
İnsanda da dört türlü ateş vardır. Birincisi ziyafete gitme ateşi, ikincisi şehvet ateşi, üçüncüsü soğukluk isteme ateşi, dördüncüsü aşk ateşidir.
Dünyada dört türlü de yel vardır. Birincisi batı, ikincisi, sabâ, üçüncüsü kıble, dördüncüsü yıldız. Tende de dört türlü yel var:
Birinci yelin adı cazibedir, insanın yediğini mi-desine sürer. İkinci yel hâzimedir, insanın yediğini midede bekletir. Üçüncü yel taksim edici yeldir, yenen yemekdeki gıdaları damarlara dağıtır. Dördüncü yel, giderici, savurucu yeldir, yenen şeylerin pasosu-nu dışarı atar.
Dünyada dört türlü de mevsim vardır.
Birincisi ilkbahar, ikincisi yaz, üçüncüsü son-bahar, dördüncüsü kıştır. Şimdi gençlik ilkbahar, ya-za; orta yaşlılık güze; yaşlılık da kışa benzer.
Dünyada iki deniz vardır, biri tatlı, biri acıdır. İkisi de bir yerdedir, fakat birbirine karışmazlar.
" İki denizi salıverdi. Birbirlerine kavu-şuyorlar.
Aralarında farklı yoğunluktan kaynaklanan yüzey gerilimi sebebiyle dikey bir su tabakası engeli var. Birbirlerine geçip karışmıyorlar." (Kur'an 55/19-20)
Gözyaşı acı, gözbebeği suyu tatlıdır. Bunlardan ikisi de bir aradadır, fakat birbirlerine karışmazlar. Çünkü gözün aslı yağdır; tuza muhtaçtır. Göz bebeği suyu tatlıdır. Eğer gözyaşı acı olmasaydı, göz kokar; gözbebeği suyu tatlı olmasaydı göz görmez olurdu.
Dünyada artmak da var, eksilmek de. Vücutta da kuvvet var; kiminde artar, kiminde eksilir.
Dünyada mezarlık var. Mezarlık insanda da var. Şimdi burun delikleri mezarlığa benzer. Fakat burun iki deliklidir. Bir deliği dimağa, bir deliği boğaza gider. Mezar da iki deliklidir. Biri cennete, biri cehenneme gider.
Nitekim Resul hazretleri buyurur:
"Mezar ya cennet bahçelerinden bir bahçe, yahut da cehennem çukurlarından bir çukurdur." (Tirmizî, “Kıyâme” 26)
Şimdi devletli, güç, kuvvet ve iktidar sahibi kişi odur ki, canını gönlünü uyanık tuta, gaflete düşmeye, davranışlarını kontrol altında tuta.
Dünyada mümin ve kâfir de var. İnsanda ilham mümine; vesvese kâfire benzer.
Dünyada düşman ve savaş da var. Nefis düşman; nefsin arzusuna uymama, savaşa benzer.
Dünyada yahudi, hıristiyan ile haça tapmak, onun peşinden gitmek, sözünden dönmek isteyenler var. Günah işlemekte ısrar etmek Yahudiye; şeriata uymamak Hristiyana, Hak'tan dönmek haça tap-maya, açgözlülük sözünden dönmeye, öfkelenmek aslana, soğuk yaratılışlık domuza, şehvet yılkıya, si-nirlenmek yılana, lanetlemek file, cemaattan bir şey kapıp kaçmak kurda, hoyrat yaşayanlar ayıya, minnet bilmemek hiçbir şey bilmeyen cahile benzer.
Hazreti Peygamber bir hadisinde şöyle buyuru-yor:
"Her şey bir değer ifade eder. Fakat cahilin hiçbir değeri yoktur.” (Hadis)
Dünyada zalimler, Hak yolda olan mutedil kimseler, hayırlarda öne geçenler var:
"Sonra kitabı, Kur’ân’ı kullarımız arasından seçtik-lerimize, Muhammed ümmetine, âlimlerine, imamlarına, mürşitlerine, miras olarak devrettik. Kullarımız arasından kendilerine yazık edenler, günaha girerek âsi olanlar var. Onların içinde, orta yolu, maksada ulaştıran hak yolu tutanlar da var. Yine onların arasında, Allah’ın izniyle dünya ve âhiret için en hayırlı olan da, Kur’an öğretiminde, Kur’an ilkeleriyle yaşamada, uygulamada, Allah’ın emirlerini yerine getirmede öne geçenler var. İşte bu büyük bir lütuftur." (Kur'an 35/32)
Nefis zalim, can orta yolu tutan, gönül de hayır-larda ilerde olandır.
Dünyada kimi adaletli, kimi zâlim ve birbiriyle kavga eden beyler var. Vücutta da bir akıl, ve bir ar-zu ve ihtiras var. Aklın da, arzu ve ihtirasın da elli beş askeri var. Fakat akıl askeri doğru, dürüst ve kötülükten uzaktır. İyiliği emreder, meşru örf ile kamu düzeni sağlar. Kötülüğü önleyerek kamu güvenliğini temin eder. Aklın emniyet görevlisi ilhamdır. Arzu ve ihtirasın emniyet görevlisi ise vesvesedir. Bu ikisi her gün savaşırlar.
Ne zaman ki akıl askeri arzu ve ihtiras askerini yenerse, o ten ve can yaradan katında aziz olur:
"İnsanoğlunun içinde bir et parçası var ki, o et parçası düzelirse, bütün bünye düzelir. O et parçası bozulursa, bütün bünye bozulur. O kalptir" (Buhari, “İman” 39; Müsned-i Ahmed b. Hanbel 4/270)
Ne zaman ki -Allah göstermesin- arzu ve ihtiras askeri akıl askerini yenerse, o ten ve o can yaradan katında hor olur:
"Kraliçe:
“- Krallar, bir memlekete girdiler mi, memleketi perişan ederler. Halkının ulularını hakir hale getirirler. Herhalde onlar da, böyle davranacaklar.” dedi.” (Kur'an 27/34)
Dünyada başında tacı, boynunda gerdanlığı üstünde hil’atı, fermanları olan, halkları bulunan hakan-lar, sultanlar var.
Şimdi tevhid, tac; ibadet gerdanlık; Müslüman-lık hil’at; ferman iman; taht marifet; memleket ihsan; halkın bağlı olduğu güç İslam'dır.
" Allah katında, Allah’tan gelen, tek ilâhî din, şeriat, düzen, medenî kurallar İslâm’dır. Kendilerine verilen kutsal kitapların hükmünce sorumlu tutulanlar, kavimlerine gelen doğru bilgilerden sonra, liderliği ve hakimiyeti hep kendi uhdelerinde tutma hırsları, hasetleri, haksızlıkları, şer’î kurallara karşı çıkmaları ve bozgunculukları sebebiyle ayrı baş çekerek ihtilâf çıkardılar. Allah’ın âyetlerini, Kur’ân’ını, birliğini gös-teren delilleri inkâr edenler, küfre giren ehl-i kitap bilmelidir ki, Allah çok çabuk hesaba çeker." (Kur'an 3/19)
Ârifler İslâm tabiiyyeti uyruğu içinde, hayırlı icraatlar, kalıcı hizmetler yapılan ülkelerde, fermanı iman, tahtı marifet olan yerlerde otururlar. Yüce Tanrı’ya münacât ederler, yalvarırlar, yakarırlar.

Garip Hikaye:
Bir gün Tanrı'nın aslanı Ali k.v.’ye yakın çevresinden Di’bi’l-Yemânî isimli bir kişi:
- Ey mü’minlerin emiri! Rabbini görüyor musun? diye sordu. O da:
- Görmediğime kulluk mu ederim, karşılığını verdi.
- Nasıl görüyorsun O’nu? sorusuna karşılık şöyle söyledi:
- O’nu gözler apaçık görüşle göremez. Fakat gönüller iman gerçekleriyle görür. O her şeye yakındır. Fakat onlarla birleşerek değil. Her şeyden ayrıdır, fakat onlara zıt olarak değil. Söyler, fakat düşünerek, dille, damakla değil. İrade eder, kasıtla, azimle değil. Eşyayı yaratandır, âletle değil. Latiftir, gizlilikle sıfatlandırılamaz. Büyüktür, irilikle vasıflandırılamaz. Görür, duygularla tavsife imkan yoktur. Yüzler O’nun ululuğuna karşı eğilmiştir, alçalmıştır. Gönül-ler O’nun korkusuyla dolmuştur, titrer durur.” (Nehcü’l-belâga, 47).
O halde müminlerin Hak süphânehû ve Teâlâ hazretlerini her yerde hazır bilmeleri ve görmeleri vaciptir.
