PEYGAMBERİMİZİN YOL ARKADAŞLARI isimli kitabımızdan örnek biyoğrafiler

ABBÂD b. BİŞR r.a.
Ebü’r-Rebî’ (Ebû Bişr) Abbâd b. Bişr b. Vakş el-Ensârî (ö. 13/634) Hz. Peygamber’in zekât memurlarından biri, yiğitliğiyle meşhur sahâbî.
Evs kabilesinin Eşheloğulları kolundan olan Abbâd Medine’de doğdu ve orada yaşadı. Hz. Peygamber s.a. in hicretten önce Medine’ye öğretmen olarak gönderdiği Mus’ab b. Umeyr vasıtasıyla müslüman oldu. Hicretten sonra peygamber onunla Utbe b. Rebîa arasında kardeşlik bağı kurdu.
Hz. Âişe’nin, “Ensar içinde en faziletli üç kişi”den bahsederken ve Sa’d b. Muâz’dan sonra adlarını andığı Üseyd b. Hudayr ile Abbâd b. Bişr’in bazı menkıbelerî hadis kitaplarında yer almıştır. Buna göre Üseyd ile Abbâd, karanlık bir gecede evlerine gitmek üzere Hz. Peygamber’in yanından ayrılınca, yolda önce birinin asasından çıkan ışık önlerini aydınlatmış, birbirlerinden ayrıldıktan sonra da diğerinin asası aynı şekilde kendi yolunu aydınlatmıştır.  Yine Âişe’r.h.nin rivayetine göre bir gün Resûl-i Ekrem mescidde namaz kılan (veya Kur”an okuyan) Abbâd’ın sesini duyunca,
“Âişe! Bu Abbâd’ın sesi değil mi?” diye sordu. Abbâd olduğunu öğrenince de
“Allah’ım, Abbâd’a rahmetinle muamele et, merhamet et!” diye dua etti.
Abbâd b. Bişr, başta Bedir ve Uhud savaşları olmak üzere Hz. Peygamber’in iştirak ettiği bütün savaşlara katıldı. Hicretin altıncı yılında umre için hazırlık yapıldığı sırada peygamberin, Kureyşliler’in durumunu öğrenmek üzere gönderdiği yirmi kişilik öncü süvari birliği içinde Abbâd da vardı. Ayrıca, Resûlullah’a ve müslümanlara eziyet etmekle tanınan yahudi Kâ’b b. Eşrefi öldüren yiğitler arasındaydı. Hz. Peygamber tarafından Müzeyne ve Süleymoğullan’nın zekâtlarını toplamak üzere görevlendirildi. Abbâd son olarak Yemâme Savaşı’na katıldı. Arkadaşlarına,
“Kılıçlarınızın kınını kırıp atın!” diye bağırarak düşman saflarına daldı ve yüzünden aldığı kılıç darbeleriyle kırk beş yaşlarında iken şehid oldu.
Peygamberimiz, Abbâd b. Bişr’i, Tebük’e geldiği günden, Tebük’ten ayrıldığı güne kadar gece Muhafız Kolu Kumandanı olarak görevlendirdi.
Abbâd b. Bişr, geceleri arkadaşları ile birlikte ordugâhı dönüp dolaşırdı.
Birgün, sabahleyin Peygamberimiz’in yanına gelip
“Ya Rasûlallah! Sabahı edinceye kadar arkamızdan gelen Tekbir seslerini işitmekten uzak kalmadık. Yoksa, bizlerden başka birini muhafızların peşinde dolaşmakla mı vazifelendirdin?” dedi.
Peygamberimiz
“Ben, böyle bir şey yapmadım. Fakat, süvari atlarımızla ilgilenen Müslümanlardan bazıları, birbirlerinin Tekbirine karşılık vermiş olabilirler” buyurdu.
Bunun üzerine, Silkân b. Selâme
“Yâ Resûlallah! Ben, on Müslümanın başında atlarımızın yanına gitmiştim nöbetcilerimizi korumuştuk!” dedi.
Peygamberimiz
“Allah yolunda, nöbetcileri, muhafızları koruyanı, Allah, rahmetiyle esirgesin!
Bütün insanlardan veya hayvanlardan, koruduğunuz her birine karşılık, size birer kırat ecir ve sevap vardır!” buyurdu.
ABBAS r.a.
Ebü’1-Fazl el-Abbâs b. Abdilmuttalib b. Hâşim el-Kureşî el-Hâşimî (ö. 32/653). Hz. Peygamber’in amcası.
Hz. Peygamber’in doğumundan iki veya üç yıl önce dünyaya geldi. Mekke’de Hz. Muhammed s.a. ile birlikte büyüdü. İlk gençlik yıllarından itibaren ticaretle meşgul oldu. Maddî durumunun iyi olması sebebiyle, Câhiliye döneminde Kâbe’yi ziyarete gelen hacılara su dağıtma (sikâye) ve onlara ziyafet verme (rifâde) görevlerini kardeşi Ebû Tâlib’den devraldı. Ebû Tâlib’in geçim yükünü hafifletmek için Abbas Ca‘fer’i, Hz. Peygamber de Ali’yi himayelerine almışlardı.
Hz. Peygamber İslâmiyet’i yaymaya başladığı günlerde Abbas hemen müslüman oldu. Ancak geniş nüfuzunu kullanarak müslümanları himaye etmek düşüncesiyle, Müslümanlığı kabul ettiğini açığa vurmadı. Hatta Mekkeli müşriklerin müslümanlarla ilgili karar ve davranışlarını Hz. Peygamber’e ulaştırmak maksadıyla kasten hicret etmedi. Daha çok benimsenen ikinci bir rivayete göre ise, Mekke fethine veya en azından Bedir Savaşı’na kadar müslüman olmadı. Bununla beraber daima yeğenine arka çıkarak onu müşriklere karşı himaye etti. İkinci Akabe Biatı’nda (622), Hz. Peygamber’i yalnız bırakmayıp müzakerelere katıldı; Medineli müslümanlardan onun hayatını tehlikeye atmayacaklarına dair teminat aldı. Mekke’de kaldığı süre içinde İslâm davetini açıktan desteklediği kesinlik kazanmasa bile, karısı Ümmü’1-Fazl Lübâbe ile oğlu Abdullah’ın müslüman olmalarına karşı çıkmayarak İslâmiyet’in tebliğini müsamaha ile karşıladığını göstermiş oldu.
Bedir Savaşı’nda müşriklerin safında yer almak zorunda kalan Abbas, bu savaşta esir düştü. Kendisinin ve diğer akrabalarının fidyelerini ödeyerek Mekke’ye döndü. Oradaki fakir müslümanları himaye etmeye ve Kureyşliler’in İslâm aleyhindeki çalışmaları hakkında Hz. Peygamber’e bilgi ulaştırmaya devam etti. Hayber’in fethini Resûlullah’ın ona müjdelemesi, ikisi arasında gizli bir haberleşmenin öteden beri devam edegeldiğini göstermektedir. Mekke’nin fethi için yapılan hazırlıklar tamamlandıktan sonra müslü-man olduğunu açığa vurması, onun gizli ve son derece önemli bir görevi üstlenmiş olduğunun bir başka delili sayılmalıdır. Huneyn Savaşı’nın ilk anlarında bozguna uğrayan müslümanlara, Akabe ve Rıdvan bîatlarında Hz. Peygamber’e bağlılık sözü verdiklerini gür sesiyle hatırlattı ; böylece İslâm ordusunun tekrar derlenip toparlanmasına ve düşmanı bozguna uğratmasına yardımcı oldu.
Hz. Peygamber’in son hastalığında onun vefat etmek üzere olduğunu anlayan Abbas, devlet idaresinin geleceği konusunda endişeye kapıldı. İdarenin Hâşimoğulları’nda kalmasını arzu etmekle beraber Peygamber’in bu husustaki talimatının öğrenilmesi için Hz. Ali’yi uyardı. Hz. Âişe’nin rivayetine göre, Ali bu teklifi yerinde bulmayarak Resûlullah’ın kendileri aleyhinde kanaat belirtmesi halinde artık devlet idaresini kimsenin onlara vermeyeceğini söyledi.  Abbas, Resûl-i Ekrem’in vefatından sonra Hz. Fâtıma ile birlikte Halife Ebû Bekir’e giderek Peygamber’in Fedek’teki topraklarıyla Hayber’deki hissesini almak istedi; fakat Ebû Bekir, peygamberlerin miras bırakmayacaklarına dair hadisi okuyarak bu mirası alamayacaklarını söyledi.
Hz. Peygamber, amcası Abbas’ı sever, kendisinden sadece iki veya üç yaş büyük olmasına rağmen,
“İnsanın amcası babası gibidir” diyerek ona saygı gösterirdi. Ayrıca onu,
“Kureyş’in en cömerdi ve akrabalık bağlarına en çok riayet edeni” diye övmüş, Abbas’ı incitenlerin kendini incitmiş olacaklarını söylemiştir.  Hz. Abbas, Rasulullah s.a.’in talebi üzerine Hz. Osman ve Adi b. Hatim ile birlikte üç yıllık zekatlarını peşin ödeyerek Beytülmal-hazine açığını kapatmışlardır.
Hz. Peygamber’in cenazesini kaldıranlardan biri de Abbas’tır. Hz. Ömer, Peygamber’in vefatından sonraki kıtlık yıllarında yağmur duasına çıkıldığı zaman, Abbas b. Abdülmuttalib’i kastederek, “Peygamber’in amcası hürmetine” diye rahmet niyaz eder-di.  Hz. Ebû Bekir, Ömer ve Osman halifelik dönemlerinde ona büyük itibar göstermişlerdir.
Üç hanımından, onu erkek olmak üzere on üç çocuğu oldu. Onun adıyla anılan Abbâsî Devleti’nin halifeleri, oğlu Abdullah’ın soyundan gelmiştir.
Uzun boylu, beyaz tenli, gür sesli bir kişi olan Abbas, ömrünün sonuna doğru gözlerini kaybetti. Köle azat etmeyi seven ve maddî varlığıyla İslâm’a değerli hizmetlerde bulunan Abbas, seksen sekiz (veya seksen altı) yaşlarında Medine’de vefat etti. Kendisinden rivayet edilen otuz beş hadisin belli başlı râvileri, oğulları Abdullah, Ubeydullah, Kesîr ve kızı Ümmü Gülsüm ile Câbir b. Abdullah, Ahnef b. Kays gibi sahâbî ve tabiîlerdir.
ABDULLAH b. CAHŞ r.a.
Ebû Muhammed Abdullah b. Cahş b. Riâb b. Ya’ıner el-Esedî (ö. 3/624). Hz. Peygamber’in halasının oğlu ve ilk seriyye kumandanı.
Hz. Peygamber Dârülerkam’a sığınmadan önce, iki erkek kardeşiyle birlikte müslüman oldu. Habeşistan’a yapılan hicretlerin ikisine de katıldı; dönüşte Mekke’de bir müddet kaldıktan sonra ailesiyle birlikte Medine’ye hicret etti. Resûlullah onunla Âsim b. Sabit arasında kardeşlik bağı kurdu.
Hz. Peygamber, hicretin on yedinci ayında Nahle’ye gönderdiği seriyyeye Abdullah’ı kumandan tayin etti ve kendisine iki gün sonra açılmak üzere bir de mektup verdi. Mektupta, Nahle’ye gidip Kureyş’i gözetlemesi ve edindiği bilgileri Medine’ye ulaştırması emrediliyordu. Seriyye Nahle’ye varıp Mekkeliler’e ait bir ticaret kervanı ile karşılaşınca, müslümanlar kervanı ele geçirmeye karar verdiler; içlerinden biri de kervanbaşı Amr b. Hadramîyi öldürdü. Bu arada iki kişi esir edildi; kervan da ganimet olarak ele geçirildi. Abdullah, ganimetlerin taksimini bildiren âyetin henüz gelmemiş olmasına rağmen, beşte birinin Hz. Peygamber’e ayrılmasını emretti. Daha sonra nazil olan âyet de  aynı hükmü getirdi. İslâm tarihinde ilk defa düşman kanı dökülen, esir ve ganimet alınan bu seriyye, aynı zamanda Batn-ı Nahle seferi diye de anılmıştır.
Bu sefer haram aylar’dan biri olan Recebde meydana geldiği için müşrikler Hz. Peygamber’in haram ayda savaşı helâl saydığını ve ganimet aldığını etrafa yaydılar. Resûlullah Abdullah’a böyle bir emir vermemiş olduğu için olanları tasvip etmediği gibi, kendisine ayrılan ganimet hissesini de almadı. Ancak, insanları Allah yolundan alıkoymanın, küfürde ısrar etmenin, Mescid-i Harâm’ın ziyaretine engel olmanın ve sakinlerini oradan çıkarmanın haram ayda savaşmaktan çok daha büyük günah olduğunu bildiren âyet  nazil olunca, seriyyeye katılanların haklılığı anlaşıldı.
Abdullah, Bedir ve Uhud savaşlarına katıldı. Uhud Savaşı’nda kahramanca çarpıştıktan sonra kırk yaşlarında iken şehid oldu. Düşman askerleri tarafından burnu ve kulakları kesilen naaşı, dayısı Hamza’nınkiyle birlikte aynı kabre defnedildi. Ahmed b. Hanbel, Abdullah b. Cahş’dan rivayet edilen iki hadisi, Müs-ned’inin iki ayrı yerinde  mükerreren zikretmiştir.
ADÎ b. HATİM et-TÂİ r.a.
Ebû Tarîf Adî b. Hatim b. Abdillâh et-Tâî (ö. 67/686) Tay kabilesinin reisi olan meşhur sahâbî.
Müslüman olmadan önce mutaassıp bir hıristiyan ve amansız bir İslâm düşmanı idi. Hz. Peygamber, Tay kabilesi üzerine Hz. Ali kumandasında bir seriyye sevkedince İslâm kuvvetlerine karşı koyamadı ve ailesiyle birlikte hıristiyan Araplar’ın bulunduğu Suriye sınırına doğru kaçtı. Müslümanlar, aralarında kız kardeşi Seffâne’nin de bulunduğu pek çok kişiyi esir alarak Medine’ye getirdiler. Seffâne Hz. Peygamber’in huzuruna çıkıp müslüman olduğunu söyledi; Hz. Peygamber de onu sadece azat etmekle kalmayıp elbise, yiyecek, at ve harçlık vererek Şam’a kardeşi Adî’nin yanına gönderdi. Seffâne’ye yapılan bu muameleden memnun olan Adî, kız kardeşinin de içinde bulunduğu bir heyetle Medine’ye geldi. Resûlullah’la yaptığı görüşme sonunda hicretin yedinci veya dokuzuncu (628, 630) yılında İslâmiyet’i kabul etti. Müslüman olduğunda yaşı elliyi geçmişti.