"Dikkat edin, onlar, diriltilerek, Rablerinin huzurunda hesaba çekilerek, mükâfatlandırılma ve cezalandırılma konusunda şüphe içindeler. Bilesiniz ki, O her şeyi ilmiyle, kudretiyle kuşatmıştır." (Kur'an 41/54)
Cennet ve içinde ırmaklar var:
" Allah’a sığınanlara, emirlerine yapı-şanlara, günahlardan arınıp, azaptan ko-runanlara, kulluk ve sorumluluk şuuruyla, haklarına ve özgürlüklerine sahip çıkarak şahsiyetli davranan, dinî ve sosyal görevlerinin bilincinde olan mü’minlere va’dedilen cennetin benzeri, içinde tadı, rengi, kokusu bozulmayan temiz su ırmaklarının, tadı değişmeyen süt ırmaklarının, içenler için lezze-tine doyum olmayan üzüm suyu ırmaklarının ve süzme bal ırmaklarının bulunduğu cennet misâlidir. Orada, onlar için bütün meyvalardan meyva suyu ırmakları ve Rablerinden bağışlanma da vardır. Bunlar, ateşte ebedî kalan, kaynar su içen, bağır-saklarını paramparça eden kimseler gibi mi olur?" (Kur'an 47/15)
Vücutta bulunan süt, kan, safra ve balgam da pınarlara benzer
Gönül de cennete benzer.
Yahya ibni Mu'az şöyle der:
“Benim gönlüm, dünya ve âhiretten değerlidir. Çünkü dünya, mihnet ve nimet evidir. Ama benim gönlüm marifet, kendini ve Rabbini tanıma evidir. Marifet dünya ve âhiretten üstündür.”
Dünyada görülmeyen şeyler var: Cennet, cehennem, arş, kürsü,levh-i kalem, melekler, öküz ve balık burçlarının adları söylenir, fakat kendileri görülmez.
Vücutta bulunan şu akıl, idrak, ilham, hidayet, fi-kir, şüphe gibi kavramlar da görülmez.
Dünyada başı gökte, dibi yerde ağaçlar var. Marifet de ağaç gibidir. Dibi müminlerin gönlünde, başı gökten yukarıdadır:
"Görmüyor musun? Allah nasıl bir misal verdi. Güzel, doğru bir söz, kökü, saçakları yerde tutunmuş, dalları gökte olan bir ağaç gibidir." (Kur'an 14/24)
Şimdi aziz kardeşim!
Marifet ağacının başı tevhid, gövdesi iman, yaprakları İslâm, dibi Allah'a yakınlık, kökü tevekkül, budakları insanları kötülüklerden alıkoymak, suyu korku, ve ümit, meyvası ilim, yeri (toprağı) müminin gönlüdür. Başı arştan da yukarıdadır.
O marifet ağacının beş budağı vardır.
Birincisi şevk, ikincisi sevgi, üçüncüsü ilgi, iti-na, dördüncüsü irade, beşincisi ise Allah'a yakınlık budağıdır.
Cennette tuba ağacı vardır ki dalları müminlerin köşklerinin penceresinden içeri girer.
Vücuttaki iman nuru da böyledir. Bütün damar-lara girmeye devam eder.
Cennette yemek içmek de var, ama küçük ve büyük abdest yapmak yok. Bunun gibi anne rah-minde çocuk da yer içer, ama idrarı rahim içi fonksiyonlarla temizlenir.
Dünyada kimi fıkıh, feraiz, miras ilimini, kimi tefsir, hadis ilmini, kimi dil ilmini, kimi Arapça ve Farsça'yı, kimi hakikat ilmini, kim belagat ilmini, edebiyatı, kimi geometriyi, kimi astronomiyi bilen âlimler var.
Şimdi söze devam edelim.
İnsanda ise ağız, tatlı ve acıyı, kulak işitmeyi, dil söylemeyi, burun koklamayı, el tutmayı, ayak yürü-meyi, gönül hoşluk ve üzüntüyü bilir ve gönül ne karar verirse dil onu söyler.
Şimdi aziz dostum!
Gönül bir şehre; ten hisara; göğüs içi kalabalık pazara; yürek, bağır, ciğer dalak dükkanlara; doğruluk, samimiyet, tasdik ve kabul, isbat, idrak, irade, dileme, nefsi terbiye, şevk, sevgi, korku, ümit, sağlam bilgi, tevekkül, kumaş ve mallara; iman cevhere; akıl mescide; marifet ışığa benzer. Mescidin ışığı duvarları aydınlatır. Marifet ışığı güneşe benzer, arştan ferşe kadar her yeri aydınlatır.
Dünyada sermaye, kâr ve zarar da var. İman sermayeye, Tanrı'nın emirlerini tutmak kâra, imansız kalmak sermayesiz kalmaya benzer.
Gözler teraziye benzer. Gözler iki türlüdür. Birisi zâhirî, birisi bâtınîdir. Buna göre mutluluk bâtın-dan kalp gözünden bakan içindir. Bâtından bakanla-rın terazisi ağır, zahirden bakanların terazisi hafif olur.
"Hayırlı amellerinin sevaplarının kefeleri ağır ba-sanlar, onlar, işte onlar kurtuluşa ebedî nimetlerle mutluluğa erenlerdir.
Ölçüye tartıya konacak değerdeki amellerinin, sevaplarının kefeleri hafif olanlar, işte onlar da kendilerini ve birbirlerini hüsrana uğratanlardır. Cehennem’de ebedî kalırlar." (Kur'an 23/102-103)
Dünyada Beytü'l-mamur, Kâbe de var. Fakat gönül ikisinden de kıymetlidir. Çünkü Beytü'l-mamur göktedir. Gözde melekler tavaf ederler. Ama gönül kâinatın hakimi Tanrı'nın nazargâhıdır.
Gönül kuşa benzer. Kuş uçarken kimi yerde yolunu şaşırır, fakat gönül yolunu şaşırmaz. Çünkü gönül ile yüce Tanrı arasında perde yoktur.
Nitekim Abdullah ibni Abbas şöyle der:
Muhammed Mustafa s.a.'dan işittim ki, Allah ile bütün nesneler arasında perde vardır. Fakat gönül ile yüce Tanrı arasında perde yoktur..
Müminin gönlü Kâbe'ye benzer. Kâbe'ye niyetle yola çıkan yürüyerek gider. İman nuruyla gönülleri tutuşanlar yüzünü yere sürerek gitmesi gerek. Onun için âşıklar yüzlerini yere sürerler.
Kâbe'ye gidene kılavuz gerekir. Kur'an kılavuz-dur, yoldaş olarak bir hacı adayı yeter ama, gönüle yüce Tanrı yoldaştır.
Kâbe'de ihram giyerler. Hakkı bâtıldan ayırmak ihram giymeye benzer. Yoldan taşları temizlemek de Kâbe'de Batn-ı Urane'de taş atmaya benzer. Nefsin arzularını yok etmek, Kâbe’de kurban kesmeye benzer. Geçmiş ömür Safa'ya, kalan ömür Merve'ye benzer. Geçmiş günahlar için tevbe etmek, kalan ömrü Hak Teâlâ'nın kulluğunda geçirmek, Safa ile Merve arasında yürümeye; her zaman tevbe istiğfar ile yürümek de Kâbe'yi tavafa benzer. Tevazu ile huzur ile yürümek Arafat'a varmaya benzer.
Kâbe'ye giden dört yerde tavaf eder. Bunlardan ilki Hacerü'l-esved; ikincisi Makam-ı mültezem; üçüncüsü Kâbe'nin kapısı; dördüncüsü Rükn-ü Yemani'dir.
Gönülde de dört yerde nurani, manevi tavaf vardır. İlki sağda korku nuru tavafı, ikincisi solda ümit nuru tavafı, üçüncüsü önde aşk nuru tavafı, dördüncüsü arkada şevk nuru tavafıdır.
Kâbe’ye varanın ihramı gibi müminlerin de ihramı vardır. Bunlar vücutları, âileleri, malları ve hısım-larıdır.
Gönlün varlığı bilinir fakat niteliğini bilmekte âlemler insanlar ve cinler âciz kalır. Gönlün Arap dilinde yedi adı varıdr. Kalp, canan, ruh, bâl, haled, zamir ve fuad. Herhangi bir adının da yetmiş iki manası vardır. Herhangi bir manasnı bilmede bütün âlimler âciz kalır.
Şimdi aziz dostum!
Yüce Tanrı'nın da niteliğini bilmekte âlemler, insanlar ve cinler âcizdir. Hak Teâlâ'nın Kur'an'da doksan dokuz ismi vardır. Hemen bütün isimlerini "ilme'l-yakin" ile bilirler. Binbir ismi var derler. Fakat niteliğini bilmekte bütün âlemler, insanlar ve cinler âciz kalır.
Vücutta da yüce Tanrı'nın birliğine işaret eden beş nesne var:
Birinci delil Cebrail'in geldiğine;
İkinci delil Muhammed'in peygamber olduğuna;
Üçüncü delil Muhammed'in faziletine;
Dördüncü delil Yaratılmış nesnelerin tekrar ölüp dirileceğine;
Beşinci delil yüce Tanrı'nın varlığına, sonra Hak süphanehu ve Teâlâ'nın insanı yoktan var eylediğine dairdir.
Her kişinin iki elçisi vardır. Biri zâhir, bir bâtın. Zâhir dil, bâtın gönüldür. Dil Muhammed s.a.'e, gönül Cebrail'e benzer.
Muhammed a.s.'ın faziletinden bahsetmiştik. İnsanın yaratılış şekli bile Muhammed adının harfleri üzeredir.
Gerçekten de insanın başı mim gibi, iki eli hâ, karın mim, iki ayağı da dal gibidir.
Namazın da eda emri Ahmed adının harfleri üzeredir.
Elif kıyama, hâ rükuya, mim secdeye, dal tahiy-yata benzer.
“Haydi, akşama ulaştığınızda, akşam ve yatsı vaktinde, sabaha kavuştuğunuzda Allah’ı tesbih edin, namaz kılın.
Gündüzün sonuna doğru, ikindi vaktinde, öğle vaktine eriştiğinizde, göklerde ve yerde yalnız ona hamdolsun.” (Kur'an 30/17-18)
İnsanda çocukluk çağı, sabah namazına, ergenlik çağı öğle namazına, yiğitlik delikanlılık çağı ikindi na-mazına, orta yaşlılık çağı akşam namazına, yaşlılık çağı da yatsı namazına benzer.
Yatıp uyumak ölüme, uyanmak ölüp de tekrar dirilmeye benzer.
Muhammad a.s. baş parmak, Ebu Bekir r.a. şehadet parmağı, Ömer r.a. orta parmak, Osman r. a. taharet parmağı, Ali k.v. serçe parmak gibidir.
Rızkı veren Allah olunca, insan beş parmaksız da yaşar. Yüce Tanrı bir kimseyi sevgilisi ve dostu kabul edince peygamberlik de verir. Allah sebebini halkedip yardım edince, müminler amelsiz de huzuru ilahiye kabul olunurlar.
Şimdi aziz dostum!
Biliniz ki, Allah Teâlâ dünyada her ne yaratmışsa, hepsi insanoğlunda vardır. Belki de daha fazlası vardır. Çünkü sayıya hesaba sığmayacak kadar gö-nülde sır vardır. Anlaşılamaz, anlatılamaz...
Yüce Allah'ın zahiri ve bâtını vardır. Zahiri bu dünya, bâtını öteki dünya. Fakat bu dünya sonunda harap olacaktır.
"Yerin başka bir yer, göklerin de başka gökler haline getirileceği, insanların, kabirlerinden fırlayarak mahşere, bir ve gücüne karşı konulmaz olan Allah’ın huzuruna çıkacakları gün ne dehşetli bir gündür." (Kur-an 14/48)
Varlık alemi de sonunda harap olacaktır:
"Her canlı, her nefis ölümü tadacaktır. Sonunda bizim huzurumuza getirilerek hesaba çekileceksiniz." (Kur'an 29/57)
Bu âyetin manası anlayabilen için ibrettir.
Tanrı gökleri bu büyüklüğüne rağmen direksiz durdurdu ve yıldızlarla bezeyip süsledi. Yine gökleri hava ile, havayı kuşlar ile, dağları geyikler ile, tenleri zaaf ile, canları sevgi ile, insanları birbirine bağla-makla yüzü göz ile, elleri avuçları ile, ayakları topuk-ları ile, zahiri batın ile, cenneti nimet ile, cehennemi zakkum ile, dünyayı mihnet ile, âhireti beylik ile, Allah kendini kulları ile, siz kulları yüce Tanrı ile bezedi ve süsledi.
Ulu ve yüce olan Tanrı, güzel kulunu kendi rahmeti ile yad edip buyurur ki: Ey kullarım gözünüzü açın, görün, işitin.
Zevali olmayan ezeli Tanrı özet olarak şöyle bu-yurur:
“Ey ibret alan kullarım! Eğer beni dilerseniz ye-re bakarak nakışlı yaygımı, döşememi; göğe bakarak süslediğim gökleri; meleklere bakarak sırrımı; dağlara bakarak büyüklüğümü, denizlere bakarak ambarı-mı, kıyamete bakarak heybetimi, cennete bakarak ni-metimi, büyüklüğüme bakarak güçlülüğümü, Kur’an'a bakarak emirlerimi, kullarıma bakarak nasıl ya-rattığımı, göklerdeki delillere bakarak şanımı, evliyalara bakarak hazinelerimi görün.”
"Andolsun ki, biz Âdemoğulları’nı asâletli, şerefli ve saygıya lâyık kıldık, ikrama lâyık gördük. Karada ve denizde onlara ulaşım imkânları sağladık. Onlara helâlinden ve temizinden rızık ve servetler verdik. Lütufta bulunarak onları yarattığımız birçok varlıklardan gerçekten üstün kıl-dık." (Kur'an 17/70)
Sizleri sevdiğim için bunca üstünlükler vererek şerefli hale getirdim, buyuruyor.
Şimdi ey aziz dostlar!
Yüce Tanrı, dünyada her ne yaratmışsa sizlere verdi. Kendini dahi sizlere verdi.
Şimdi gökler sizin örtünüz, yerler sizin döşeği-niz, ay ve güneş sizin kandiliniz, meyveler sizin ni-metleriniz, otlar süsünüz, ağaçlar mobilyanız, yılkı-lar bineğiniz, melekler korumalarınız, hizmetkârları-nız, cennet makamınız, huriler eşleriniz, Rıdvan kapı-cınız, kiramen kâtibin halkın gönlünden geçirdiği hu-suslara sizi vakıf edeniniz, Kâbe kıbleniz, Kur'an inanç kaynağınız, Malik zindancınız, Muhammed Mustafa şefaatcınız, Âdem atanız, Havva ananız, bayram günü güvenciniz, birbirinize bağlılığınız, Cu-ma günü şifanızdır. Sizler birbirinizle kardeşlersiniz. Siz kullar benimsiniz, ben affı çok seven Mevlâ sizi-nim. Bunca çeşit nesneleri sizin için yarattım. Arştan yerin altına kadar her ne varsa sizlere bildirdim:
"Âyetlerimizi, Kur'ân’ımızı, kudretimizin ve birliği-mizin delillerini, maddî manevî fetihler gerçekleştirerek dünyanın her yerinde, bütün ülkelerde ve kendi içlerinde, vicdanlarında Mescid-i Haram'da onlara, inanmayanlara göstereceğiz. Kur'ân'ın gerekçeli, hikmete dayalı, toplumda hakça düzeni gerçekleştirecek hak bir kitap olduğu onlara açıklanıncaya kadar fethe devam edeceğiz. Rabbinin her şeye şâhit olması yetmez mi?" (Kur'an 41/53)
Ne zaman beni isterseniz, kendinizde arayın, bu-lursunuz.
Çünkü ben size vücudunuz içinde canınızdan daha yakınımdır. Gözünüzün gördüğünden dilinizin söylediğinden, kulağınızın işittiğinden, daha yakınım-dır. Elinizin tutmasından ayağınızın yürümesinden size sizden daha yakınımdır.
"O anda, biz ona sizden daha yakınız, ama göre-mezsiniz." (Kur'an 56/85)
"Andolsun, insanı biz yarattık. Nefsinin, kendisine fısıldadıklarını, kötülüğe teşvik telkinlerini bili-riz. Biz ona şah damarından daha yakınız." (Kur'an 50/16)
Bu ilimlerle bildiğiniz herşey hakikattir, kendini bilmiş olur ve gerçekte kendini bilen de, hakikatta beni bilir.
"Kendi nefsini bilip öğrenen Rabbini hakkıyla bilir." (Hadis)
Böylece kendini bilen Hakkı bilir. Hak Teâlânın varlığını bilir. Fakat niteliğini bilmez.
Şunu şöyle bil ki:
İnsana candan yüce, Tanrı'ya da kuldan yakın yok.
"Andolsun, insanı biz yarattık. Nefsinin, kendisine fısıldadıklarını, kötülüğe teşvik telkinlerini biliriz. Biz ona şah damarından daha yakınız." (Kur'an 50/16)
Can tene yakındır. Tanrı da kullarına şu âyette belirtildiği gibi yakındır:
" Göklerdeki ve yerdeki varlıklar, imkanlar ve olayları Allah’ın bildiğini görmüyor musun? Üç kişinin gizli konuştuğu yerde, dördüncüsü mutlaka Allah’tır. Beş kişinin gizli konuştuğu yerde, altıncısı mutlaka O’dur. Bunlardan az veya çok olsunlar, nerede bulunurlarsa bulunsunlar, mutlaka Allah onlarla beraberdir. Sonra Kıyamet günü, işledikleri amelleri birer birer ortaya koyarak onları hesaba çekecektir. Her şey, Allah’ın ilmi, planı, iradesi dahilinde ger-çekleşmektedir.." (Kur'an 58/7)
Can vücudun hayatta kalmasını ve düzenini sağlar. Tanrı Teâlâ da kullarının hayatının devamında ve düzeninin sağlanmasında aynen öyledir. Öyle bilmek gerek. Nitekim tenin hayatı ayakta durması ve düzeni de Tanrı Teâlâ iledir.