Adî b. Hatim’in kabile reisliği Hz. Peygamber devrinde de devam etti. Başarılı çalışmalarıyla kabilesinin tamamen müslüman olmasını ve devlete karşı görevlerini eksiksiz yerine getirmesini sağladı. Böylece, kabilesine ait vergileri devlete tam ödemekle meşhur bir sahâbî vasfını kazandı. Rasulullah s.a.in talebi üzerine Hz. Hamza ve Hz. Osman ile bilikte üç yıllık zekatlarını peşin ödeyerek hazine-Beytül açığını kapattı. Arap kabilelerinden birçoğunun İslâm’dan döndüğü ve devlete baş kaldırdığı Hz. Ebû Bekir’in hilâfeti döneminde kabilesine hâkim olarak en küçük bir kıpırdanışa dahi fırsat vermediği gibi, vergilerini de eksiksiz ödemeye devam etmelerini sağladı. Hz. Ebû Bekir devrinde Hâlid b. Velîd kumandasında Suriye seferine, Hz. Ömer zamanında da İrak’ın fethine ve Kâdisiyye Muharebesi’ne katıldı. Cemel ve Sıffîn vak’alannda Hz. Ali’nin safında yer aldı. Müslümanlığı kabul etmesine vesile olduğu için Hz. Ali’ye karşı ayrı bir sevgisi ve bağlılığı vardı. Cemel Vak’ası’nda bir gözünü ve oğlu Muhammed’i kaybetti. Diğer oğlunu da Haricîler öldürdü. İrak’ın fethinden sonra Küfe’ye yerleşti ve orada vefat etti.
Uzun ömürlü sahâbîlerden biri olan Adî, babası Hatim et-Tâî gibi cömert bir insandı. Uzun süren kabile reisliğinin kazandırdığı tecrübeler onda sağlam ve köklü bir devlet adamlığı karakteri oluşturmuştu. Hz. Ömer’in vefakâr ve sâlih bir insan olarak tavsif ettiği Adî b. Hatim, altmış altı hadis rivayet etmiş, bunlardan yedisi Sahîh-i Buhârî’de, elli yedisi de Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde yer almıştır.
Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde  ve diğer kaynaklarda bizzat kendisinden nakledilen rivayete göre, Hz. Peygamber’in huzuruna geldiği zaman Resûlullah ona müslüman olmasını üç defa teklif etmiş, Adî ise her seferinde,
“Benim bir dinim var” diyerek İslâmiyet’i kabule yanaşmamıştı. Hz. Peygamber,
“Ben senin dinini senden daha iyi bilirim” diyerek Hıristiyanlık ile Sâbiîlik karışımı bir din olan Rekûsîliğe mensup olduğunu söyleyince Adî b. Hatim hayret etmişti. Hz. Peygamber ayrıca ganimetin dörtte birini aldığını, bunun ise Rekûsîliğe göre haram olduğunu hatırlatıp sözüne devam edince o hem utanmış, hem de Hz. Muhammed’in başkalarının bilmediği şeylerden haberdar olduğunu görerek peygamberliğini kabul etmişti.
BEDR SAVAŞI
2. Hicrî yıl, (17 Ramazan/M. 623, 18 Kasım, Cuma)
Hicaz kadar batı Arabistan da umumiyetle arızalı bir toprak parçasıdır, ancak vadiler ve dağ geçitleri yol ve ulaştırma hatlarını teşkil ederler; geniş vadiler ise kervanlar tarafından yol olarak intihap kullanılmıştır. Dağ geçitlerini aşmak daha zordur; bunun için kervanlar zaruret halinde bu yolları kullanmakta, diğer hallerde vâdî yollarını tercih etmektedirler. Diğer bir deyişle, iki yer arasında çeşitli ve kestirme yollar vardır. İşte Bedr de bunlardan birini teşkil eder. Hz. Peygamber s.a zamanında kullanılan Mekke, Bedr ve Medine arası yollar, değişen şartlarla birlikte şimdi tamamen tadilâta uğramış bir haldedir. İslâm yayılıp sınırlar genişlediği zaman, Hac mevsimi boyunca Kâbe’ye hacca gidenlerin adedi yüzbinleri buldu. I.Dünya Harbinden evvel içindeki deve sayısı on ilâ onbeş bin arasında değişen kervanların kendilerine mahsus mutat ihtiyaçları vardı. Tabiatiyle konak yerleri, içmeye elverişli su ve diğer benzeri maddelere olan ihtiyaçlar, mola mahallinin seçiminde ağır basıyordu. Bu yüzden Türklerin idaresinden itibaren Sultan yolu vücut buldu. Her ne kadar bugünkü hacılar tarafından pek ender kullanılıyorsa da develer hâlâ bu yoldan işlemektedirler. Suudîlerin başa geçmesiyle birlikte Hicaz dahilinde motorlu vasıtalar fiilen hac seyrüseferini tekellerine aldılar. Hz. Peygamber s.a.’in meşhur Hac yolculuklarında kullanmış olduğu Hudeybiye yolu, Mekke’nin zabtı sırasında onları gafil avlamak gayesiyle takip ettiği yoldan daha farklı bir yoldur. Keza, 140.000 mü’min-den müteşekkil bir topluluğa hitap ettiği Veda Haccında kullanmış olduğu yol değişiktir. İbn Hişâm ve diğer müellifler bu değişik yolda kullanılan mola mahallerini bir bir zikrederler.
39. Bedr, beyzî (elips) şekilde, sekiz-dokuz kilometre boyunda ve altı buçuk kilometre eninde bir ovadır ve etrafı yüksek dağlarla çevrilmiştir. Bu ova, Vâdî-i Safra’ yakınına kadar uzanır. Medine, Mekke ve Suriye’ye giden yollar bu ovada birleşmektedir. Arazî taş ve çakıl ile kaplıdır güney batısında ise toprak yumuşaktır. Bazı yerlerdeki hareketli kumlar Hz. Peygamber s.a. devrinde bile aynen kum tepecikleri halindeydi. Bedr muharebesi günü yağmur yağmış ve neticede Kureyşliler’in ordugâhının bulunduğu saha bataklık haline gelmiştir. Buna mukabil her an tozu dumana katan Müslümanların tarafındaki arazî yağmur sebebiyle sertleşmiş, onların lehine çok müsait bir duruma gelmiştir. Aynı yumuşak toprak şimdi münbit bir vahadır.
Bedr ovası civarındaki dağlar muhtelif isimler alırlar. Bunlardan ovanın her iki başında kısır, kumluk, beyaz tepelere sahip olanları Kur’ân-ı Kerîm’in vahyolduğu günlerdeki gibi, hâlâ «el-Udvet’ü’d-Dünyâ yakın yamaç» ve «el-Udvet’ü’l-Kusva- uzak yamaç» diye isimlendirilmektedir.  Bu ikisi arasında yüksek bir dağ vardır. Cebel Esfel diye adlandırılmaktadır. Ebû Süfyân’nın idaresindeki Kureyşlilere ait kervan Bedr’den geçmeksizin bu dağın arkasında durmuş 8/42 “Hani Bedir savaşında siz vâdinin yakın yamacında, Medine tarafında idiniz. Onlar da uzak yamacında, Mekke tarafında idiler. Kervan da, sizden daha aşağıda deniz sahilinde idi. Eğer savaş için sözleşmiş olsaydınız, sözleştiğiniz vakit konusunda ihtilâf çıkarırdınız. Fakat gerçekleşmesi gereken bir planı Allah gerçekleştirecekti. Helâk olanın, açık hak bir delil gördükten sonra helâk olması, yaşayanın da, açık hak bir delil gördükten sonra yaşaması için böyle yaptı. Allah kesinlikle her şeyi işitir, ilmi her şeyi kucaklar.” ve Kızıl Deniz sahilini takiben yoluna devam etmiş ve bu arada Hz. Peygamber s.a tarafından pusu kurması talimatı alan müfezeden de kaçmaya muvaffak olmuşlardır.
Müslümanlar, İslâm dinini kabul ettikleri için Mekkeliler hemşehrilerini merhametsizce baskı altında tuttular ve onları hicret etmeye zorladılar; Mekke’yi terkedenlerin geride bıraktıkları mal ve mülklerini zaptettiler ve bu muhacirlerin sığındıkları memleketlerin, Habeşistan ve Medine idarecilerinden nüfuzlu insanlara, boş yere siyasî baskı uyguladılar.  Bütün gayeleri suçlu addettikleri bu insanların iadesi ve onların tekrar memleketlerine dönmeleri idî. Diğer yandan Müslümanlar Medine’ye hicret ettikten sonra onları iktisadî baskı altına almak ve kendi kontrol veya nüfuzu altında tuttukları Medine havalisinden Kureyşlîlere ait kervanların geçmesini yasaklamak suretiyle aynı şekilde karşılık veriyorlardı. Bütün bunlar Kureyşliler tarafından tecavüzî bir harbin başlatılması için kâfi sebeplerdi.
Kureyşlilere ait kervanlara yapılan hücumların basit bir çapulculuk olarak düşünülmemesi icap eder. Çünkü ne Kureyşliler masum, ne de hücum edenler sırf bu iş için teşkil edilmiş bir çete idiler. Sadece, iki Şehir Devleti arasında mevcut bir harp söz konusudur. Harp durumu ise savaşan tarafların birbirlerine gerek can, gerek mal ve gerekse diğer menfaatlarma karşı zarar verme hakkını verir.
Hz. Peygamber s.a.’in hayatı üzerinde tetkikleriyle tanınmış Hintli yazar profesör Şiblî, o devre ait en iyi bir isbât vesikası olan Kur’an’a müracaat edip Bedr savaşına dair ileri sürülen düşünceleri aydınlatmaya çalışmıştır.Gerçekte Kur’ânın 8/6. âyetinde şöyle denir: “8/6”, “Hak, kararın doğruluğu ayan beyan ortaya çıktıktan sonra bile cihad konusunda seninle münakaşaya devam etmişlerdi. Sanki göz göre göre ölüme sürüklendiklerini zannediyorlardı.” Keza, Hz. Peygamber s.a.in mü’minleri ticâret kervanı üzerine bırakmayıp aksine Kureyşliler’in silâhlı kuvvetlerine karşı koymaya sevkedişi dahi esas bir delildir. Aynı şekilde Kur’an’ın aynı sûre ve bir sonraki âyetinde:
«8/7» “Hani Allah size iki gruptan, Kureyş Kervanı ve Kureyş ordusundan birinin sizin olacağını va’dediyordu. Siz kuvvetsiz olanın, kuvvet kullanılmadan elde edilecek olanın sizin olmasını istiyordunuz. Oysa Allah âyetleriyle, emirleriyle, icraatıyla, hakkı, İslâm’ı yüceltmek, toplumda hakça İslâmî bir düzen gerçekleştirmek ve Kureyş ordusunu yok ederek kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar eden kâfirlerin kökünü kazımak istiyordu.” Bu âyet, o zaman Müslümanların kervana mı; yoksa düşman silâhlı kuvvetlerine karşı mı savaşmaları lâzım geldiğini pek kestirememiş olduklarını açıkça gösteren yeterli bir delildir. Her iki vaziyet de müsâvi idi. Kervan bin deveden müteşekkil ve getirdiği mallar, yarım milyon dirhem kıymetindeydi.  Evvelce kervan idarecilerinin yaptıkları istihbarat, kendileri daha uzakta iken bile Müslümanlar tarafından, takip edildikleri merkezindeydi.  Müslümanlar, Mekkeliler, bu kervanı himaye için ellerinden gelen her şeyi yapacaklarından, gerek kendilerinden ve gerekse müttefiki bulundukları kabilelerden toplıyacakları gönüllüler ile bu himayeyi başaracaklarından emindiler. Bu yüzden Müslümanlardan bir kısmı Medine’den uzaklara, Mekke istikametinde gitmenin bile bile ölüme lades demek olacağını düşünüyorlardı.Müslümanlar, ölümden korkmuyorlardı. Hz. Peygamber s.a. yaşça yaşça çok küçük Umeyr isimli birinin teşkil edilen orduya gönüllü olarak katılmaktan menedilmesi neticesi, bu çocuğun canhıraş feryat ve ağlamalar içinde kalması ve sonunda Hz. Peygamber s.a.in bu küçük gönüllüyü kabule mecbur oluşu, Müslüman askerleri heyecan içinde bırakmıştı. Çocuğun sevinci hudutsuz bir haldeydi; o kadar küçüktü ki, büyük kardeşi Sa’d b. Ebî Vakkâs, harp teçhizatını giymesi için ona yardım etmeye mecbur olmuştur.
Suriye’den gelen kervan, Müslümanlar tarafından batı kesiminde veya Medine’nin kuzeyinde durdurulabilirdi. Hz. Peygamber s.a. tarafından özel olarak Suriye’ye gönderilmiş casuslar vasıtasiyle kervanın bu seyahatinden dönerken takip ettiği yol ve geçtiği mıntıkalar hakkında Medine’ye tam malûmat verilebilmiştir.  Bir deve kervanı hakkında istihbarat gene deve sırtında dolaşarak yapılabiliyordu. Bu yüzden bir istihbarat birliği, doğruca batıdaki sahil bölgesinden dolaşsa bile, hareketi, dolaşıp haber araştırması ve bunu Medine’ye ulaştırması takriben iki gün veya daha fazla bir zaman alıyordu. Büyük bir kervan böyle bir işle vazifelendirilmiş bir askerî müfrezeden daha az hareket kabiliyetine sahipti. Bununla beraber, kervan kılavuzları iki durak arasındaki yollarını rastgele değiştiriyorlardı. Neticede, Suriye’den gelen ve  hâlen kuzeyda olan bu kervanı güneye doğru inip Mekke istikametinde durdurmanın daha emniyetli olduğuna karar verdiler. Bunda diğer mülâhazalar da tesirli olmuş olabilir: Güney bölgesinde yaşayan halk, Müslümanların dostu ve müttefikiydi; kuzeydekiler böyle değildi. Bu sebepten güney halkı kervanı durdurma işinde bir mâni olmak yerine yardımcı olabilirdi. Özellikle büyük bir kervanın bir yerde mola verişinin yerli halk için büyük bir gelir kaynağı teşkil etiğini de düşünmek lâzımdır. Ayrıca Bedr havalisi gerek gizlenmek ve gerekse bir pusu kurmak için elverişli imkânlara sahip bir yerdi.
Zaman, Ramazan ayına rastlamaktadır ve o gün, tam manasıyla çok kızgın bir güneş altında geçiyordu. Bir iki günlük yürüyüşten sonra Hz. Peygamber s.a. teşkil ettiği askerî birliğe sefer boyunca orucu bırakmalarını emretti ve Medine’den ayrılırken resmî işleri tertip ve tanzim etmek üzere bir vekil tayin etti. Orduda çeşitli muhitlerden gelen gönüllüler, kendi kabile bayrakları altında toplandı ve Ensâra mensup Kaysü’l-Müzenî önemli bir vazife olan muhafız birliği kumandanlığına getirildi.  Bir hâdiseyi askerî önemi dolayısiyle kayda değer bulmaktayız: Bedr’e doğru yolda gelirken (keza Mekke’nin fethi için yürüyüşe geçildiği zaman da) Hz. Peygamber s.a. develerin boyunlarına, değişik yerlerine takılı çıngırak ve çanların, hareket halinde olan ordunun gece yürüyüşünü ihtiyaten gizlemek gayesiyle çıkarılmasını emretmiştir.
Bedr, Kızıl Deniz sahiline oldukça yakın bir yerdedir. Mühim ve büyük bir konak yeridir; kervanlar genellikle buradan geçerler. Burası Suriye’ye, Mekke’ye, Medine’ye giden yolların birleştiği bir kavşak noktasıdır. Bu noktanın önemi dolayısiyle Hz. Peygamber s.a. gelmesi beklenen kervandan birkaç saat evvel Bedr’e vardı.
Hz. Peygamber s.a.’in buraya gelirken mutadı veçhile, tanınmayan ayrı bir yolu kullanmış olması mümkündür. Yolda devamlı keşif birlikleri çıkarıyor,  bazan da bu vazifeyi bizzat ifâ ediyordu. Ashâbdan birkaç kişi ile birlikte ordudan ayrılıp, vadiler arasında, düşman hakkında malûmat topluyordu. Bazan yeni bir haberle dönse bile, bazan hiç bir haber elde etmeksizin döndüğü de vâkiydi. Bu çıkışlarından birinde, Demre bedevilerinden düşman hakkında bazı mühim haberler elde etti. Keşif birlikleri deve sırtında Bedr civarındaki köylere varıncaya kadar nüfuz ediyorlar ve gayelerini gizliyerek gûyâ buralardaki kuyulardan su içmek için durmuş gibi davranıyorlardı. Bir defasında bu kuyulardan birinin başına gelmiş iki kızdan birinin ötekine, «kervanın, pek yakında geleceğini, artık onların hizmetinde bazı işlerde bulunup elde edeceği kazançla kendine olan borcunu ödeyeceğine» dair aralarındaki konuşmaları tesadüfen işittiler; bu kadarı kâfi idi. Derhal ordugâha dönerek haberi bildirdiler. Hemen Bedr’de pusu kurup kervan Bedr ovasına kuzeydeki dar olan dağ geçidinden girdiği zaman hücuma kalkmayı kararlaştırdılar.
Kervan, bu seyahati boyunca Müslümanlar tarafından bıkıp usanılmadan uzaktan ve yakından takip edildiğini kervan idarecileri de öğrenmiş bulunuyorlardı. Hattâ kendilerinden evvel altı yedi kervanın da böylece takip edildiklerini bilmekteydiler. Bilhassa, Müslümanların nüfuz ve tesir sahaları olan bu bölgede endişe içinde idiler. İslâm’dan evvelki günlerde Gifâr kabilesi, yağmayı itiyat hâline getirmiş olmasıyla mâruftu; hattâ bunu, hac mevsiminde haram olduğu halde hacılara karşı da yaparlardı ve bunlar da Bedr civarında otururlardı.  Genç yaşında Mekke’de İslâmiyeti kabul eden Ebû Zer el-Gifârî, Hz. Peygamber s.a. tarafından bu havalide Müslümanlığı yaymak için vazifelendirilmişti.  Bu kabileye mensub olan bazı yeni Müslüman olmuş kimselerin enerjileri bu sefer yeni dinin düşmanlarına yâni Kureyş kabilesi kervanlarına karşı zarar vermek üzere yöneltilmiştir. Gelen kervanın reisi Ebû Süfyân dahi endişeli ve müteyakkız idi. Bu yüzden Bedr-Huneyn sapağında bir durak verdi  ve Bedr düzlüğünün mola için kalma veya geçip gitme bakımından emniyetli bir yer olup olmadığını görmek üzere bizzat kendisi keşfe çıktı. Mevsimin çok sıcak günleri olması sebebiyle develerle geceleri seyahat ediliyor, gündüzleri ise mola veriliyordu. Ebû Süfyân, sabahleyin çok erken Bedr’e vardı o sırada kuyu başında birçok yerli toplanmış birbirleriyle konuşuyorlardı. Ebû Süfyân mühim bir şahsiyetti; onun geldiğini işiten Cüheynelilerin başkanı Mecdî İbn Amr, çadırından çıkmış ve ona hoş geldin demiştir.  Mecdî, Yanbû yakınında yaşıyordu. Onun burada bulunuşu, buradan geçecek bu büyük kervana ne kadar ehemmiyet atfettiğini gösterir.
Bedr yerli halkı Müslüman ordusu hakkında hiç bir şey bilmiyordu. Mecdî, kuyudan su almak üzere biraz evvel gelmiş olan iki develi süvari müstesna, hiç bir şey görmediğini ve bilmediğini söyledi. Ebû Süfyân, Müslüman süvarilerin geldikleri yöne acele koştu ve ayak izlerini takip ederek, henüz yeni deve pisliği bulunan bir yere vardı; eline bir parça alarak ezdi, parçaladı ve içinde hurma çekirdeklerini görür görmez:
«-Aman Allah’ım! Bura ahalisinin develerine verdikleri yem bu olamıyacağına göre, bunlar Medinelilere ait develerdir ve eminim ki bunlar Muhammed s.a.’in askerlerinin develeridir.» diye haykırdı. Buradan acele olarak kervanın beklediği yere döndü ve süratli bir hecin devesi ile Mekke’ye bir imdat çağrısı gönderdi, kervanın yolunu değiştirdi.
Bedr’e uğrama yerine, Kızıl Deniz sahil yolundan, iki gece hiç durmadan yoluna devam etti ve böylece kervan, Müslümanların hücumundan kurtulmuş oldu, Mekke’ye vardı.  Yoldayken Ebu Süfyân ikinci bir haberci ile, artık Mekkelileriiı yardımına ihtiyacı kalmadığını bildirmişti.
Ebû Süfyân’nın gönderdiği ilk haberci, Mekke’ye varıp adet oldğu üzere çırılçıplak bir vaziyette yüksek bir yere çıkıp haberi bildirince, bu, infial ve kızgınlığa sebep oldu. Çünkü Mekke’deki her ailenin bu kervanda bir malı yahut başka bir sebepten menfaati vardı. Durum çok acele idi; uzun uzun hazırlık yapmaya vakitleri yoktu; müttefiklerinin yardımlarını, hattâ Ehâbişlerin yardımlarını bile bekleyemezlerdi (sonradan buna pişman olmuşlardır). Bin kadar gönüllü ve yüz kadar da süvârî ile Bedr’e doğru hemen yola koyuldular. Yolda, Ebû Süfyân’nın ikinci habercisi ile karşılamalarına ve bunun kervanın emniyet haberini kendilerine ulaştırmasına rağmen, plânlarında bir değişiklik yapmadılar. Müşriklere ait bu iki kafilenin yarı yolda karşılaşmadığına bakılacak olursa, kaçan kervanın ve Mekkeli kuvvetlerin aynı güzergâh üzerinde olmadıkları sonucuna varabiliriz, Kureyşin Bedr’e doğru yürüyüşlerinin, evvelden beri devam eden Medinelilerin tehdit ve tehlikelerine bir son verme maksadına matuf olması da muhtemeldir.
Mekkeli bu kuvvetlerin Bedr’e ulaşabilmesi için bir haftalık bir zaman lâzım gelmektedir. Hz. Peygamber s.a. kervanı kaçırdıktan sonra niçin bu kadar bekledi de kendi üssü ve müstahkem mevkii olan Medine’ye dönmedi? Hz. Peygamber bu seferinden faydalanarak, yerli kabileler ile temas etmek ve mümkün ise dostluk antlaşmaları ve ittifaklar kurmak istemiş olabilir. Tabiî bu antlaşmalarla kendi nüfuz ve tesir sahası genişleyerek Mekkeli kervanların Suriye’ye giderken ve gelirken geçtikleri yolları tamamen kontrolü altına alabilecekti. Hicrî 1. yılda Cuheynelilerin bir kolu ile zâten ittifak yapmıştı.Hicretten sonra ikinci yılda Benî Damre, Benî Müdlic, Benî Zur’a ve Benî Rab’a kabileleri ile ittifaklar kurdu. Bunlardan bazılarını işte bu sırada akdetmiş olması muhtemeldir. Bütün bu kabileler, Kızıl Deniz ile Bedr arasında oturmaktadırlar, bu bölgeden Mekke-Suriye yolu geçmektedir.
Hz. Peygamber s.a., kervanı çevirmek üzere ovanın kuzey geçidi civarında bîr yerde ordugâhını kurmuş bu kesimde kalmıştı. Fakat, Mekkelilerin büyük sayıda bir kuvvetle üzerlerine geldiğini haber alınca, onlara karşı koymağa karar verdi; kumandanlarından bazıları araziyi çok müsait buluyorlardı. Onların tavsiyesi üzerine Hz. Peygamber s.a. güneye hareket etti ve su ikmâl yeri olan kuyuyu zaptetti; gayesi, düşmanı bundan mahrum bırakmaktı.
Mekkeli Kureyşîler, musikî âletleri çalarak geldiler; onlar muzaffer bir edâ taşıyorlardı. Müslümanlar ise her şeyden, hattâ ulaştırma imkânlarından bile mahrum idiler. Bir deveyi iki veya üç kişi kullanıyordu. Maneviyat durumları ise şu hâdiseden kolaylıkla çıkarılabilir: Huzeyfe b.Yemân anlatıyor: «Benim Bedr muharebesine iştirak edemeyişime şu hâdise sebep olmuştur: Ben ve babam İslâm dinini kabul ettikten sonra, yolumuz Mekke’ye düştü. Bizi Mekkeli Kureyşliler yakaladılar ve dediler ki, siz Hz. Peygamber s.a.’e iltihak etmek istiyorsunuz; reddedip böyle bir arzumuz olmadığım, sadece Medine’ye gittiğimizi söyledik. Onlar Medine’ye gitmemize müsaade ettiler, fakat Hz. Peygamber s.a.’in safında harbe iştirak etmeyeceğimize dair bizden söz alıp yemin ettirdiler; biz de Hz. Peygamber s.a.’e geldik, durumu izah ettik, o Medine’ye gitmemizi ve onlara verdiğimiz sözü tutmamızı söyledikten sonra ilâve etti:
“Allah, Kureyşlilere karşı bize yardım edecektir.”
Hz. Peygamber s.a. Bedr’e ulaşınca subaylarından bazılarını da yanına alarak ovada keşfe çıktı ve onlara düşman ordusunun ne taraftan gayet kolaylıkla imha edilebileceğini gösterdi.  Mucizesini bir tarafa bırakacak olursak görürüz ki Hz. Peygamber s.a., düşman birliklerinin çeşitli yön ve mevkilerden kabiliyet, hazırlık ve güçlerini harpten evvel öğrenmiş, ihtimalleri hesaplamış ve kendi savunmasını da bu tahminlere göre tayin ve düzenlemiştir. Tarihî kaynaklar, Hz. Peygamberi s.a.’in, düşman kuvvetleriyle birlikte gelmekte olan tanınmış kumandanlarının kim olduklarını öğrenmek için özel bir gayret ve mesaî sarf ettiğini göstermektedir.
Meydan muharebeleri genellikle sabah erken başladığından, Hz. Peygamber s.a. kuvvetlerini düşman ilerlediği vakit,yükselen güneş ışıklarının kendi askerlerinin gözlerini asla kamaştırmayacağı bir yerde mevzilendirdi.
Düşmanın gelmesi üzerine Hz. Peygamber s.a., vadinin yakın yamacı tarafından hareket ederek, el-Ariş tepesine yakın bir yerde ordugâhını tesis etmiştir. Gayesi vadinin uzak yamacı tarafına, daha uzağa konaklamış olan  düşmanın su ile alâkasını kesmekti; birçok büyük hendek kazılarak suyun akışı bu kanallara çevrildi. Bu suretle, suyun sadece düşman tarafına akması önlenmiş olmadı, aynı zamanda onu bir yerde biriktirerek Müslümanların faydasına amade halde tutmak da mümkün oldu. Kaynaklar, Hz. Peygamber s.a.’in Bedr harbi sırasında kırmızı bir otağda (Türk çadırında) kaldığını naklediyor.
Müslüman gönüllülerinin adedi 300 kadardı, muhtemelen, iki üç atları vardı.  Devriyeler tarafından esir edilen düşman, su nakliyecilerinden Müslüman istihbaratçılarının öğrendiğine göre, düşman 1000 veya 900 askerden oluşuyordu. Bunlara ilâve olarak, yüz kadar süvari mevcuttu. İyi tertibat alınmadan ve yüksek sevkülceyş gösterilmeden eşit taraflar arasında olmayan bu savaşın çok kısa sürede aleyhte sonuçlanacağı tabiî idi. et-Tirmizî’ye göre,  İslâm kuvvetlerinin arazi üzerinde kol nizamından harp nizamına geçme işi, harpten önceki gece tamamlanmış bulunuyordu. Sabahleyin çok erken bir vakitte Hz. Peygamber s.a. kendi küçük ordusunun muntazam sıra ve belirlenmiş hatlarını dikkatle teftiş etti ve onların «bir ok gibi» cevval ve kuvvetli olduklarını bir kere daha yakından gördü. Hz. Peygamber s.a. bu teftiş esnasında, elinde bir âsâ taşıyor ve bununla kendi hattının ilerisinde veya gerisinde kalmış gönüllülerin hakikî yerlerini işaret ediyordu.  Bu işi bitirdikten sonra, her mevzi için bir kumandan tayin etti. Vâkıdî’ye göre, Hz. Ebû Bekir sağ kanadın idaresine getirilmişti. Bu biraz şüphelidir, çünkü diğer bazı tarihçiler, Hz. Ebû Bekir’in harp boyunca Hz. Peygamber s.a. ‘in yanında, yani gözetleme kulesinde kalmış olduğunu iddia etmektedirler. Hz. Ali’den gelen bir rivayette, Hz. Peygamber s.a. etrafında daimî bir muhafız birliği bulunduğu bildirilmiştir. Çünkü kendisi harpte bahadırlığı sebebiyle hücumlar yaptığından, mutlaka arkadan kollayacak savunmaya ihtiyacı oluyordu.
Müslüman kuvvetler, üç gruptu: 1. Mekkeli Muhacirler, 2. Evsîler, 3. Hazrecîler. Bunlardan herbiri, açtıkları kendi sancakları altında toplanmışlardı.  Bugüne mahsus üç ayrı parola dahi tesbit edilmişti.  Fakat bu üç ayrı kısmın sayıları birbirine eşit olmadığı gibi, ihtimal, bazı bölgelere başka kabilelerden kuvvetler dahi yerleştirilmişti.