Yüce Tanrı'nın varlığı bilinir ama niteliği bilinmez:
" O göklerin ve yerin yaratıcısıdır. O sizin için kendi nefsinizden eşler ve hayvanlardan da erkekli dişili çiftler yaratmıştır. O sizi bu düzen içeresinde üretip çoğaltıyor. O’nun benzeri olan hiçbir şey yoktur. Her şeyi işiten, bilen ve gören O’dur." (Kur'an 42/11)
Can da böyledir:
" Sana ruh ile, ilgili sorular soruyorlar.
“- Ruh Rabbimin varettiği, koruduğu aslî düzenin bir bölümüdür. Size verilen azıcık ilimle çok az şeyi kavrayabilirsiniz.” de." (Kur'an 17/85)
Kendini bilmeyi burada bitiriyoruz. Çünkü gönül gözü açık, uyanık insanlara bu kadar söz yeter.
O n u n c u B ö l ü m

BU BÖLÜM ÂDEM a.s.'In
YARATILIŞINI, ÖZELLİKLERİNİ AÇIKLAR

Haberde şöyle söylenmiştir: Biz Âdem a.s.'ın zürriyetinden yayıldık.
Nitekim Ebu'l- fazl Ca'fer-i Sâdık r.a. der ki:
Hak subhanehu ve Teâlâ, Âdem'i yaratmayı dilediği zaman meleklerine bunu şöyle bildirdi:
‘Hani Rabb'in meleklere;
"- Ben yeryüzünde dünya düzeni kurmaya, ilâhi hükümleri icraya, yeryüzünü imâra yetkili halifeler hazırlayıp yerleştirece-ğim" demişti. Melekler:
"- Orada bozgunculuk yapacak, karışıklık çıkaracak, kan dökecek birilerini mi hazırlayıp yerleştireceksin? Oysa biz sana hamdederek zikrediyor, seni tesbih ediyoruz. Senin kutsallığını biliyor, kabul ediyor, Seni takdis ediyoruz" dediler. Rabbin:
"- Ben, sizin bilmediklerinizi biliyorum" buyurdu.’(Kur’an 2/30)
Âdem’in vücûdunu Medine toprağından yarattı. Başını Beytü'l Makdis (Kudüs) toprağından; yüzünü, Kâbe toprağından; kulağını, Tûr-ı Sinâ toprağından; alnını, Medine'nin batı toprağından; ağzını, Medine’nin doğu toprağından; burnunu, Şam toprağından; dudaklarını, Berberî toprağından; sakalını, cennet toprağından; dilini, Buhara toprağından; dişlerini, Harezm toprağından; boynunu Çin toprağından; kollarını, Yemen toprağından; sağ elini, Mısır toprağından; sol elini, Fars toprağından; tırnaklarını, Hıtay toprağından; parmaklarını, Sistay toprağından; göğsünü, Irak toprağından; karnını, Huzıstan toprağından; uyluklarını, Türkistan toprağından; diz-lerini, Kırım toprağından; dirseklerini, Antalya toprağından; topuklarını, Rum toprağından; ayaklarını Frengistan toprağından yarattı.
Bu, hadisle de belirtilmiştir:
Manâsı şudur:
"Allah Âdem'i altmış türlü topraktan yarattı. Eğer bir topraktan yaratsaydı, bütün insanlar aynı sûret ve vasf üzere olurlar, birini diğerinden ayırt etmek mümkün olmazdı."
Ondan sonra Hak Subhanehu ve Teâlâ Âdem'in başını kudret nuruyla; gözlerini ibret nuruyla; alnını, secde nuruyla; dilini, zikir nuruyla; dişlerini, Muhammed Mustafa a.s. nuruyla; dudaklarını, tesbih nu-ruyla; ensesini, kudret nuruyla; vücûdunu, hil’at nu-ruyla; sırtını, yiğitlik nuruyla; göğsünü, ilim nuruyla; karnını, hilm nuruyla; belini, izzet güç ve itibar nuruyla; örtüsünü, emanet nuruyla; uyluğunu emir ve nehiy nuruyla; bağrını, hoşnutluk nuruyla; dizini, rukü nuruyla; ayağını, ibâdet nuruyla; topukla-rını, şevk nuruyla; dalağını, dostluk nuruyla; ellerini, cömertlik nuruyla; tırnağını, şefaat nuruyla; gönlünü, tevhid ve iman nuruyla bezedi, sıvadı, saygı nuruyla düzeltti; vuslat nuruyla kavuşturdu. Âdem'in toprağını Azrail’in eline verdi. Rahmet suyuyla yoğurdu; marifet suyuyla suya kandırdı.
Âdem'i Mekke ile Yemen ve Tâif arasında yarattı. Hak Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurur.
"Allah nezdinde İsa’nın yaratılışı, Âdem’in yaratılışına benzer. Onu topraktan yarattı. Sonra da ona:
“- Ol” dedi. O da oluverdi." (Kur’an 3/59)
" Allah, yarattığı her şeyi güzel, muhkem, bütün inceliklerine riayet ederek yaratan, insanı da çamurdan yaratmaya baş-layandır." (Kur’an 32/7)
Başka bir ayette "insan nesline benzeyen bir özden yarattım" der:
"Fazla söze gerek yok! Kendini kınayan, pişmanlık duyan nefse, vicdanın kınayan sesine yemin ederim." (Kur’an 76/2)
Bir şeyi sıkınca arasından çıkana sülâle, öz derler.
“Andolsun biz, insanı ses veren, kuru çamurdan, yo-ğurulan, dökülerek şekillendirilebilen, değişken kara balçıktan yarattık.
Cinleri de, daha önce, insan vücudunun gözenek-lerinden geçebilen zehirli bir ateşten yarattık.
Hani Rabbin meleklere:
“- Ben, ses veren, kuru çamurdan, yoğurulan, dö-külerek şekillendirilebilen, değişken kara balçıktan bir insan yaratacağım.” demişti. (Kur’an 15/26-28)
Ondan sonra kurudu, yarıldı pişmiş çamura benzer balçık oldu.
"Allah insanı, ses veren, pişmiş çamura benzeyen kuru balçıktan yarattı." (Kur’an 55/14)
Önce topraktı; sonra şekillendi; ondan sonra parça parça yarıldı. Sayısız yıllar yattı.
Ondan sonra şeytan Azazil geçip giderken yolu onun bulundığu yere uğradı. Âdem'in kalıbına gözü ilişti, hayret etti, ürktü ve tekrar üzerine vardı. Biraz baktı, tuhafına gitti, hayrete düştü. Uzandı, eliyle göğsüne elledi. Tuttu dedi ki "İlahi! efendim, Mevlam bunun içi kovuk (boş)muş; bundan hiç hayır gelmez."
O zaman kâinatın hükümdarı Tanrı'dan ses geldi; dedi ki:
-Ya Azazil! O dokunduğun göğüs benim evim-dir, ocağımdır; kendi kudretimle doldururum.
Hak Subhanehu ve Teâlâ Hazretleri Âdem'in bedenine ruh yayarak hayat vermeyi diledi ve ruha emreyledi. Bazıları der ki, Hak Teâlâ Hazretlerinin emriyle ruh, Âdem'in burnundan dimağına girdi. İki yüzyıl bekledikten sonra gözlerine indi. O zaman Âdem a.s. yattığı yerde gözlerini açınca kendini toprak ve balçık olarak gördü.
Ondan sonra ruh, kulaklarına indi; meleklerin zikirlerini, tesbihlerini duydu. Sonra da ruh gözüne ve diline indi. O zaman Âdem a.s. aksırdı ve başını yerden yukarı kaldırdı ve dedi ki:
" Yaratan, yaşama kabiliyeti, gücü ve varlıklara işleyiş düzeni veren, koruyan, kontrol eden, âlemlerin, bütün varlıkların mürebbisi, sahibi Allah’a hamdolsun." (Kuran 1/1)
Şekillenmeden önceki hareket aksırmaktır. Dile ilk gelen kelime de budur.
Ondan sonra kâinatı yaratan herşeye gücü kudreti yeten Tanrı'dan cevap geldi.:
"Rabbin sana rahmet ve merhamet etsin ey Âdem" dedi Ondan sonra Allah Teâlâ şöyle buyurdu:
-Ya Âdem! İzzetim celâlim hakkı için, seni bu kelime için, rahmet ve merhametimin tecellisi için ya-rattım.
Ondan sonra ruh Âdem'in göğsüne ve beline indi. Aşağısı balçıkken Âdem a.s. kalkıp oturmak istedi. Nitekim Kur'ân-ı azimde Allah buyurur:
"İnsan hayır dua edip hayrı davet ettiği gibi, şer dua da eder, şerri davet eder. İnsan pek aceleci bir tabiata sahiptir." (Kur’an 17/11)
Ondan sonra ruh Âdem'in karnına indi. Âdem acıktı; yemek arzu etti. Ondan sonra ruh, Âdem'in bedeninin bütün organlarına yayıldı, tamamen yerli yerine yerleşti. Et, damar, kan, sinir meydana geldi.
Ondan sonra Hak suphanehu ve Teâlâ meleklere buyurdu. Âdem'i rıza suyuyla yıkadılar. Ululuk ve ihtişam tacını başına koydular. Şeref hil’atını üstüne giydirdiler. Yücelik kürsüsü üzerine oturttular. Halife adını koydular ve ,
"Yerde ve gökte ilahi hükümleri icraya, imara memur halifesin" dediler.
Sonra Hak Suphanehu ve Teâlâ kendi lutfuyla,
"Cennet içinde hazinemsin" dedi. Vekillik emrini verdi ve bütün nesnelerin adlarını öğretti:
“Allah Âdem'e, yaratılışa ve değerlerine uygun, varlıklara verdiği isimleri, isimlendirilen varlıkları, varlıklar hakkındaki bilgileri, varlıklarla bilgilerin irtibatını; harfleri, kelimeleri, lafızları, mânaları, cümleleri, lehçeleri; davranışları, ferdin ve toplumun ihtiyaçlarını, uyum kurallarını, gerek duyucağı bütün bilgileri öğretti. Sonra da onları meleklerin önüne koydu.
“- Yeryüzünde Âdem'e ihtiyaç olmadığı iddiasında haklı iseniz, bana bunların isimlerini, varlıklar hakkındaki bilgileri, varlıklarla bilgilerin irtibatını; harfleri, kelimeleri, lafızları, mânaları, cümleleri, lehçeleri; davranışları, ferdin ve toplumun ihtiyaçlarını, uyum kurallarını, tek tek ortaya koyun" buyurdu.” (Kur’an 2/31)
Ondan sonra meleklere secde ettirerek saygı göstertti.
"Hani biz meleklere:
"- Âdem'e secde ederek saygı gösterin" demiştik. Melekler hemen secde ederek saygı gösterdiler. Yalnız İblis dayattı. Büyüklük taslayıp serkeşlik etti, kolektif şuurların-daki Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk taahhütlerini ört-bas ederek inkâr eden kâfirlerden oldu.” (Kur’an 2/34)
“Sizi, ilk mayanızı, atanızı dölsüz yarattık Bir de sizin çehrenizi vücut hatlarınızı insan olarak biz şekillendirdik. Sonra da meleklere:
"- Âdem'e secde ederek saygı gösterin." diye emret-tik. İblis'in dışında melekler secde ederek saygı gösterdiler. O secde ederek saygı gösterenlerden olmadı. (Kur’an 7/11)
“Meleklere:
“- Adem’e secde ederek saygı gösterin.” demiştik. İb-lis hâriç hepsi secde ederek saygı gösterdi. İblis:
“- Çamurdan yarattığına mı secde ederek saygı göstereceğim?” dedi. (Kur’an 17/61)
O vakit bütün melekler Hak Teâlâ'nın emriyle Âdem'e secde ederek saygı gösterdiler. Yalnız İblis secde ederek saygı göstermedi.
Hak Te'âlâ İblise sordu: Niçin Âdem'e secde etmedin. İblis cevap verdi: Beni ateşten, onu ise ça-murdan yarattın.
"Allah:
"- Sana emrettiğim zaman, seni Âdem'e secde ederek saygı göstermekten alıkoyan nedir?" buyurdu. İblis:
"- Ben ondan daha hayırlıyım, beni ateşten yarat-tın. Onu ise çamurdan yarattın." dedi." (Kur’an 7/12)
Yani "Sen beni ateşten onu topraktan yarattın. Bunun için, benim terkibim, ateş ulvi, toprak ise suflidir. Yaradılışta ben ondan yüceyim. Bu sebeple Âdem'e secde ederek ona saygı göstermedim." dedi. Gurura kapılarak, secdeye, saygı göstermeye râzı olmadı. Hak Teâlâ da onu dergahından kovdu. Önceleri Allah'a yakın bir melek iken adı Haris idi. Sonra mahrum, şaşkın, lanetlenmiş oldu ve adı şeytan ve İblis olarak değişti.
Ondan sonra Hak Suphanehu ve Teâlâ şöyle buyurdu:
-Ya Âdem yukarı bak!
Bunun üzerine Âdem a.s. yukarı baktı. Arşta şu güzel sözün yazılmış olduğunu gördü:
"Lâ-ilâhe illallah, Muhammedün Resulullah."
Âdem a.s. onu görünce şöyle dedi:
-İlâhi efendim, Mevlam! "La-ilâhe illallah" senin birliğindir. Ya Muhammed kimin adıdır? Ebedî hayat ile diri, ölümlü olmakta uzak, varlık alemini ayakta tutan ve düzenini elinde bulunduran Tanrı buyurdu ki:
"Ya Âdem ! O benim habibimin, sevgili kulu-mun adıdır ki, senin oğlundur." Âdem çok mutlu ol-du, şükretti.
Ondan sonra Âdem a.s sağ yanına baktı; üç güzel şahış gördü ve sordu:
-Adınız nedir ve makamınız nerdedir?
Birincisi cevap verdi:
- Adım akıldır ve yerim başta, beyindedir.
İkincisi şöyle cevap verdi:
- Adım utanma ve hayadır; yerim yüzdedir.
Üçüncüsü ise şöyle cevap verdi:
- Adım, ilimdir ve makamım göğüs içindedir..
Bunun üzerine Âdem şöyle dedi:
- Gelin şimdi yerliyerinize girin.
O an üçüde yerliyerine girdiler. Âdem rahatladı. Sonra sol tarafına baktı. Orada da üç şahıs gördü; ürktü ve sordu:
- Adınız nedir ve yeriniz nerdedir? Ne uğursuz grupsunuz.
Onlardan birisi cevap verdi:
- Adım öfkedir; yerim başta, beyindedir.
Âdem karşılık verdi:
- Baş akıl yeridir; senin başta yerin yok.
O Şahıs bunun üzerine şöyle dedi:
- Ben gelince akıl gider.
İkinci şahıs da şöyle konuştu:
- Benim adım açgözlülüktür; yerim yüzdedir.
Âdem karşılık verdi:
- Yüz, tamamıyle utanma ve hayâ yeridir; senin yüzde yerin yok.
O şahıs buna şöyle karşılık verdi:
- Ben gelince utanma ve hayâ gider.
Üçüncü şahıs da şöyle karşılık verdi:
- Benim adım hased, kıskançlıktır; yerim gönül-dedir.
Buna karşı Âdem a.s.:
- Göğüs ilim yeridir; senin göğüste yerin yok.
Bunun üzerine o şahış şöyle konuştu:
- Ben gelince ilim gider.
Şimdi aziz dostum şöyle bilmek gerekir ki iman rahmanîdir., şüphe şeytanîdir. Şüphe gelse iman; iman gelse şüphe gider.
" İşte O, sizin, varlığı konusunda şüphe olmayan hak, gerçek Rabbiniz Allah’tır. Allah’a kulluk ve ibadet, Allah’ın dini ve kitabı, Allah’ın koyduğu düzen terkedil-dikten sonra, başına buyruk davranmanın, dalâletin, bozuk düzenin, helâke mahkûm olmanın dışında ne kalır? Ortadaki kesin delillere rağmen nasıl da Hak’tan bâtıla çev-riliyorsunuz!" (Kur’an 10/32)
"İmandan sonra kâfirlikten başka ne vardır?"
Bu âyetin manâsı "menziletün beyne'l-menzileteyn” (iman ile küfür arasında bir makam daha vardır) diyen Mutezile’nin delilinin batıl olduğuna bir delildir. Onun için kulun fiiliyle imanı ayrı değildir: Ya tevhid; ya ilim; ya şirk; ya iman; ya inkar; ya da ibadettir.