Mevzileri ve harp hatlarını tanzim ettikten sonra Hz. Peygamber s.a., o günlerin Allahsız ve putperest camiası içinde tek Allaha inananlar dünyasının bu en son kafilesini teşkil eden mü’minlerine bazı mühim talimatta da bulunmuştur. Keza Hz. Peygamber s.a., o günkü namazlarında bizzat:
«Ey Kadiri Mutlak Allah’ım, Sen mü’minlere yardım et! Şayet onlar tamamen mahvolacak olurlarsa sana artık ileride ibâdet edecek kim kalır!»  şeklinde, dua etmiş ve neticede bu methiyeleri işiten, gayelerine sonsuz derecede bağlı Müslümanların heyecanları son haddini bulmuştur. Hz. Peygamber s.a.’in orduya hitabesi şudur:
«Mevzilerinizi bırakıp ayrılmayınız, hiçbir yere kımıldamayıp yerlerinizde kalınız. Ben emir vermedikçe savaşa başlamayınız. Oklarınızı düşman size yaklaşmadan kullanıp israf etmeyiniz, düşman kalkanını açtığı zaman okunuzu atınız. Düşman iyice yaklaşınca elinizle taş atınız. Daha da yaklaşırsa mızrak ve kargılarınızı kullanınız. Kılıç en sonra, düşman ile göğüs göğüse gelindiği vakit kullanılacaktır.»  Her Müslüman bulunduğu yere taş yığınakları yapmıştı; bunlar, o günün el bombaları sayılabilir. Sadece savunma harbi yapacak olan Müslümanlar için bunlar çok elverişli ve işe yarar şeylerdi. Düşman ise taarruz harbine giriştiğinden, isteseler bile, muharebe hattından hücuma geçtiklerinde beraberlerinde bir veya iki taştan fazlasını atmalarına imkân yoktu.
Hz. Peygamber s.a.’in ahlâkî ve bediî meşhur bir sözü vardır:
«Allah her hususta güzellik ve iyilikle hareket etmenizi emretmektedir.  O halde öldürürken bile en iyi ve en güzel tarzda öldürünüz.» Hz. Peygamber s.a.’in taraflardan birine kumanda ettiği bu ilk savaşta yukarıdaki mezkûr esas- emir ve tenbîh ifa edilmiştir. Öldürmenin zalimane ve lüzumsuz olanı açıkça menedilmiştir. Meselâ, zaruret yokken kadınları, çocukları, fiilen savaşa iştirak etmemiş ahçı, uşak ve benzeri kimseleri öldürmek gibi.
Kur’ân, Bedr savaşı münasebetiyle çok dikkat çekici bir savaş usulü ortaya koymuştur. «(8/12)» Bu tarz savaş düşmanın kat’î bir ölüme sürüklenmesinden ziyade, onun uzun müddet rahatça savaşmasını önleyici bir tesir yapar; aynı zamanda göğüs göğüse yapılan çarpışmalarda, bu husus harbin maksat ve gayesine halel getirmeksizin mümkün olduğu kadar az kan dökülmesini temin eder.
Bedir savaşında Müslüman askerlerin tek tip elbiseleri (üniformaları) yoktu. Karşı tarafta Gayrimüslimler arasında ise, kıyafet birliğine daha da az rastlanıyordu. Bunun için Müslümanlar, kendi kardeşlerini göğüs göğüse çarpışma esnasında hasımlarından ayırt edebilmek için evvelden tesbit ettikleri parolaları söylüyorlardı. Vâkıdî’ye göre,  bu parola umumiyetle «Yâ Mansûr emit» (Ey yardıma mazhar olan, öldür) idi. İbn Kesîr’e göre,
«Ahad, Ahad» (Allah birdir, Allah birdir) şeklinde olan parola diğerlerinden daha fazla kullanılmıştır. Diğer parolalar ise şunlardır: süvariler için; «Ey Allah’ın süvarisi», Mekkeli Muhacirler için; «Ey Benî Abdurrahmân», Hazrecîler için; «Ey Benî Abdullah» ve Evsîler için; «Ey Benî Ubeydullah». Sadece gece nöbeti esnasında değil, gündüz çarpışmaları esnasında da kendilerini düşman askerlerinden ayırmak maksadıyla bu parolaları kullandıklarından, bunların gizli tutulm agereği de yoktu. Asıl mühim olan, harbin en kızgın olduğu bir sırada muhariplerin birbirlerini nasıl bulup tefrik ettiklerini ortaya çıkarmaktır. Mamafih, evvelden beri Müslümanların tek tip kılık taşıdıklarına dair bir kanaat mevcuttur. Kur’an’da Bedr savaşıyla ilgili âyetlerde «üniformalı melekler»‘e  atıflar vardır. Bu âyeti açıklayan Taberî, tefsirinde bu harp münasebetiyle Hz. Peygamber s.a.’in şu tenbihte bulunduğunu söylüyor:
«Ey Müslümanlar! Allah’ın sizlere yardımcı olarak gönderdiği melekler, işaretler (üniformalar) taşımaktadırlar; o halde sizler de işaretler edinin». Ve müellif ilâve ediyor: «temin edebilenler, derhal başlık ve miğferleri üzerine yünden ibik şeklinde parçalar ilâve ettiler.»
Düşmanın tertip ve teşkili hakkında fazla bir bilgiye sahip değiliz. Vâkıdî’ye göre  sağ ve sol olmak üzere iki kanat halinde harp sahasında toplanmışlardı. Aynı kaynağa göre, onlar sadece üç sancak taşıyorlardı. Tam ilerledikleri sırada, bir müddet durdular ve o zamanların âdetine göre, önce iki taraftan birer ferdi teke tek döğüştürdüler (Mubâreze ettiler).
Hz. Peygamber s.a. harpten önceki bütün geceyi, Allah’a ibadet ve dua ile geçirmişti. Şimdi, artık küçük ordusunun tertip ve teşkilinden memnun ve emin bir halde «erkânı harbiyesi» ile birlikte harp meydanına hâkim ve bütün ovayı görüşü altında tutan tepeye çıktı. Burada onun emriyle bir gözetleme kulesi (Ariş) inşâ edilmişti. Bu yapı, aynı zamanda bir yandan kızgın güneş ve diğer yandan da düşman tarafından gelebilecek olan serseri oklara karşı bir sığınak vazifesini görecekti. Bu mevkide icabı halde kullanılmak üzere birkaç sür’atli hecin devesi bulundurulmaktaydı.  Bu muharebe karargahında bulunan kumandanlar, kendi emri altındaki birliklere emirlerini bu develerle ulaştırmışlardır. Keza bu süratli hayvanlar, harp hiç beklenmeyen bir tarzda sona ererse, yüksek kumanda heyetinin geri çekilmesini de kolaylıkla sağlayabilirdi. Esasen bu gözetleme kulesi ile Medine yolu arası tamamen açık bir halde bulunuyordu. Taberî’ye göre,  burada mezkûr muharebe karargahında, seçme muhafızlardan müteşekkil bir birlik de vazifelendirilmişti. İşte Ariş tepesi, ismini bu gözetleme kulesinin o zamanki isminden almaktadır.
Savaş, bilhassa bugünkü şehitliğin bulunduğu mahalde en şiddetli bir şekilde cereyan etmiştir. Hz. Peygamber s.a.’in şu meşhur hadîsine bakacak olursak savaş meydanı rahatlıkla tespit edilir. «Şehitleri düştükleri yere gömünüz.»
Harbin neticeleri gayet iyi bilinmektedir. Bir kere savaş birkaç saat içinde sona ermiş, ondört Müslüman asker şehît düşmüştür. Fakat, bunlar hayatlarını kaybetmeden evvel en az, toplam yetmiş düşman öldürmüş ve bir o kadarını da esir etmiş bulunmaktadır.  Bu esirlere misal teşkil edecek tarzda muamele tatbik edilmiş, az evvel aralarında bir harp cereyan etmesine rağmen Müslümanlar bu esirlere karşı lütufkâr davranmışlardır. Hz. Peygamber s.a., bu esirleri en emîn bir tarzda göz altında bulundurmak için bunları kendi askerleri arasında taksim etmiş ve onlara iyi davranmalarını tenbih etmiştir.  Bu emir havada kalmadı: Bu esirlerden elbisesi olmayanlara elbise temin edildi, Müslümanlarla eşit surette yedirildi içirildi. Bazı Müslümanlar, bunlara ekmeklerini verip sadece hurma ile yetindiler; gayeleri, sadece verilen emirden dışarı çıkmamak ve bu emre itaat idi.  Kur’âna göre (76/8-9) esirlerin iaşesi esasen karşılıksız yapılır.
İslâm’dan evvelki Arap Yarımadasında harp esirleriyle ilgili özel ve belirli bir muamele tarzı yoktu: Bazan öldürülürler, bazan köle haline getirilirler (bilhassa kadın ve çocuklar), bazan kurtuluş fidyesi alınarak, bazan hiçbir karşılık alınmaksızın serbest bırakılır ve nihayet bazan da karşı tarafın elinde bulunan esirlerle mübadele edilirlerdi. Kurtuluş fidyesi usûlü Bedr savaşından evvel pek revaçta olan bir muamele tarzı idi. Medine’ye doğru bir iki günlük bir yürüyüşten sonra İslâm arazisine girildiğinde, Hz. Peygamber s.a., bir meclis topladı ve bütün bu esirleri öldürmeye hak veren birçok sebep bulunmasına rağmen, kurtuluş fidyesi mukabili hepsinin serbest bırakılmasına karar verildi. Her bir esire kıymet olarak 4.000 dirhem biçildi.  Hz. Peygamber s.a.’in akrabaları bile bundan özellikle muaf tutulmamışlardı. Hz. Peygamber s.a.’in amcası Abbâs, çoktan bu muafiyete hak kazanmıştı, çünkü o, Mekke’de İslâm’ın gizli bir ajanı olarak hizmette bulunmuş ve oraya ait haberleri devamlı Hz. Peygambere s.a. ulaştırmıştı, o bile, bu fidyeyi ödemiştir. Yine bir silâh tüccarı olan ve Hz. Peygamber s.a.’in yeğeni Nevfer b. Hâris b. Abd’il-Muttalib’den kurtuluş fidyesi olarak bin adet mızrak istendi.  Diğer bir hadîsin naklettiğine göre Arap menşeli esirler, takriben 1.134,5 gram ağırlığında gümüş vermekle mükellef tutulmuşlardır. Arab menşeinden olmayan esirler (siyahiler) sadece bunun yarısını vermeye mecbur edildiler.  Bütün bu hâdiseler arasında şunu da öğrenmek insana sevinç vermektedir: Hz. Peygamber s.a., esirler arasında okuyup yazma bilenleri arayıp bulmuş ve her biri ayrı ayrı şayet on Müslüman çocuğuna okuyup yazma öğretirse, bunun kurtuluş fidyesi olarak kabul edileceğini söylemiştir.  Esirlerden bazıları fakirlikleri sebebiyle ilerdeki harplerde Müslümanlara karşı çıkmayacaklarına dair sadece söz alınarak serbest bırakılmışlardı.  Ganimet çoktu.  Bu yüzden esirler, dört günlük Medine yolunda yaya yürütülmediler.
Müslüman olsun, düşman olsun, bütün ölüler gömülmüş ve düşman ölülerine her türlü tecâvüz, parçalama hareketleri şiddetle yasak edilmişti.
Hz. Peygamber s.a. hemen Medine’ye iki haberci göndermiş, biri şehrin «Âliye», diğeri «Sâfile» mıntıkasma vararak bu muhteşem zaferin haberini ulaştırmışlardır.  Hakîkaten bunun gerçekleşmiş olması, birçok kimse için inanılmayacak bir haber teşkil ediyordu.
Şenlik ve şölen çok ağır başlı, o nisbette de muazzam olmuştur.
Hâdiselerin milletlerarası tepkisi olmamış değildir. Müslümanların zafer havadisi bazı seyyahlar vasıtasiyle Habeşistan Kralı Necâşî varınca çok sevinmiştir. Mekkeliler, Bedr mağlûbiyetinden sonra Habeşistan’a iki özel memur göndererek Necaşî’den memleketine iltica etmiş olan «Müslüman suçluların» iadesini talep ettiler. Bu teşebbüsü Mekke’deki bir casusu vasıtasîyle öğrenen Hz. Peygamber s.a. de buna mukabil, Damre kabilesinden, henüz Müslüman olmamış olan Amr b. Umeyye’yi, Kureyşliler’in düşmanca bir hareketine karşı ihtiyat tedbîri olarak Habeşistan’a gönderdi. Necâşî, Müslümanların iadesine dair Mekkelilerin taleplerini reddetmiştir.
EBÛ BASÎR r.a.
Ebû Basîr Utbe b. Esîd b. Câriye es-Sekafî (ö. 6/628) Sa-hâbî.
Adının Ubeyd olduğu da söylenir. Kureyş kabilesinden ve Benî Zühre’nin müttefiklerindendi. Müslüman olduğu için Kureyş-liler tarafından Mekke’de hapsedilmişti. Hudeybiye Antlaşması’ndan sonra Mekke’den kaçıp Medine’ye Hz. Peygamber’in yanına gitti. Bunun üzerine müşrikler, Hudeybiye Antlaşması gereğince Ebû Basîr’in kendilerine iade edilmesi için Medine’ye iki muhafız gönderdiler. Hz. Peygamber Ebû Basîr’i çağırarak kendisini Kureyşliler’e teslim etmek zorunda olduğunu, fakat Allah’ın ona ve onun durumundaki çaresiz müslümanlara yakında bir çıkış yolu göstereceğini söyledi. Ebû Basîr düşmana teslim edilmemesini istediyse de Hz. Peygamber antlaşma esaslarına uymak zorunda kaldı.
Ebû Basîr ile iki muhafız Mekke’ye giderken Zülhuleyfe’de yemek molası verdikleri bir sırada Ebû Basîr onlardan birinin kılıcını ele geçirerek kılıç sahibini öldürdü, öteki Medine’ye kaçıp canını kurtardı. Onun ardından Hz. Peygamber’in yanına giden Ebû Basîr durumu anlattı ve kendisini düşmana teslim etmek suretiyle onun verdiği sözü yerine getirdiğini, ancak kendisinin hem canını hem de dinini düşman elinden kurtardığını söyledi. Hz. Peygamber etrafındakilere:
“Ne yaman adam! Eğer aklına uyan birileri çıksa tam bir savaş tahrikçisi!” dedi. Bu sözlerden tekrar Mekkeliler’e teslim edileceği mânasını çıkaran Ebû Basîr Kızıldeniz sahilindeki Sîfülbahr’e kaçtı. Sahîh-i Buhârî’de yer alan bu rivayetten farklı olarak Vâkıdî, Ebû Basîr’in öldürdüğü kişinin üzerinden çıkanların beşte birini almayı Hz. Peygamber’e teklif ettiğini, fakat Peygamber’in Kureyşliler’le yapılan antlaşmaya aykırı gördüğü bu teklifi kabul etmediğini, Ebû Basîr’e istediği yere gidebileceğini söylediğini, onun da Mekke-Şam yolu üzerinde bulunan îs’e gidip yerleştiğini kaydetmektedir.