Görmüyor musun? Allah nasıl bir misal verdi. He-lâllerin hâkim olduğu, faziletin tercih edildiği, vicdanlarda mâkes bulan güzel, doğru, sağlıklı, hayırlı, meşrû bir düzen, kökü, saçakları yerde tutunmuş, gıdasını alan, dalları göğe dogru uzanan, canlılığını koruyan bir ağaca benzer. (Kur’an 14/24)
Elif soru edatıdır, darb açıklamaktır. Güzel söz, âyet iman kelimesidir; "Keşeceretin tayyibetin" yani güzel ağaç (şecere-i tayyibe), hurma ağacıdır. "Kef", güzel ağaca teşbihtir.
Güzel kelime "tevhid" kelimesine denilir. Tevhid kelimesini hurma ağacına benzettiler. Onun için hurma ağacı gelişigüzel bir toprakta bitmez.
O halde tevhid kelimesi hurma ağacına, marifet de o ağacın köküne benzer. Nitekim köksüz ağacın hiç meyvası, marifetsiz gönülün de hiç hayrı olmaz.
Yerde ağacı dik tutan köktür. Tevhid kelimesini de kalbte canlı ve sağlam tutan gönüldeki marifettir.
Allah Rasulü:
“- Ağaçlar arasında bir ağaç vardır ki, yaprağı dö-külmez. İşte o ağaç müslümana benzer. Söyleyin ba-kalım bu ağaç hangisidir?” buyurdular. Orada bulunanlar kırlardaki ağaçları saymaya başladılar. Abdullah b. Ömer r.a. diyor ki, bunun hurma olduğu hatırıma geldi ama söylemeye utandım. Oradakiler “Onun hangi ağaç olduğunu sen söyle” dediler. Allah’ın Rasulü:
- O ağaç hurmadır” buyurdu. (Buhari, “İlim”)
Söze devam edelim.
Kâinatın hükümdarı Tanrı Teâlâ, bütün ruhları, canları Hz. Muhammed için yarattığı zaman müminlerin canlarını sağdan, kâfirlerinkini soldan verdi.
Ondan sonra yüce ve ulu Allah buyurdu:
" Rabbinin, gelecek nesillerinin dinî, ahlâkî ve insanî eğitimi ile ilgili, sorumluluklarını da sırtlarına yükleyerek Âdemoğulla-rı’ndan, kendisini tanıma, iman, kulluk, ibadet ve mükellefiyet taahhüdü aldığını ve onları kendilerine, birbirlerine şahit göstererek:
"- Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" de-diğinde:
"- Elbette Rabbimizsin, seni Rab tanı-dığımıza, iman ettiğimize, sözleşmemizde-ki ortak taahhüdümüze, Allah’a iman, kul-luk, ibadet ve sorumluluk bilincimize biz de şâhidiz" dediklerini insanlara hatırlat. Bunlar kıyamet günü:
"- Biz bundan habersizdik" diyerek itiraz edememeniz içindir.” (Kuran 7/172)
Onlardan Hakka layık olanlar, (bu sözü) kulaksız işittiler ve dilsiz cevap verdiler. Bazıları "evet" bazıları "hayır" dediler; bazıları ise hiç tınmadı.
Hak Subhanehu ve Teâlâ ikinci defa buyurdu:
" Rabbinin, gelecek nesillerinin dinî, ahlâkî ve insanî eğitimi ile ilgili, sorumluluklarını da sırtlarına yükleyerek Âdemoğulla-rı’ndan, kendisini tanıma, iman, kulluk, ibadet ve mükellefiyet taahhüdü aldığını ve onları kendilerine, birbirlerine şahit göstererek:
"- Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" de-diğinde:
"- Elbette Rabbimizsin, seni Rab tanı-dığımıza, iman ettiğimize, sözleşmemizde-ki ortak taahhüdümüze, Allah’a iman, kul-luk, ibadet ve sorumluluk bilincimize biz de şâhidiz" dediklerini insanlara hatırlat. Bunlar kıyamet günü:
"- Biz bundan habersizdik" diyerek itiraz edememeniz içindir.” (Kuran 7/172)
Önce "evet" diyenlerin bazıları "hayır" dediler; bazıları tınmadı; diğer bazıları da yine "evet" dediler.
Yine önce "hayır" diyenlerin bazıları "evet" dediler; bazıları tınmadı ve bazıları yine "hayır" dediler.
Önce tınmayanların bazıları da "evet" bazıları "hayır" dediler; bazıları ise yine tınmadılar.
Şimdi, aziz kardeşim!
İki defa "evet" diyenler müslüman doğdular, müslüman olarak yaşadılar ve müslüman olarak öl-düler.
İki defa "hayır" diyenler; kâfir olarak doğdular, kâfir olarak yaşadılar ve kâfir olarak öldüler.
Önce "hayır" sonra "evet" diyenler; kâfir olarak doğdular, kâfir olarak yaşadılar ve müslüman öldüler.
Önce "evet" sonra "hayır" diyenler; müslüman olarak doğdular, müslüman olarak yaşadılar ve kâfir olarak öldüler.
İki defa da tınmayanlar -neüzübillah (bunlardan Allah’a sığınırız)- hayvanlardan daha aşağı ve azgın olanlardır. Hayvanlar gibidir dedikleri onlardır.
" Andolsun biz, hakkı ve hayrı anlamazlıktan gelen, akılları ve kalpleri; Allah’ın birliğinin, kudretinin, düzeninin delillerini görmezlikten gelen gözleri; Allah’ın kitabını, peygamberinin tebliğini, öğütlerini duymazlıktan gelen kulakları olan; özgürce seçme hakkına sahip cin ve insan neslinin hak dine itibar etmeyen çoğunu, sonuçta cehennemi boylayacaklarını bile bile yaratıp çoğalttık. İşte onlar hayvanlar gibidir, duyu organlarında insanlara mahsus mânâ ve anlayış bulunmaz. Belki hayvanlardan daha başıboş, daha şaşkın, daha başıbozuk, daha çok helâke maruzdurlar. Onlar, işte onlar tam manasıyla gaflet içindedirler." (Kuran 7/179)
Bu âyet bunların hakkında gelmiştir. Çünkü bunlar, hayvan gibidirler; belki daha azgındırlar. Bunlar her zaman insan şeklindedir, fakat sadece insanların yerlerini daraltır, rızklarını eksiltirler.
Gör ki Allah cc. İnsanları nice hil’atlarle süsle-di, nice ululuk ve mertebelere eriştirdi, nice nur ile bezedi.
Şimdi, bunları görüp işitip de anlamayan ya insanların düzenini kabul etmeyen ya da bu düzenin sahiplerini sevmeyen hayvanlardır; belki daha âdidirler. Çünkü Hak ehlini hayvanlar dahi sever, onalara hürmet ederler.
Hakkı ve Hak ehlini bilmeyenler hayvanlardan daha aşağıdır ve onların mertebeleri 'hayvandan daha aşağı'dır. Aklı olana bu kadar söz yeter.

 


O n B i r i n c i B ö l ü m

BU BÖLÜM, ÂDEM a.s.'ın NESLİNİN
ÇOĞALMASINI ve VASIFLARINI AÇIKLAR

Şimdi aziz dostum, haberde şöyle gelmiştir:
Hak Subhanehu ve Teâlâ Âdem'in sol eğe kemiğinden Havva'yı yarattı. Âdem'e sevgili yaptı. Havva doksan batın çocuk doğurdu. On oğlu ve on kızı kaldı. İsimleri söylediler: Veheme, Ved, Suva, Yagus, Yeûk, Nesr, Abdu'nnasir-Habil, Kabil ve Şit.
"Ve denilir ki Şit bir batından doğdu."
Âdem, emâneti Şit'e verdi. Şit'in doksan oğlu ve doksan kızı oldu. Bütün insanlar bunlardan yayıldı:
" Ey insanlar, sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan eşini yaratıp ikisinden birçok erkeklerin ve kadınların üremesini sağlayıp yaygınlaştıran Rabbinize sığı-nın, emirlerine yapışın, günahlardan arınıp, azaptan korunun. Adını kullanarak biribiri-nizden istekte bulunduğunuz Allah'a sığının, emirlerine yapışın, günahlardan arınıp, azap-tan korunun, akrabalık bağlarını, akrabalık haklarını koruyun. Unutmayın ki, devamlı Allah’ın denetimi altındasınız." (Kur’an 4/1)
Hak Subhanehu ve Teâlâ buyurur:
" Andolsun, biz insanı, organlarının özelliklerini taşıyan çamurdan süzü-lüp çıkarılmış, bir özden yarattık.
Bir de onu, sperm olarak emin, elverişli, sağlam, itibarlı bir yere, rahme koy-duk.