Başta Hudeybiye Antlaşması sırasında antlaşma şartları gereğince Kureyşliler’e teslim edilen Ebû Cendel olmak üzere Ebû Basîr’in başından geçenleri haber alan müşriklerin elindeki diğer müslümanlar Ebû Basîr’in yanına kaçtılar. Sayıları yetmişi, bazı rivayetlere göre 300’ü bulunca yaptıkları çete savaşlarıyla Kureyşliler’e ait ticaret kervanlarını soymaya ve kervancıları öldürmeye başladılar. Bunun üzerine Mekkeliler, kendilerinden İslâmiyet’i kabul edenlerin Hudeybiye Antlaşması gereğince iade edilmesi şartından vazgeçtiklerini, Ebû Basîr ve arkadaşlarının Medine’ye kabul edilebileceklerini bildirdiler. Buna karşılık ticaret kervanlarının soyulmasına meydan verilmemesini istediler. Hz. Peygamber Ebû Basîr ve arkadaşlarına Medine’ye gelmelerini emreden bir mektup gönderdi. Ancak mektup oraya ulaştığında Ebû Basîr ölüm döşeğindeydi, az sonra da vefat etti. Ebû Cendel ve arkadaşları Ebû Basîr’i bulundukları yerde defnettiler ve kabrinin yanına bir mescid yaptılar. Daha sonra da Medine’ye döndüler.
EBÛ CEHİL
Ebü’l-Hakem (Ebû Cehl) Amr b. Hişâm b. Mugîre el-Kureşî el-Mahzûmî (ö. 2/624) Hz. Muhammed’in ve İslâm’ın azılı düşmanlarından biri.
Yaklaşık 570’te Mekke’de doğdu. Asıl adı Amr olup Kureyş’in Manzum koluna mensuptur. Ebü’l-Hakem olan künyesi İslâmiyet’e düşmanlığı sebebiyle Hz. Peygamber tarafından Ebû Cehil şeklinde değiştirilmiştir. Dârünnedve üyesi olan Ebû Cehil, Resûl-i Ekrem’in davetine başından beri karşı çıkmış ve müslü-manlar aleyhinde hazırlanan bütün komplolarda yer almıştır. Velîd b. Mugîre ile Ebû Cehil, kendi kabilelerine mensup olmayan birinin peygamberliğini hazmedemedikleri için Hz. Muhammed’e inanmayacaklarını açıkça söylemişlerdir.
Ticarî nüfuz ve servetinden güç alan Ebû Cehil hayatı boyunca İslâmiyet aleyhinde çalıştı, halkın müslüman olmasını engelledi, müslüman olanları da inançlarından vazgeçirmeye gayret etti. İslâmiyet’i kabul eden kişi toplumda itibarlı biri ise ona saygınlığını yitireceğini söyleyerek, ticaretle uğraşıyorsa kendisini iflas ettirmekle tehdit ederek, güçsüz ve kimsesiz ise onu döverek İslâm’dan döndürmeye çalıştı. Ashaptan Ammâr b. Yâsir ile annesine, babasına ve daha birçok müslümana İslâmiyet’i kabul ettikleri için çok ağır işkenceler yaptı, Ammâr’ın annesi Sümeyye’yi şehid etti. Ebû Cehil, ilk müslümanlardan olan üvey kardeşi Ayyaş b. Ebû Rebîa’yı aldatarak hicret ettiği Medine’den tekrar Mekke’ye götürdü ve orada hapsedip Medine’ye dönmesine yıllarca engel oldu.
Ebû Cehil Mekke’ye gelen yabancılara karşı son derece merhametsiz davranırdı. Bir defasında, malını satmak için Mekke’ye gelen Zübeyd kabilesine mensup bir tüccarın malına düşük fiyat biçti. Başka müşteriler ondan korktukları için daha fazla fiyat veremediler. Zor durumda kalan tüccar Hz. Peygamber’e giderek durumunu anlattı ve onun sayesinde malını değeriyle sattı. Ebû Cehil bunu duyunca Hz. Peygamber’in evine gidip kendisiyle kavga etti.
Kur’an âyetlerini yalanlayan, Resûl-i Ekrem’in halkı İslâm’a davet etmesine mâni olan Ebû Cehil ile on bir müşrik arkadaşı, halkın hac mevsiminde onunla görüşmesini engellemek ve onları iman etmekten vazgeçirmek için aralarında iş bölümü yaparak  Mekke’nin girişlerini kontrol altına almışlardı. Resûl-i Ekrem’i kavminin gözünde küçük düşürmeye çalışan Ebû Cehil, bir defasında Hz. Peygamber Kâbe’de namaz kılarken üzerine deve eşi attırmıştı. Başka bir gün de Safa tepesinde bulunduğu sırada Hz. Peygamber hakkında kötü söz söylemiş, bunu duyan Hamza, Kâbe civarında oturmakta olan Ebû Cehil’in yanına giderek onu başından yaralamıştı.
Hz. Peygamber, İslâmiyet’in yayılmasına yardımı olur düşüncesiyle bazı nüfuzlu kişilerin müslüman olup hidayete ermeleri için Allah’a dua ederdi. İşte onun hidayete ermesini istediklerinden biri de Ebû Cehil idi. İlk müslümanlardan Habbâb b. Eret, Resûlullah’ın, İslâmiyet’i Ebû Cehil veya Ömer b. Hattâb ile kuvvetlendirmesi için dua ettiğini bizzat duyduğunu söyler.
Hicretten birkaç yıl önce Benî Mahzûm’un reisliğine getirilen Ebû Cehil, Hz. Peygamber’e ve müslümanlara her fırsatta sözlü ve fiilî saldırıda bulunmuş, müslümanlara karşı başlatılan boykotla onların Ebû Tâlib mahallesinde üç yıl boyunca tecrit edilmesine önderlik etmiş, dışarıdan yapılmak istenen yardımlara da engel olmuştur. Resûlullah’ın Medine’ye hicretine mâni olmak için Dârünnedve’de yapılan toplantıda, onun her kabileden seçilecek gençler tarafından öldürülmesini teklif eden ve hicret gecesi evini muhasara altına alarak öldürülmesini planlayan da yine Ebû Cehil’dir.
Hz. Peygamber, hicrî 1. yılın Rebîülevvel ayında (Eylül 622) Hamza’yı Ebû Cehil’in başkanlığındaki büyük bir ticaret kervanına karşı sefere memur etti. Sîfülbahr seriyyesi olarak bilinen bu seferden savaş yapılmadan dönüldü.
Ebû Cehil, müşriklerin muharebe ihtiyaçlarının büyük bir kısmını bizzat karşıladığı Bedir Savaşı’nda ensardan Afrâ’nın oğulları Muâz ve Muavviz tarafından öldürüldü. Bu iki kardeşin onu yaraladıkları ve başının Abdullah b. Mes‘ûd tarafından kesildiği de rivayet edilmektedir. Ebû Cehil, katledilen diğer müşriklerle beraber Bedir’deki kör kuyulardan birine atıldı. Hz. Peygamber’in bu ümmetin firavunu olarak tavsif ettiği Ebû Cehil hakkında, İslâmiyet aleyhindeki faaliyetleri, Resûl-i Ekrem’e ve ashabına yaptığı zulüm ve haksızlıklar sebebiyle pek çok âyet nazil olmuştur.  Müslümanlığı kabul eden annesi Esma bint Muharribe 13 yılı civarında (634) vefat etmiş, Mekke’nin fethinden sonra müslüman olan oğlu İkrime ise meşhur bir vali ve kumandan olarak İslâm’a hizmet etmiştir.
İbn İshak şunları nakleder:
Ebu Cehil, Ebu Süfyân ve Ehnas b. Şerik, bir gece Rasulul-lah evinde gece namaz kılarken, okuduğu Kur’an’ı dinlemek üzere gittiler. Her biri bir yere gizlendi. Hiçbiri de, bir diğerinin yerini bilmiyordu. Peygamber’i dinleyerek geceyi geçirdiler. Sabah, tanyeri ağarınca bulundukları yerlerden ayrıldılar. Yolda birbirleriyle karşılaştılar. Böyle bir şey yaptığı için herkes bir diğerini eleştirdi. Birbirlerine:
“Bir daha böyle yapmayın, sizin bu yaptığınızı, akılsızın biri görürse, kalbine şüphe düşürürsünüz.” dediler. Sonra ayrılıp evlerine gittiler. Bir sonraki gece, yine her biri Rasulullah s.a.’i dinlemeye gittiler ve ilk gecedeki yerlerine yerleştiler. Yine Peygamber’i dinleyerek gecelerini geçirdiler. Tanyeri ağarınca da yerlerinden ayrıldılar. Yolda yine karşılaştılar. Önceki gibi birbirlerini eleştirdiler, sonra yine evlerine dönüp gittiler. Üçüncü gece de aynı olay tekrarlandı. Bu kez yolda karşılaştıklarında birbirlerine:
“Bir daha buraya gelmemek üzere anlaşmadıkça ayrılmayalım.” dediler. Bu hususta aralarında anlaşma yaptılar. Sonra da ayrıldılar. Sabah olunca Ahnes b. Şerik, bir değnek alıp Ebu Süfyân’ın evine gitti. Ona:
“Ey Ebu Hanzala, Muhammed’den dinlediğin şey hakkında ne düşünüyorsun, bana söyle.” dedi. Ebu Süfyân ona: “Ey Ebu Salebe. Vallahi, manasını anladığım, kavradığım birtakım şeyler de duydum, manasını bilmediğim şeyler de..” cevabını verdi. Ahnes:
“Ben de…” diyerek onun yanından çıktı. Ebu Cehil’e geldi, evine girdi ve ona da:
“Ey Ebu’l-Hakem, Muhammed’den duyduğun şeyler hakkında görüşün ne?” diye sordu. Ebu Cehil:
“Ne mi duydum? Biz ve Abdü Menaf Oğulları, şan ve şeref konusunda birbirmizle yarıştık durduk. Onlar yemek yedirdiler, biz de yedirdik. Onlar çeşitli görevler üstlendiler, biz de üstlendik. Onlar verdi, iyilik etti, biz de verdik, iyilik ettik. Develer üzerinde karşılıklı diz çöküp yarış atları gibi yarıştık durduk. Şimdi onlar: ‘Gökten kendisine vahiy gelen bir peygamberimiz var.’ dediler Biz buna nasıl yetişebiliriz? Vallahi biz, ona asla inanmayız ve onu tasdik etmeyiz..” cevabını verdi. Bunun üzerine Ahnas b. Şerik, Ebu Cehil’in yanından kalktı gitti.
EBÛ EYYÛB el-ENSÂRÎ r.a.
Ebû Eyyûb Hâlid b. Zeyd b. Küleyb el-Ensârî (ö. 49/669) Hicret sırasında Hz. Peygamber’i Medine’de evine misafir eden ve Türkiye’de “Eyüp Sultan” unvanıyla anılan sahâbî.
Hazrec kabilesinin Neccâroğulları kolundandır. Hicretten iki yıl kadar önce hanımı Ümmü Eyyûb ile birlikte müslüman oldu ve ensardan İslâmiyet’i ilk kabul edenler arasında yer aldı. Nübüvvetin 13. yılında yapılan İkinci Akabe Biatı’nda bulundu (622). Hicretten sonra Resûl-i Ekrem onunla, ileri gelen sahâbîlerden Mus’ab b. Umeyr arasında kardeşlik bağı kurdu. Hz. Peygamber’le birlikte Bedir, Uhud, Hendek, Hayber, Mekke’nin fethi ve Huneyn başta olmak üzere bütün gazvelere katıldı. Savaşlarda ona zarar gelmemesi için yanından ayrılmaz, hatta bazı geceler çadırı etrafında nöbet tutardı. Vahiy kâtiplerinden olması sebebiyle Hz. Peygamber zamanında Kur’ân-ı Kerîm âyetlerinin bir araya getirilmesine hizmet etti. Ashap arasında ilmiyle de tanındığı için kendisine sorulan dinî konularda pek çok fetva verdi.
Ebû Eyyûb Hz. Ebû Bekir devrindeki savaşlarla Hz. Ömer devrinde yapılan Suriye, Filistin ve Mısır seferlerine katıldı. Kıbrıs seferinde de bulundu (28/648-49). Medine âsilerin eline geçip Hz. Osman’ın namaz kıldırması engellenince (35/656) herkes tarafından sevilip sayıldığı için Hz. Ali’nin tavsiyesi üzerine bir müddet imamlık yaptı. Hz. Ali halifeliği döneminde Irak’a gittiğinde onu Medine’de yerine vekil bıraktı. Hâricîler’le ve Muâviye ile yapılan savaşlarda Hz. Ali’nin yanında yer aldı. Bu dönemde Basra valisi olan Abdullah b. Abbas Basra’ya gelen Ebû Eyyûb’a,
“Senin vaktiyle Hz. Peygamber’e yaptığın gibi ben de bugün sana hizmet etmek istiyorum” diyerek konağını ona bıraktı. Giderken de kendisine 40.000 dirhem, yirmi köle ve değerli hediyeler vererek onu uğurladı.
Sağlıklı olan herkesin Allah yolunda savaşa katılması gerektiğine inanan Ebû Eyyûb el-Ensârî,  (2/195) “Mallarınızı, servetlerinizi Allah yolunda, İslâm uğrunda karşılık beklemeden, gönüllü harcayın. Sadece kendinizi düşünerek, bu ortak çabaya maddî katkınızı esirgemek suretiyle kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. İyiliği, iyi niyetleri, dinin, ahlâkın ve kamu vicdanının emirlerini, devamlı davranışlarınıza, ilişkilerinize, görevlerinize, hayatınıza yansıtın, samimiyetle ibadet edin, aktif olarak iyiliğe, iyi uygulamaya, iyileştirmeye örnek olun, işlerinizde mükemmellik, dürüstlük ve başarı için dikkat harcayın, hayırlı icraatlar, kalıcı hizmetler yapan müslüman idareciler ve müslümanlar olun. Allah iyiliği, iyi niyetleri, dinin, ahlâkın ve kamu vicdanının emirlerini, devamlı davranışlarına, ilişkilerine, görevlerine, hayatına yansıtan, samimiyetle ibadet eden, aktif olarak iyiliğe, iyi uyğulamaya, iyileştirmeye örnek olan, işlerinde mükemmellik, dürüstlük ve başarı için dikkat harcayan, hayırlı icraatlar, kalıcı hizmetler yapan müslüman idarecileri, müslümanları sever.” meâlindeki âyette sözü edilen tehlikeyi savaşa gitmeyip işiyle gücüyle meşgul olmak şeklinde açıklardı. Bu sebeple ihtiyarlık döneminde bile her yıl bir savaşta bulunmaya gayret etti. Katıldığı seferlerin sonuncusu müslümanların ilk İstanbul kuşatması oldu. Onun bu kuşatmadan bir yıl sonra (49/669) gönderilen Yezîd b. Muâviye kumandasındaki takviye birliğin içinde bulunduğu da rivayet edilmektedir. Ebû Eyyûb, kuşatma devam ederken hastalanarak 49 (669) yılında vefat etti. Ancak 50 (670), 52 (672) veya 55 (675) yıllarında öldüğü de ileri sürülmüştür. Cenaze namazını Yezîd b. Muâviye kıldırdı. Vasiyeti üzerine bir askerî birlik tarafından surlara yakın bir yere götürülerek oraya defnedildi. Durumu öğrenen Bizans imparatorunun kuşatma kalktıktan sonra onu kabrinden çıkarıp vahşi hayvanlara yedireceğini söylediği, fakat İslâm ordusu kumandanı tarafından gönderilen cevapta, böyle bir şey yapıldığı takdirde İslâm ülkesinde yaşayan hıristiyanların ve kiliselerin zarar göreceği bildirilince kabre dokunmayacaklarına dair teminat verdiği nakledilmektedir.
Ebû Eyyûb’un kabrinin sonraları bir bina içine alındığı, kıtlık zamanında kabrini ziyarete gelen hıristiyanların onun hürmetine yağmur istediği ve asırlar boyunca bu kabrin itina ile korunduğu söylenmekte, bazı seyyahların verdiği bilgiler de bu rivayetleri doğrulamaktadır. Bu seyyahlardan Ali b. Ebû Bekir el-Herevî (ö. 611/1215), Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin kabrini ziyaret ettiğini belirtmiştir.  Fâtih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethinden sonra kabrin yerinin Akşemseddin tarafından keşf yoluyla belirlendiğine dair Osmanlı tarih kaynaklarında geniş şekilde yer alan haberlerle bu bilgiler çelişmemektedir. Zira kabrin yeri korunmuş olmakla beraber İstanbul’un fethi sırasında sur dışında çok sayıda manastır, kilise, ayazma ve kutsal sayılan mezar bulunduğu için herhalde kabrin yeri kesin olarak bilinmemekteydi. Bir başka ihtimal de 1204 yılında Latinler’in İstanbul’u istilâsı esnasında şehir üç gün boyunca yağmalandığı ve hıristiyanlarca kutsal sayılan yerler yıkıldığı için Ebû Eyyûb’un kabrinin de tahrip edilmiş olmasıdır. Osmanlı padişahlarının tahta cülusunda kılıç kuşanma merasimleri, şeyhülislâm ve bilhassa nakîbüleşrafın da bulunduğu bir törenle Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin türbesi önünde yapılırdı.
Resûl-i Ekrem Medine’ye hicret edince Medineli müslü-manların her biri onu evinde misafir etmek istedi. Ancak Hz. Peygamber, bir tercih yaparak onları gücendirmemek için devesinin çökeceği yere en yakın eve misafir olacağını söyledi. Kendisini taşıyan devenin önce bir yere çöktüğü, buradan hemen kalkıp biraz ileride tekrar çöktüğü görüldü, Resûlullah oraya en yakın olan ve dedesi Abdüimuttalib’in annesi tarafından kendisine yakınlığı da bulunan Ebû Eyyûb’un evine yerleşerek burada yedi ay misafir kaldı. Bundan dolayı Ebû Eyyûb “Mihmandar’ı Nebî” unvanıyla anılır. Bu ev İslâmiyet’in öğretildiği bir mektep durumundaydı. Hz. Peygamber fakir muhacirlere burada yemek verir, kendisine sunulan hediyeleri fakirlere burada dağıtırdı. Ev sahiplerine her vesile ile dua eder, onların bolluğa kavuşmalarını, huzur ve afiyet içinde olmalarını dilerdi. Resûl-i Ekrem kendi evine taşındıktan sonra da zaman zaman Ebû Eyyûb’un evine misafir olurdu.
Ebû Eyyûb haksızlıklara tahammül edemez, doğru bildiğini söylemekten çekinmezdi. Cihad maksadıyla gittiği Mısır’da vali olan sahâbî Ukbe b. Âmir’in akşam namazını geç kıldırdığını görünce onu uyardı. Resûl-i Ekrem’in akşamı geç kıldığının zannedilmesine sebebiyet vererek halka kötü örnek olmamasını söyledi. Namazları müstehap olan vakitlerinde kıldırmayan Medine Valisi Mervân b. Hakem’e muhalefet eder, Resûlullah’a uyduğu takdirde kendisine uyacağını, aksi halde aleyhinde bulunacağını açıkça söylerdi. Bir gün Ebû Eyyûb’u Resûl-i Ekrem’in kabrine başını dayamış olduğu halde ağlarken gören Mervân bu hareketinin sünnete aykırı olduğunu söyleyince Ebû Eyyûb:
“Ben bu mezar taşına değil Resûlullah’a geldim. Onun, “din işlerini ehliyetli kimseler üstlendiği zaman kaygılanmayın; ancak ehil olmayanlar başa geçince ne kadar ağlasanız yeridir’ dediğini duymuştum” diye cevap verdi.
Medine döneminden itibaren Hz. Peygamber’den hiç ayrılmadığı halde Ebû Eyyûb el-Ensârî’den sadece 150 hadis rivayet edilmesinin iki önemli sebebi vardır. Bunlardan biri hadis rivayetinde çok titiz olması, diğeri de ömrünün savaşlarda geçmesidir. Kendisinin bilmediği bir hadisi Ukbe b. Âmir’den bizzat rivayet etmek için Medine’den Mısır’a kadar gitmesi, söz konusu titizliğin eşsiz bir örneğini ortaya koymaktadır. Ondan hadis rivayet edenler arasında İbn Abbas, İbn Ömer, Berâ b. Âzib, Enes b. Mâlik, Câbir b. Semüre gibi sahâbîler ve Saîd b. Müseyyeb, Urve b. Zübeyr, Salim b. Abdullah, Atâ b. Yesâr gibi tabiîler bulunmaktadır.
EBÛ KATADE r.a.
Ebû Katâde el-Haris b. Rib’î b. Beldeme el-Ensârî el-Hazrecî (ö. 54/674) Hz. Peygamber’in süvarisi olarak tanınan cengâver sahâbî.
Adının Nu’ınân, Amr, Avn ve Beldeme olduğu da nakledilir. Medineli olup Benî Selime kabilesindendir. Bedir Gazvesi’nde bulunduğuna dair rivayet zayıf görülmekle birlikte daha sonraki bütün gazvelere katıldığı bilinmektedir. Rasulullah s.a.’in at bakıcısı idi. Zükarad gününde yüzüne isabet eden bir okun açtığı yarayı Rasulullah s.a. bizzat tedavi etti. O andan itibaren kendisine kimsenin vurmadığını ve yüzünüünde kanamadığını söyler Ebu Katâ-de. Peygamberimiz s.a. Allah’ın Ebu Katâdeyi koruması için dua da etmiştir.
Abdurrahman b. Uyeyne, Muhriz b. Nadla’yı mızraklayıp şehid ettikten sonra, Resûlullâh’ın süvarisi Ebû Katâde ile karşılaştı. Birbirlerine mızraklarla saldırdılar.
Abdurrahman, Ebu Katâde’yi mızrakla yaraladı. Ebû Katâde de onu mızraklayıp öldürdü.
Abdurrahman b. Uyeyne’nin ikinci ismi, Habib idi.
Habib’in öldürülmesinde Ebû Katâde’ye, Mikdad b. Esved yardımcı olmuştu.
Seleme b. Ekva vak’ayı anlatmağa devamla şöyle der:
«Muhammed s.a.’ı Peygamberlikle şereflendiren Allah’a yemin ederim ki: baskıncı müşrikleri yaya olarak tekrar takibe başladım. O kadar ilerledim ki artık, arkamda, ne Peygamber s.a.’in Eshabından, ne de onların tozlarından hiç bir şey göremiyordum.
Baskıncı müşrikler, güneş batmadan önce idi ki Zû Kared denilen sulu bir vadiye saptılar.
Çok susamışlardı. Su içmek istediler. Dönünce, benim, arkalarında bulunduğumu gördüler.
Onları, oradan da tedirgin edip uzaklaştırdım. Sudan bir damla bile tadamadılar. Oradan ayrılarak Zî Bi’r tepesine hızla ilerlemeğe başladılar.
Güneş, batmıştı. Onlardan birisinin arkasından yetişip:
“Al, sana! Ben, Ekva’ın oğluyum! Bu gün, kötülerin öleceği gündür!” diyerek bir ok attım. Onu kürek kemiğinin oynak yerinden vurdum.
Bana:
“Ey anası yitiresice, anası ağlayasıca! Yoksa, bu sabahın erken saatlerinden beri bize göz açtırmayan, bizi tedirgin eden Ekvaۥ sen misin ?” dedi.
Ben de: :
“Evet! Ey nefsinin düşmanı! Sabahın erken saatlerinden beri sana ok yağdıran Ekvaۥ ben’im!” dedim. Hemen bir ok daha atıp onun ardına düştüm. Ona iki ok sapladım.
Baskıncı müşrikler, son derece yorup yürüyemez hale getirdikleri iki atı tepe üzerinde arkalarında bırakarak gittiler.»
Mikdad b. Esved, yüce Allah’dan şehidlik dileyerek yola çıktı. Hayfa mevkiinde, düşmanın, hayvanları yorulup en arkada kalanlarına ve sonra da Mes’ade’ye yetişti. Onu, ucunda bayrak bağlı mızrağı ile mızrakladı. Mızrak kaydı.
Mes’ade de dönüp Mıkdad’ı mızrakladı. Pazusundan yaraladı. Kaçtı. Kendisine yetişmekten âciz bıraktı.
Mıkdad b. Esved, sancağını, arkadaşları görsün diye oraya dikti.
O sırada, Ebû Katâde gelip yetişti.
Ebû Katâde, kendi atının üzerinde idi. Tanınmak için, başına, sarı bir sarık sarmıştı.
Bir müddet birlikte ilerlediler. İkisi de Mesade’nin arkasından bakıyorlardı.
Mikdad, Mes’ade’nin, Muhriz b. Nadla’yı şehid ettiğini Ebû Katâde’ye haber verdi.
Ebû Katâde, Mikdad b. Esved’e:
«Ey Ebû Mâbed! Ben, ya öleceğim, ya da Muhriz’i öldüreni, öldüreceğim!» diyerek atını tepti, Mıkdad’ı geçti.
Ebû Katâde’nin atı, Mıkdad’ınkinden daha iyi ve yüğrük idi. Mıkdad’ı gerilerde bıraktı.
Artık, Mıkdad, onu göremez olmuştu.
Ebû Katâde de, Mes’ade ile nasıl karşılaştığını ve onu nasıl öldürdüğünü şöyle anlatır:
«Baskıncı müşriklere yetişip saldırdığım zaman, alnımdan bir okla vuruldum. Oku, demiri alnımdan çekip çıkardım.
Güçlü ve yavuz bir atlı üzerime doğru geldi. Miğferi, yüzünü kapatmıştı.
Bana:
“Ey Ebû Katâde! Allah, beni, sana kavuşturdu.” diyerek miğferini kaldırıp yüzünü açtı. Mes’adetel-Fezarı idi.
“Çarpışmak mı, yahut mızraklaşmak mı, yoksa, güreşmek mi, hangisini istersin ?” diye sordu.
“Bunu, sana bırakıyorum!” dedim.
“Öyle ise, güreş!” dedi ve hemen atından inip kılıcını bir ağaca astı.
Ben de atımdan inip kılıcımı başka bir ağaca astım.
Sonra, sıçraştık.
Allah, onu yenmeyi bana nasip etti. Yere yıkıp göğsünün üzerine oturdum. O sırada başıma bir şey dokundu. Dokunan, Mes’ade’nin ağaçta asılı kılıcı imiş! Hemen uzanıp kılıcı elime aldım ve sıyırdım.
Mes’ade, kılıcı elimde görünce, elime sarılıp :
“Ey Ebû Katâde! Beni sağ bırakmanı, öldürmemeni senden dilerim!” dedi
“Hayır! Vallahi, seni sağ bırakmıyacağım!” dedim.
Mes’ade:
“Ya bizim küçükler kime kalacak” dedi.
“Cehermem’e!” dedim. Sonra, da onu öldürdüm. Kaftanımı çıkarıp onun üzerine örttüm. Atına bindim.
Çünkü, biz çarpışmağa tutuştuğumuz sırada atım kaçıp karargâha dönmüş. Onu, görünce tanımışlar.
Sonra ilerledim. Mes’ade’nin kardeşinin oğlunun üzerine at sürdüm.
Kendisi onyedi kişilik bir süvari birliğinin içinde tanınıyordu.
Onu, mızrakla sırt omurgasından vurup deldim. Yanında bulunan süvariler bozulup dağıldılar.»
Mıkdad b. Esved, Ebû Katâde’yi kaftansız görünce:
«Ne yaptın?» diye bağırdı.
Ebû Katâde:
«Hayır yaptım. Sana, onun atla yaptığı gibi!» dedi.
Ükkâşe b. Mıhsan, Evbar (yahut Üsar) ile oğlu Amr b. Evbar’a yetişti.
Onlar, bir deveye ikisi birlikte binmişlerdi.
Ükkâşe, mızrağını saplayıp onların ikisini birden öldürdü.
Mikdad b. Esyed, Faraka (yahut /Kırfe) b. Mâlik b. Huzeyfe’yi öldürdü”.
Sanıldığına göre: Mıkdad, Habib Abdurrahman b. Uyey-ne’nın öldürülmesinde de Ebû Katâde’ye yardımcı olmuştu.
İslâm süvarileri, baskıncı müşriklere yetişerek onlarla en şid-detli şekilde çarpıştılar. Allah’ın yardımı île onları bozguna uğrattılar.
Müşriklerin önderleri öldürüldü. Sağ kalanlar da mızraklarını, kaftanlarını atarak kaçıp gittiler.
Peygamberimiz, Medine’de yerine İbn-i Ümmü Mektum’u vekil bıraktı. Sa’d b. Ubâde’yi de Hazrecîlerden üç yüz kişilik bir kuvvetle Medine’yi beklemek üzre vazifelendirdi.
Çarşamba günü, zırhını sırtına giydi. Miğferini başına geçirdi. Silâhlandı. Beş yüz veya yedi yüz kişilik bir kuvvetle yola çıktı.
Müslümanlar, yolda, Ebû Katâde’nin öldürdüğü Mes’ade’-nin üzerine örttüğü kaftanını görünce, tanıdılar.
«Ebû Katâde, öldürülmüş! İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn!» dediler.