Dahası spermle yumurtayı birleştirip, ana rahmiyle bağ kurarak, rahim duvarına yerleşen döllenmiş yumurta haline getirdik. Döllenmiş yumurtayı embriyo haline sok-tuk. Embriyoda kemik oluşturduk. Kemik-lerde tomurcuklanma meydana getirip uzatarak, yoğunlaştırarak kaynaştırıp iskeleti etle kasla örttük. Üstelik onu başka bir yaratılışla, ruhu, iradesi, organları ve güçleriyle en güzel bir biçimde insan haline getirdik. Yaratıcıların en güzeli olan Allah pek yücedir.”(Kuran 23/12-14)
Erkek suyuna "nutfe", kadın suyuna "emşac" derler:
"Biz insanı, sorumluluklar yükleyerek imtihan etmek, hayra ve şerre karşı tutumunu denemek için, muhtelif ka-nallardan dökülen sıvılarla karışık bir katre spermin, eşinin yumurtasıyla uyum halinde birleşmesinden yarattık. Sonra onu işiten, gören ve düşünen bir varlık haline getirdik." (Kuran 76/2)
Haberde nakledilir:
"Erkek hanımına yaklaşınca ondan bir su, hanımından da bir su çıkar. Allah iki meleğe bunları ka-rıştırmasını emreder, onlar da Ya Rabbi bu iki nutfe-den insan yaratmak istiyor musun? diye sorarlar. Allah Teâlâ da yaratacağım ey meleklerim, buyurur."
Sonra erkekle kadının suyu birleşir; arştan bir yel eser gelir anne göğsüne dokunur ve o iki su yayı-lır; oradan da anne rahmine gider.
"Bir defada boşalan bir sıvıdan yaratıldı.
O sıvı, erkeğin beli ile kadının göğüs kafesi arasından çıkar." (Kuran 86/6-7)
Sonra Allah Teâlâ'nın emriyle iki melek gider, o kulun mezar yerinden bir avuç toprak alıp getirir ve o iki suya karıştırarak yoğururlar. Kırk gün sağ elleriyle karıştırıp sıkarlar; döllenmiş yumurta olur.
Sonra sol ellerine alıp kırk gün alıp karıştırıp tu-tarlar; embriyo olur:
"Sonra onu sağ avucu içine alır."
Tekrar sağ ellerine alıp kırk gün karıştırıp sık-tıktan sonra öylece bırakırlar. Yirmi gün kadar bekledikten sonra; et, damar ve kemik meydana gelir.
Şimdi söze devam edelim.
Vücûdun bütün organlarından önce, temel olarak yan kemikler yaratılır ve insan öldükten sonra toprak, bu kemikleri geç eritir.
İkinci gün, sağ koluyla tek bir parmağı; üçüncü gün, sol koluyla başı; dördüncü gün, sol ayağı; beşinci gün, sağ ayağı yaratılır.
Altıncı gün, üç yüz altmış altı adet damarı yaratılmıştır. Bunlardan yarısı hareket eder, yarısı etmez. Çünkü yarısında kan, yarısında da yel vardır. Ne za-man hareketsiz damarı, hareket etse; hastalık olur. Hareket eden damarı hareket etmediği zaman ise o kimse ölür.
Yedinci gün, yedi yüz kırk parça kemik; sekizinci gün, yüz yirmi dört bin kıl yaratılmıştır.
Dokuzuncu gün Hak Subhanehu ve Teâlâ dört melek gönderir. Birisi, insanın ecelini; birisi kötülük-leri, bedbahtlığı, ile iyilikleri ve bahtının açık olduğu-nu; birisi, rızkını; birisi de başına gelecekleri yazar.
Onuncu gün ruh girer.
Bilâhare can bedene girdikten beş ay sonra çocuk ana rahminde hareket eder diye nakledilmiştir.
Sonra Hak Subhanehu ve Teâlâ ana bağrını çocuğa mihrap haline getirir, çocuk secde eder ve o secdenin bereketi sebebiyle anası, olur olmaz şeyleri yemez olur.
Bütün bu işler, ululuk ve yücelikler, insana can ve akıl sebebiyle verilmiştir.
Yüce Tanrı, canla akılı da vererek, o kulu tamamladı.
Fakat burada üç manâ var. Bu üç manâ kimde varsa onun aklı tamdır; kimde yoksa onun aklı yoktur ve de canı uyur. Bu üç manâ kula ait bir husûsiyettir. Bunların birincisi kendini bilmek; ikincisi, huzurda olmak; üçüncüsü de kabri mekân saymaktır. Bu de-diklerim devletli kişilere hastır. Bu manâda devlet edep, akıl ve güzel ahlaktır. Bu üç nesneye sahip kimseler çok talihli ulu kişilerdir. Nitekim Rasûlullah s.a. şöyle buyurur:
"Akıl, yeryüzünde Tanrı Teâlâ'nın terazisidir." (Hadis)
Yer yüzünde akıl ölçüsünden iyi bir şey yoktur. Çünkü, her iyi şeyi bilen ve buyuran akıldır.
Şimdi, ey aziz arkadaşım,
Akıl, dört türlü nurdan meydana gelmiştir:
Bunlardan birincisi, ay nuru; ikincisi, güneş nu-ru; üçüncüsü sidretü'l-müntehâ; dördüncüsü, arş nu-rudur.
Bu sebeple, akıl beden içinde sultan; gönül içinde rahatlıktır. Tanrı Teâlâ'nın insana verdiği, bun-ca ululuk, bunca nur, bunca keramet, bunca hil’atın hepsi akıl bereketindendir.
Şimdi, kimin gönlünde akıl nuru varsa hoştur. Kimin yoksa kendine hayrı yoktur. Yüce Tanrı katında da yeri yoktur.
“- Eğer peygamberlerin tebliğlerini anlama niyetiyle dinlemiş olsaydık veya davet edildiğimiz konularda akıllıca muhakeme yapabilseydik, körüklenen, alev püsküren, çıldı-rırcasına yanan Cehennem ehlinden olmazdık” derler. (Kuran 67/10)
Haberde şöyle gelmiştir ki:
Allah c.c. üç türlü karanlığı, üç türlü nesneyle aydınlattı:
Birincisi dünya karanlığını ay, güneş ve yıldızlarla aydınlattı.
İkincisi gece karanlığını lambanın ışığı ile ay-dınlattı.
Üçüncüsü günah karanlığını tevbe nuruyla ay-dınlattı.
İnsanı da üç türlü karanlıktan yarattı ve yine üç türlü nesne ile aydınlattı.
Birincisi, dört unsur (toprak, ateş, su, hava) karan-lığından yarattı:akıl nuruyla aydınlattı.
İkincisi, cehalet karanlığından yarattı; ilim nu-ruyla aydınlattı.
Üçüncüsü, nefis karanlığından yarattı; marifet nuruyla aydınlattı:
"O, kendisini ilâh tanıyan, candan müslüman olarak kendisine bağlanan, saygılı kuluna, sizi inkâr ve dalâlet ka-ranlıklarından hidayet ve iman nuruna çıkarmak için açık seçik âyetler, kitaplar indirendir. Allah size karşı çok şefkatli, engin merhamet sahibidir." (Kuran 57/9)
Marifet, güneşe; akıl, aya; ilim, yıldıza benzer.
Ayla güneş doğar, dolanır; ilim tahsil edilir fakat her zaman akılda kalmaz. Marifetse kimin gönlünde varsa; ta ölüp mezara gidinceye kadar hatırdan git-mez; belki mezarda dahi faydası olur.
O ârifler sultanı, o hakikat arayışının aslanı, şeyhler mürşidi, Seyid Sadettin r.a. buyurur ki:
Yeryüzü etim tenim
Akar su kanım benim
Tahkik Burcunda doğdu
Uyanmaz benim günüm
Şimdi, güneş, günde bir burçtan doğar; kalan burçlar mahrum kalırlar. Fakat akıllı gönüllerde üç yüz altmış altı burç vardır ve marifet güneşi de her gün bir burçtan doğar. Fakat diğer burçların mahrum kaldığını sanmayın. Çünkü, vücûtta sekiz rah-mani kale, herhangi bir kalenin de yüz bin burcu vardır. Marifet güneşi hepsinin üstüne doğmak zorundadır. Bütün burçlara ulaşır ve hiç bir burç mahrum kalmaz.
Her zaman güneş doğar, ışığı yere dokunur. İl-min marifetli gönüllerin nuru ise arştan öteye gider.
O hayat veren ezeli Tanrı müjdelemiştir ki:
Ey kullarım! Arzunuz cennettir; bekçisi Rıdvan adlı melektir. O cennet Rıdvan'ın bekçiliği ile hiçbir zaman harap olmaz, sapasağlam durur. Buna karşılık içinde marifet bulunan gönüllerin bekçisi, benim. Şeytanın ona karşı zafer kazanması hiç mümkün olur mu? Zira içinde marifet bulunan gönüller benim hazi-nem ve nazargâhımdır. Nitekim Rasûl a.s. buyurur:
"Müminin gönlü ve kalbi Allah’ın evidir" (Keşfü’l-hafâ 2/247)
Aklın aya benzediğini söyledik. Ay hem artar, hem eksilir, hem de batar. Fakat akıl tamam olunca ne artar, ne eksilir ne de gider.