Peygamberimiz:
«Hayır! Ebû Katâde, öldürülmemiştir. Fakat, o ölü, Ebû Katâde’nin öldürmüş olduğu bir müşriktir.
Ebû Katâde, onu kendisinin öldürdüğü bilinsin diye kendisine aid kaftanı onun üzerine örtmüştür!
“Allah, Ebû Katâde’yi rahmetiyle esirgesin!
Beni, Peygamberlikle şereflendiren Allah’a yemin ederim ki: Ebû Katâde, Recez okuyarak müşriklerin ardına düşmüştür”! buyurdu.
Hz. Ebû Bekir’le Hz. Ömer koşarak gidip ölü üzerindeki örtüyü açtılar. Mes’ade’nin yüzü meydana çıkınca :
«Allahü Ekber! Allah ve Resulü, doğru söylemiştir!» dediler.
Peygamberimiz, Zû kared’e gelip tepe üzerinde karargâhını kurdu.
Savaş davetini işitir işitmez, Amr b. Avf oğullarının atlıları hemen yola çıktılar. Onların arkasından yayaları yollandılar. Bir cemaat ta develer, merkepler üzerinde gelip Zû Kared’de Peygamberimiz’in ordusuna katıldılar.
Zû kared savaşında müslümanların parolaları (Emit! Emit!) idi.
Ebû Katâde dönüp geldiği zaman Peygamberimiz, ona bakarak :
«Allah’ım! Onun saçına ve derisine bereket ver! Onu zinde yaşat!» diye dua etti ve:r7d6tü 0
«Muradına erdin!» buyurdu.
Ebû Katâde de «Yâ Resûlallâh! Sen de muradına erdin!» dedi.
Ebû Katâde, yetmiş yaşlarında vefat ettiği zaman, peygamberimizin duası bereketile on beş yaşında imiş gibi zinde ve diri idi.
Peygamberimiz, Ebû Katâde’ye:
«Mes’ade’yi sen mi öldürdün?» diye sordu.
Ebû Katâde:
«Evet!» dedi.
Peygamberimiz :
«Yüzüne ne oldu?» diye sordu.
Ebû Katâde:
«Bir okla vuruldum yâ Resûlallâh!» dedi.
Peygamberimiz:
«Yanıma yaklaş» buyurdu.
Ebû Katâde, Peygamberimiz’in yanına yaklaştı. Peygamberimiz, onun yarasının üzerine püskürerek tükürdü.
Hiç bir ağrısı, sızısı kalmadı.
Mes’ade’yi Sa’d b. Zeyd soymuştu.
Peygamberimiz: :
«Hayır! Onu, Ebû Katâde öldürmüştür Onun silahını ve elbisesini de Ebû Katâde’ye teslim et!» buyurduktan sonra Mes’ade’nin atını ve silahını Ebû Katâde’ye verince:
«Allah sana bunları mübarek kılsın!» buyurdu.
Sa’d b. Ubâde, İslâm mücahidlerine erzak olmak üzere Peygamberimiz’e on deve yükü hurma gönderdi.
Peygamberimiz:
«Allah’ım! Sa’d’i ve Sa’d hanedanını rahmetinle esirge!» diyerek dua etti. Sonra da :
«Sa’d b. Ubâde, ne iyi adamdır!» buyurdu.
Hazrecliler:
«Yâ Resûlallâh! O, bizim aramızda büyüğümüzdür ve büyüğümüzün oğludur.
Onlar, kuraklık ve kıtlık yıllarında halkı doyururlar; yolda, belde kalan aileleri taşırlar, misafirleri ağırlarlar, felaket ve İhtiyaç zamanlarında verirler, kabileleri yurtlarına göçlerini sağlardı.» dediler.
Peygamberimiz:
«İslâmiyet devrinde halkın hayırlıları, cahiliyet çağında da insanların hayırlısı idiler.» buyurdu.
Seleme b. Ekva’ der ki :
«Baskıncı müşriklerin yorup tepede bıraktıkları iki atı önüme katıp Resûlullâh s.a.’e getirirken Âmir, bana bir tulum sulandırılmış süt ve bir tulum da su ile karşı geldi.
Su ile abdest aldım, sütten de içtim. Sonra, Resûlullâh s.a.’in yanına geldim.
Kendisi; baskıncı müşrikleri su içmekten men ettiğim suyun başında, Zû Kared’de idi. Yanında da beş yüz kişilik bir cemaat bulunuyordu.
Resûlullâh s.a., baskıncı müşriklerin elinden kurtarıp gerimde bıraktığım develerle müşriklere bıraktırdığım her şeyi, bütün mızrakları ve kaftanları almış bulunuyordu.
O sırada Bilâl de müşriklerden kurtardığım develerden birini kesip Resûlullâh s.a. için ciğerinden ve hörkücünden kebap yapıyordu.
“Ey Allah’ın Peygamberi! Ben, onları su içmekten men etmiştim.
Onlar, şimdi çok susuzdurlar, Çarpışacak güçte değiller. Sen, onların üzerine hemen askerî bir birlik sal!
Yâ Resûlallâh! Yanıma yüz kişi versen de onları sık boğaz edip sağmal develerinden ellerinde kalanları da kurtarsam olmaz mı?
Yâ Resûlallâh! Beni bırak ta şu Müslüman cemaatından yüz kişi seçip hemen o baskıncı müşriklerin ardına düşeyim. Onlardan, hiç bir haberci kalmaksızın hepsini öldüreyim?” dedim.
Resûlullâh s.a.:
“Ey Seleme! Ben, seni bıraksam, sen, bu dediğini yapabilir misin?” diye sordu.
“Evet! Seni, Peygamberlikle şereflendiren Allah’a yemin ederim ki yapabilirim!” dedim.
Resûlullâh s.a., gece, ateş ışığında yan dişleri görününceye kadar güldü ve:
“Onlara, şimdi Benî Gatafanların toprağında ziyafet çekiliyor!”
Gücün yetti mi, yumuşak davran, bağışlayıcı ol, sertliği bırak!” buyurdu.
O sırada Gatafanlardan bir adam çıkageldi ve:
“Filan kişi, onlar için bir deve boğazlatmıştı. Devenin derisini yüzdükleri sırada, uzaktan bir toz yükseldiğini gördüler.
“Müslümanlar, sizin arkanızdan geliyor!” dediler ve “kaçıp gittiler.” dedi.
Sabahı ettiğimiz zaman, Resûlullâh s.a.:
“Bu gün, süvarilerimizin hayırlısı Ebû Katâde idi. Yayalarımızın hayırlısı da Ebû Seleme olmuştur!” buyurduktan sonra bana, birisi süvari, birisi yaya hissesi olmak üzre, iki hisse verdi ve ikisini benim için birleştirdi.»
Baskıncı müşriklerin sürüp götürdükleri yirmi deveden onu kurtarılmıştı. Geri kalan onu ise, kaçıp giden müşriklerin elinde kalmıştır.
Hicretin 8. yılı Şaban ayında (Kasım-Aralık 629) Benî Gatafân’a gönderilen Hadira Seriyyesi ile aynı yıl ramazan ayında yapılan Batn-ı İdam Seriyyesi’ne kumandanlık etti. Bu ikinci seriyyede kumandanın Abdullah b. Ebû Hadred olduğu da rivayet edilir. Savaşlarda gösterdiği kahramanlıklar sebebiyle Hz. Peygamber’in takdirini kazanıp duasını aldı. Gâbe Gazvesi’ndeki gayret ve başarısından dolayı Resûlullah onun hakkında:
“Süvarilerimizin en hayırlısı Ebû Katâde’dir” demiştir.  Bir gazvede gece boyunca devam eden yolculuk sırasında Hz. Peygamber sabaha karşı bineğinin üzerinde uyuklamaya başlayınca Ebû Katâde onu iki defa uyandırmadan doğrulttu; üçüncüsünde Resûl-i Ekrem uyanarak kendisine:
“Peygamber’ini koruduğun için Allah da seni korusun” diye dua etti.
Ebû Katâde’nin, Hz. Ömer’in emri üzerine sefere katılarak Fars bölgesi hâkimini bizzat öldürdüğü ve onun üzerindeki değerli zırhın kendisine ganimet olarak verildiği rivayet edilmektedir. Hz. Ali onu Mekke’ye vali tayin etti; daha sonra azlederek yerine amcası Abbas’ın oğlu Kusem’i getirdi. Muâviye b. Ebû Süfyân Medine’ye gelişinde, yakınlarını kayırması sebebiyle ensarın kendisine karşı tavır alıp onu karşılamaması üzerine durumu Ebû Katâde’ye şikâyet yollu söylediği zaman Ebû Katâde ensarı savunur tarzda konuşmuş ve Hz. Peygamber’in kendilerine, “Benden sonra insan kayırma olaylarına şahit olacaksınız” dediğini belirtmiştir. Muâvi-ye bu konu ile ilgili olarak Hz. Peygamber’in ne tavsiye ettiğini sormuş, Ebû Katâde’nin sabır tavsiye ettiğini söylemesi üzerine o da aynı tavsiyede bulunmuştur. Muâviye devrinde Medine valisi olan Mervân, Hz. Peygamber’in ve ashabının savaş yaptıkları yerleri Ebû Katâde ile birlikte dolaşarak ondan buralarda geçen olaylar hakkında bilgi almıştır.
Ebû Katâde Hz. Peygamber’den başka Muâz b. Cebel ve Hz. Ömer’den de rivayette bulunmuştur. Rivayet ettiği hadislerin sayısı 170 olup bunlardan on biri Buhârî ve Müslim’in el-Câmi’u’s-sahîh’lerinde, ayrıca ikisi yalnız Buhârî’de, sekizi yalnız Müslim’de bulunmaktadır. Kendisinden Enes b. Mâlik ve Câbir b. Abdullah’tan başka Saîd b. Müseyyeb, Atâ b. Yesâr, oğulları Abdullah ve Sabit, azatlı kölesi Nâfı’ b. Abbas ve daha başkaları hadis rivayet etmişlerdir. Rivayetleri toplu halde Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde  mevcut.
Ashabın ileri gelenlerinden olan Ebû Katâde 54 (674) yılında Medine’de vefat etti. Vefatında yetmiş yaşlarında olan Ebû Katâde’nin, Resûlullah’ın hakkındaki sağlık ve afiyet duası sebebiyle son derece dinç olduğu rivayet edilmektedir.
EBÛ MAHZÛRE r.h.
Ebû Mahzûre Evs b. Mi’yer b. Levzân el-Cumahî (ö. 59/678-79) Mescid-i Harâm’ın müezzini, sahâbî.
Kureyş’in Cumah koluna mensuptur. Ebû Mahzûre künyesiyle meşhur olduğundan kendisinin ve babasının adında ihtilâf edilmiş, adının Selman, Semüre, Sümeyr veya Seleme, babasının adının Umeyr olduğu ileri sürülmüştür.
Ebû Mahzûre Mekke’nin fethedildiği yıl Hz. Peygamber ile Ci’râne’de karşılaştıktan sonra müslüman oldu. O sırada Resûl-i Ekrem Tâif Muhasarası’ndan Ci’râne’ye dönüyordu. Namaz vakti gelince müezzin ezan okumaya başladı. Resûlullah’a karşı büyük bir kin ve düşmanlık besleyen Ebû Mahzûre ile Kureyşli on genç ezan sesini işitince bir yere gizlendiler ve alaylı bir şekilde müezzini taklit ederek yüksek sesle ezan okudular. İçlerinden birinin güzel sesli olduğunu farkeden Hz. Peygamber onları yanına çağırttı ve kendilerine birer birer ezan okuttu. En son okuyan Ebû Mahzûre’nin sesini çok beğenerek ona ezanı öğretti; daha sonra namaz vakti gelince elini başına koyup alnını okşadı ve ezan okumasını emretti. Ebû Mahzûre bu emri isteksiz bir şekilde yerine getirdikten sonra Hz. Peygamber ona bir miktar gümüş para verdi ve kendisine dua etti. Gönlü İslâmiyet’e ısınan Ebû Mahzûre orada müslüman oldu ve Hz. Peygamber’den kendisini Mekke’deki Harem-i şerife müezzin yapmasını istedi. Bu arzusunu kabul eden Hz. Peygamber, Mekke Valisi Attâb b. Esîd’e gitmesini ve yeni görevini ona bildirmesini söyledi.
Ebû Mahzûre anlatıyor:
«On genç, Peygamber s.a.’le birlikte Huneyn’e gitmiştik.
O zaman, Kendisi bize insanların en nefret edileni, istenilmeyeni, hoşlanılmayanı idi.
Huneynden dönüşünde yolda Resûlullâh s.a.’e rastladık.
Ci’râne’de  Rasûlullâhın Müezzini namaz için kalkıp Ezan okudu.
Müezzinin sesini işitince, bizler gizlenmiş olarak,  onlarla alay etmiş olmak için Ezanı yüksek sesle tekrarladık,
Resûlullâh s.a.:
“Bana getiriniz şu gençleri!” buyurdu.
Getirildik, önünde durduk.
“Haydi Ezan okuyunuz!” buyurdu.
Okudular. Okuyanların birisi, sonuncusu, ben idim.
Resûlüllâh s.a.:
“Sesini, en çok yükselttiğini işittiğim içinizden hanginizdir?” diye sordu.
Arkadaşlarımın hepsi birden bana işaret ettiler ve beni doğruladılar.
Bunun üzerine, onları saldı. Beni, orada tuttu, alıkoydu.
“Bunun, işitmiş olduğum sesi, ne güzeldir!.  Kalk! Namaz için Ezan oku!” buyurdu.
O zaman bana, Resûlüllâh s.a.’den de, Onun emr ettiği şeyden de daha sevimsiz gelen bir şey yoktu!
Resûlullâhın önünde ayağa kalktım. Ezan okumayı, bana, Kendisi öğretti ve ezberletti.
De! dedi,
“Allahü ekber! Allahü ekber! Allahü ekber! Allahü ekber!”
İki kerre: “Eşhedü en lâ ilahe illallah!”
İki kerre: “Eşhedü enne Muhammederresûlullâh!”
İki kerre: “Hayye alessalâh!”
İki kerre: “Hayye alelfelâh!” .
“Allahü ekber! Allahü ekber!”
“Lâ ilahe illallah!”.
“Sabahın ilk Ezanını okuduğun zaman
“Hayye alelfelâh” dan sonra iki kerre “Essalâtü hayrun minen nevm!”
Kamet getireceğim zaman da iki kerre “Kad kametissalâh” de! Duydun mu?.
“Allahü ekber!” ve “Eşhedü en lâ ilahe illallah!” derken, sesini yükselt!
“Eşhedü enne Muhammederresûlullâh!” derken sesini kıs!” buyurdu.
Sonra, beni, çağırdı. Ezanı, okurken, bana bir kese gümüş para verdi.
Elini, alnıma koydu. Yüzümü, göğsümü, arkamı sıvazladı :
“Allah, senin hakkında hayırlı ve mübarek kılsın” buyurdu.