İlmin de yıldızlara benzediğini ifade etmiştik. Yıldızlar gökte gözüktüğü zaman insanların ayakları, yolu görür. Her kim gerçek ilim sahibi olursa o da Hak'tan yana olan yolu görür ve herşeyi anlar hale gelir.
Buna karşılık, gökyüzü bulutlu olunca insanların ayakları, yolu göremez.
O hâlde; akıl, marifet ve ilmi olmayan biri Hak'-ka giden yolu nasıl görebilir?
Yine âlimler olmasa, bir kimse Hak'ka giden yo-lu nasıl görebilir?
Aslında ilim büyüklerine babadan ve anneden daha çok değer vermek gerekir. Çünkü, baba ve anne, çocuklarını dünya belasından, dünya ateşinden ve dünya sıkıntılarından korurlar. Buna karşılık âlimler, müslümanları, âhiret belasından, cehennem ateşi ve sıkıntısından korurlar:
"İlim adamları herkese fayda temin ederler." (Hadis)
İlmin aynaya benzediğini de belirttik. Aynaya ba-kan kendi yüzünü görür. Yani kişi odur ki kendi kötü taraflarını görür. Kendi ayıplarını gören kişi, kimsenin ayıbına dil uzatmamalıdır.
Hak Subhanehu ve Teâlâ özet olarak buyurur ki:
“Ey kullarım! Beni ne uzakta ne de yakında isteyin; nerede olursanız benimle olun. Çünkü, sizlere sizden yakınım ve nerede olduğunuzu biliyorum!”
" Kullarım sana beni sordukları zaman, benim kendilerine daima yakın olduğumu söyle. Bana dua ettiği vakit, dua edenin duasını kabul ederim, dileğini yerine getiririm. O halde kullarım da benim davetime uysunlar, bana imân etsinler. Umulur ki, doğru, huzurlu ve aydınlık yolu bulurlar." (Kuran 2/186)
Her kim beni kendine yakın bilirse hiçbir zaman ümitsiz olmasın.
Her kim elbisesine misk sürse o güzel kokar, kim ilme yakın ise öğrenmekten mahrum kalmaz; kim Hakk'a yakın ise duası kabulden mahrum olmaz.
Bu hususta Hak Subhanehu ve Teâlâ şöyle bu-yurur:
"Rabbiniz:
“- Bana dua edin, duanızı yerine getirerek size karşılık vereyim. Bana kulluk ve ibadeti bırakıp dua etmeyi bile yüksünerek büyüklük taslayanlar, serkeşlik edenler, zorba, diktatör, güç ve iktidar sahipleri horlanarak zillet içinde Cehennem’e girecekler." (Kur’an 40/60)
Her kim Hak Subhanehu ve Teâlâ'nın adını zik-rederse kendisine icabet edilmekten, yardımdan mahrum kalmaz.
Yine yüce Tanrı buyurur ki: "Benim adımı zikre-din anın ki size icâbet edeyim."
Sonra şöyle buyurur:
" Semûd kavmine de kardeşleri Sâlih’i özgürce sorumluluklarını yerine getirmek üzere gönderdik. Sâlih:
“- Ey kavmim, Allah’ı ilâh tanıyın, can-dan müslümanlar olarak Allah’a bağlanın, saygıyla Allah’a kulluk ve ibadet edin. Sizin ondan başka tanrınız yoktur. Sizi yerdeki topraktan meydana getirdi. Sizin yeryüzünde yerleşmenizi,yaşamanızı sağladı. O halde işlediğiniz günahlardan ve Allah’a ortak koşmanız-dan dolayı O’ndan bağışlanma, koruma kal-kanına alınma dileyin. Sonra isyandan, günah işlemekten vazgeçerek tevbe edip O’na itaate yönelin. Rabbim kullarına yakındır, dualarını kabul eder.” dedi." (Kuran 11/61)
Ey müminler! Bilmiş olun ki kâfir nicelerinin dinlerinin, nicelerinin tenlerinin düşmanı, nicelerine mallarının düşmanıdır.
Fakat, kâfirden daha katı düşman İblis'tir. Çünkü insanı, Allah'a itaatten ve alçak gönüllülükten uzak-laştırırsa o insanın cehenneme gitmesi kati olur.
Eğer kâfir seni yaralar veya sen kâfiri öldürür-sen cennet sana vacip olur. Öldürürsen gazi, ölürsen şehit olursun. O hâlde kâfir nasıl tehlikeli düşman olur ki?
Şehitlerin mertebeleri, beş yönden peygamberlerin mertebelerinden farklıdır.
Bu mertebelerin birincisi; peygamber ölünce yıkanır, şehitler ölünce yıkanmaz.
İkincisi; (öldükleri zaman) peygamberlerin elbise-leri çıkarılır, şehitlerinki çıkarılmaz..
Üçüncüsü; peygamberi kefene sardılar, şehitleri sarmadılar.
Dördüncüsü; peygamberler âhirette seçerek şefaat ederler;şehitler ise mahşer gününde, kendi kavim, kabile, hısım, akraba, kardeş ve yanlarına her kim gelirse hepsine şefaat ederler. Hak Teâlâ birinin yüzü suyu hürmetine diğerlerini affeder hepsini cennete yollar.
Beşincisi; peygamberi yılda bir defa şehitleri her gün ziyaret ederler.
Kişiye kâfirden daha büyük düşman üç şey vardır: Birincisi, nefsin arzuları; ikincisi, kibir ve sapıklık; üçüncüsü, yalancılık ve hilekârlıktır.
Bu üç şey, İblis'le ortaktır; müminleri yoldan çıkarırlar.
Nefsin dileği zenginlik ve beylik; kibrin dileği, doyuncaya kadar yemek, iyi giyinmek ve Hakk'a bağlı olmamak; yalancılığın dileği, kahkaha, alaycılık, kendi aybını gizlemek ve başkalarının aybını gözlemektir.
Şimdi, Allah'ın lanetlediği İblis'in dilediğini öğ-rendin ve işittin. Bu, işler kimde varsa İblistir ve kimde yoksa has insandır.
Hak Subhanehu ve Te'âlâ buyurur ki:
Kıyamet korkusundan kurtulmak için, nefsinizin arzularını terk edin.
"İçinizden oraya uğramayacak hiç kimse yoktur. Bu, Rabbinin icrası kesinleşmiş bir hükmüdür." (Kur’an 19/71)
Cehennem korkusundan kurtulmak için de yüce Tanrı'nın dileğini yerine getirin.
"- Onların, azgınların hepsinin varacağı yer Cehen-nem’dir.” buyurdu." (Kur’an 15/43)
Yüce Tanrının emri için şeytana uymayın.
Şeytan, şeytan tıynetli ahlâksız azgınlar, şeytanî güçler sizin düşmanınızdır. Siz de, Allah’a itaatte musır olarak ona düşmanlığa devam edin. O, kendi taraftarlarını, kesinlikle, körüklenen, alev püsküren Cehennem ehlinden olmaya çağırır. (Kur’an 35/6)
Müminlerin, dünyanın kötü ve çirkin taraflarını sevmesi çok büyük noksanlıktır. Nitekim, Resûl s.a. buyurur:
"Dünyanın kötü ve çirkin taraflarının sevgisi her hatanın başı, dünyada ihtirasları terk etmek ise ibadetin esasıdır." (Kenzü’l-ummal 6/6114)
Yani dünyanın kötülüklerini sevmek bütün günahların başıdır; dünya ihtirasını terk etmek ise bütün ibadetlerin başıdır.
Bu hadis-i şerife uygun Hak Subhanehu ve Teâlâ Kur'an-ı Kerim'de buyurur:
“Azana mekân vardır.
Dünya hayatını âhirete tercih edene mekân vardır.
Kaynayan, köpüren Cehennem, işte o ebedî mekânla-rıdır. (Kuran 79/37-39)
Dünyanın kötülüklerini sevmemek, Allah'u Teâlâ'nın hoşnutluğunu bulmaktır.:
"Rabbinin makamından korkan ve nefsini ihtirasla-rından, günahlardan ve haramlardan uzaklaştıran için de ba-rınak vardır.
Yegâne barınak Cennet’tir." (Kuran 79/40-41)
Şimdi insanın varlığını, şeriat, tarikat, hakikat ve marifetin hallerini özetle anlattım ve gücüm yettiği kadar açıkladım. Fazlasını isteyen, ayrıntılı kaynaklara baksın. Kalan mübarek haberler Kur'ân tefsirlerinde, Peygambere ait hadis kitaplarında ve evliya tezkirelerinde mevcuttur.
Doğrusunu Allah bilir, onun huzuruna varıp hesap vereceğiz, ona sığınıyoruz.