“Yâ Resûlallâh! Mekke’de Müezzinlik yapmamı emretsen? “dedim.
“Senin, Mekke’de Müezzinlik yapman için emir veriyorum”.
Git Mekkelilerin Ezanını oku!.
Attâb b. Esîd’e :
“Mekkelilerin Ezanını okumamı, bana Resûlullâh, emretti de!” buyurdu.
Bunun üzerine, Resûlullâh s.a.’e karşı içimdeki bütün sevgisizlikler gidip yerine sevgi doldu!
Mekke Valisi Attâb b. Esîd’in yanına vardım. Resûlullâh s.a.’in emriyle namaz ezanlarını okumağa başladım».
Ebû Mahzûre, Huneyn’den dönüşte Ci’râne’de Müslüman oldu.
Önceleri Ezanı, Bilâl-i Habeşî ile birlikte okurdu.
Ebû Mahzûre, Peygamberimiz’in eli değdi diye saygısından, alnının saçını hiç kestirmemiştir.
Vâkıdî ve İbn-i Sa’d’e göre: Mekke Mescid-i Haram Müezzinliği, Peygamberimiz’in, Ebû Mahzûre’yi tayin edişinden başlayarak oğuldan oğula geçe geçe onun neslinde sürüp gitmiştir.
Ebû Mahzûre, Ezan okuyanların en gür ve güzel seslisi idi.
Hz. Ömer, Halifeliği sırasında Mekke’ye gidip Dârün-nedve’ye indiği sırada, Ebû Mahzûre, Ezan okuyup Hz. Ömer’in yanına gelmiş, selâm vermişti.
Hz. Ömer, ona:
«Neden sesini bu kadar fazla yükselttin?!.
Sen, böyle şiddetle bağırınca, göbeğinin altındaki zarın yarılacağından da korkmadın mı?!» diye sordu.
Ebû Mahzûre :
«Ey Mü’ıninler Emîr’i! Sen gelince, sesimin güzelliğini Sana duyurmak istemiştim!» dedi.
Ebû Mahzûre, Resûl-i Ekrem’in Mekke’den ayrılmasına kadar Kâbe’de Bilâl-i Habeşî ile birlikte ezan okudu. 59 (678-79) yılında ölünceye kadar Mekke’de müezzinliğe devam etti. Kendisinden sonra Mescid-i Haram müezzinliğini oğlu ve torunları yüzyıllarca devam ettirmişlerdir.
Kureyş’in nesebini çok iyi bilen Ebû Mahzûre’den hanımı Ümmü Abdülmelik ve oğlu Abdülmelik ile Esved b. Yezîd en-Nehaî, Abdullah b. Muhayriz, İbn Ebû Müleyke ve daha başkaları hadis rivayet etmişlerdir. Hepsi de ezanı Hz. Peygamber’den öğrenmesiyle ilgili olan sekiz rivayeti Ahmed b. Hanbel’in Müs-ned’inde  bulunmaktadır. Bu rivayetlerden biri Sahîh-i Müslim’de, diğerleri Kütüb-i Sitte’ye dahil dört Sünen’de de yer almıştır.
EBÛ MİHCEN es-SEKAFÎ r.a.
Ebû Mihcen Abdullah b. Habîb b. Amr es-Sekafî (ö. 30/650) Şair sahâbî.
Adının Amr veya Mâlik, babasının adının Hubeyb olduğu da söylenmektedir. Hem Câhiliye döneminde hem de İslâmî devirde yaşadığı için muhadramûndan sayılmaktadır. Müslüman olmadan önceki hayatı bilinmemekte, ancak Hz. Peygamber’in Tâif i muhasarası (8/630) boyunca Tâif Kalesi’nin üzerinde bekleyerek müslü-manları sürekli rahatsız ettiği, bu sırada attığı bir okla Hz. Ebû Bekir’in oğlu Abdullah’ı yaraladığı ve Abdullah’ın bu yara sebebiyle 11 (632-33) yılında vefat ettiği rivayet edilmektedir. Tâif Muhasarası’ndan bir yıl sonra ramazan ayında Sakîf heyetiyle Medine’ye gitmiş, onlarla birlikte müslüman olmuş ve zaman zaman Hz. Peygamberle beraber bulunmuş, söylendiğine göre ondan hadis de rivayet etmiştir.
Müslüman olmadan önceki içki alışkanlığını İslâmiyet’i benimsedikten sonra da devam ettiren Ebû Mihcen Hz. Ömer tarafından defalarca cezalandırılmış, içkiyi bırakmaması veya bir rivayete göre ensardan birinin karısı olan Şemûs’a göz koyması sebebiyle bir adaya sürülmüştür. Ancak oraya giderken muhafızların elinden kaçmış, o sırada İranlılar’a karşı Kâdisiye’de savaşan Sa’d b. Ebû Vakkâs’ın yanına gitmiş, Sa’d da onu Hz. Ömer’in emriyle sarayda hapsetmiştir. Kâdisiye Savaşı bütün şiddetiyle devam ederken muharebeye katılamadığı için çok üzülen Ebû Mihcen söylediği şiirlerle Sa’d b. Ebû Vakkâs’in hanımını, serbest bırakılması ve kocasının Belkâ adlı atının kendisine verilmesi hususunda ikna etti. Serbest kalınca da İslâm süvarilerinin en önünde yer aldı. Kahramanca çarpışmasıyla İranlılar’ın yenilmesinde büyük rol oynadı. Yüzünü kapattığı için tanınmayan Ebû Mihcen savaştan sonra saraya döndü ve hapse girmek üzere teslim oldu. Kılıç kullanma tarzından onun Ebû Mihcen olduğundan şüphelenen, fakat kaçmış olacağına ihtimal vermeyen Sa’d b. Ebû Vakkâs’a karısı olup biteni anlatınca Sa’d onun cezasını uygulamaktan vazgeçti ve kendisini serbest bıraktı. Bunun üzerine Ebû Mihcen artık şarap içmeyeceğine ve ahlâka aykırı şiirler söylemeyeceğine dair söz verdi.
Hz. Osman’ın hilâfeti devrinde İran taraflarında yapılan bir savaş sırasında vefat eden Ebû Mihcen’in şehid edildiği veya eceliyle öldüğüne dair kesin bilgi yoktur. Kabrinin Azerbaycan veya Cürcan’da olduğu söylenmektedir.
Ebû Mihcen’in şiirleri az olmakla birlikte kendisi güçlü bir şairdir. Müslüman olmadan önce söylediği şiirlerde tema olarak aşk, şarap ve şarap âlemlerini, kahramanlık, iffet, şecaat ve cömertlik gibi meziyetleri işlemiştir. Hz. Ebû Bekir ve Hz. Âişe hakkında söylediği şiirlerde son derece saygılıdır.
EBÜ’d-DAHDÂH r.a.
Adının Ebü’d-Dahdâha b. Dahdaha olduğu da söylenmektedir. Ensarın himayesinde yaşamasına rağmen onlar tarafından da iyice tanınmayan Ebü’d-Dahdah hakkında fazla bilgi yoktur. Abdullah b. Mes‘ûd’un anlattığına göre,  (2/245) “Allah’ın ihsan ettiği darlıkta da bollukta da, Allah’a karz-ı hasen olarak borç verecek, mâlî mükellefiyetlerin dışında Allah rızası için, Allah yolunda cihad edenlerin masraflarını karşılayacak, Allah’ın kullarına güzel ödünç verecek yiğit var mı içinizde? Allah da ona, verdiğinin birçok katını ödesin. Sonunda Allah’ın huzuruna götürülüp hesaba çekileceksiniz.” meâlindeki âyet nazil olunca Ebü’d-Dahdâh Hz. Peygamber’in yanına giderek,
“Yâ Resûlallah! Allah bizden borç mu istiyor?” diye sordu. Evet cevabını alınca Hz. Peygamber’in elini tuttu ve sevabını sadece Allah’tan bekleyerek içindeki 600 hurma ağacı ile birlikte bahçesini Allah’a borç olarak verdiğini bildirdi. Ardından da bahçesine giderek orada bulunan ailesine bahçeyi Allah’a borç olarak verdiğini söyledi ve bahçeden çıkmalarını istedi. Bu hadise üzerine Hz. Peygamber,
“Ebü’d-Dahdâh için cennette nice hurma ağaçları saçak atıyor” dedi. Ebü’d-Dahdâh’ın bu hurma bahçesini, Hz. Peygamber’in kendisinden borç istemesi üzerine veya daha başka sebeplerle Allah yoluna adadığı da rivayet edilmektedir.
Ebü’d-Dahdâh’ın ne zaman vefat ettiği bilinmemektedir. Ölümü üzerine Hz. Peygamber onun soyu ve vârisleri hakkında bilgi toplamak üzere ensardan Âsim b. Adî’yi görevlendirdi. Ebü’d-Dahdâh’ın soyu hakkında fazla bilgi edinilemeyince mirası kız kardeşinin oğlu Ebû Lübâbe el-Ensârî’ye verildi. Uhud Gazvesi’nde Hz. Peygamber’in şehid edildiği haberi üzerine Ebü’d-Dahdâh’ın müslümanlara,
“Muhammed öldüyse Allah diridir, ölmez” diyerek cesaret verdiği, fakat savaşın ilerleyen dakikalarında Hâlid b. Velîd’in onu şehid ettiği de kaydedilmektedir.
Kudâa kabilesinin Belî kolundan olan Ebü’d-Dahdâh veya Ebü’d-Dahdâha Sabit b. Dahdah ile Ebü’d-Dahdâh el-Ensârî arasında, bahçelerini Allah yolunda hibe ederek Hz. Peygamber’in duasını almaları, ensarın himayesinde yaşamaları, Resûl-i Ekrem hayatta iken vefat etmeleri ve mirasçıları bulunmaması gibi hususlarda benzerlik olduğu görülmektedir. Hadislerde Ebü’d-Dahdâh, Ebü’d-Dahdâha veya İbnü’d-Dahdah künyeleriyle zikredilen bu iki sahâbî, ashap hakkındaki tabakat kitaplarında iki ayrı şahısmış gibi gösterilmekteyse de aynı kişi oldukları veya künye benzerliği sebebiyle birbirine karıştırıldıkları hatıra gelmektedir.
EHL-i KİTAP
Kur’ân-ı Kerîm’de genellikle yahudiler ve Hıristiyanlar için kullanılan tabir.
Ehl-i kitap tamlaması geçmiş kutsal kitapları sahiplenenler, okuyanlar anlamına gelir. Kur’an dışındaki ilâhî kitaplarda yer almayan bu terkip, terim olarak müslümanlar dışındaki kutsal kitap sahibi din mensupları için kullanılır.
Kur’an’daki Ehl-i kitap tabiriyle de bu kitapların muhatabı olan yahudilerle hıristiyanlar kastedilmektedir. Ehl-i kitap terkibinin geçtiği âyetleri, “Kitap yalnız bizden önceki iki topluluğa indirildi”  meâlindeki âyeti göz önüne alarak tefsir eden ilk müfessirler de bununla yahudi ve hıristiyanların kastedildiğini ifade etmişlerdir.  Bu âyetten hareketle Hanbelî ve Şafiî mezhepleri sadece yahudi ve hıristiyanları Ehl-i kitap saymışlar, Hanefîler ise İslâm’ın dışında semavî bir şeriata inanan ve Tevrat, Zebur, İncil, suhuf gibi vahyedilmiş bir kitabı bulunan toplumların Ehl-i kitap olduğunu söylemişlerdir.
Kur’an’da tek hak din olan İslâm’ın dışında vakıayı tespit sadedinde Hanîflik, Yahudilik, Hıristiyanlık, Sâbiîlik ve Mecusîlikten bahsedilmektedir. Hanîf kelimesi İslâm’ın eş anlamlısı şeklinde ve Hz. İbrahim’le ilgili olarak zikredilmektedir. Sâbiîlik ve Mecusîlik ise sadece ismen geçmekte, inanç esaslarından ve peygamberlerinden söz edilmemekte, kutsal bir kitaba sahip olup olmadıkları açıklanmamaktadır. Semâvi bir şeraita inandıklarını söyleyerek semavî bir kitaba sahiplenenlere ehl-i kitap denilmesinin temelinde yatan şey ehl-i din sayılmadıklarındandır. Kur’ân-ı Kerîm el-Bakara 113’te Allah, ehl-i kitap olduklarında şüphe olmayan Yahudi ve hristiyanların hiçbir dini esasa dayanmadıklarını, birbirlerini şahit tutarak söyletmektedir. el-Maide 68’de de kendilerine indirilen Tevrat ve İncil’in hükümlerini insanlara açıklayarak uygulamadıkça, Hz. Muhammed s.a.’e indirilenleri benimseyip tatbik etmedikçe hiçbir dini esasa, temele dayanmadıklarını, dayanmış olmayacaklarını kazıyye-i muhkeme şeklinde hükme bağlamaktadır. Çünkü Allah katında, Allah’tan gelen din tektir ve İslâmdır.  Sadece şeriatlarında, basitten gelişmişliğe doğru farklılıklar vardır. Din aynı olmakla beraber, bir sonraki şeriat bir önceki şeriatın bazı hükümlerini yürürlükten kaldırmış, bazı hükümleri ibka etmiş ve yeni bazı hükümler getirmiştir.
Kur’ân-ı Kerîm’de ehl-i kitap için iki ayrı ifade kullanılmaktadır. Biri “elhl’ül-kitab-kitap ehl-i, geçmiş kutsal kitapları sahiplenenler ve okuyanlar”dır.  Diğeri “ellezineütü’l-kitaba – geçmiş kitapların hükümünce sorumlu olanlar, geçmiş kitapların hükmüne uygun amel edenler”dir.
Geçmiş kitapların hükmünce amel edenlere Allah “iman edenler, ehl-i tevhid olanlar.” Diye hitabetmektedir.  Bunlar Allah’ın birliğine iman edenler, Hz. Îsâ a.s.’ın insan neslinden bir peygamber olduğunu, incilin ilahi vahiy olduğunu kabul edenler, kendilerini üniteryen hristiyan sayanlardır.  Bunlar Habeş Necaşisi ve benzerleri gibi geçmişte yaşayanlar ve halen günümüzde takipcileri olanlar. Polonya, Transilvanya İngiltere ve ABD de varlıklarını sürdürmektedirler. Sayıları 2 milyon civarındadır.
Kur’anın,kestiklerinin yenebileceğini, kızlarıyla evlenilebile-ceğini ifade ettiği  sevgide mü’minlere yakın olan, kibirlenmeyen, Allah’ın âyetri okununca gözleri yaşaran, “biz hristiyanız” diyen kimselerdir.  Ehl-i Tevhid olan bu gruba, Allah takva esaslarını, takvaya dayalı şeriatı benimsemeyi, Allah’ın Rasulü Muhammed s.a.’e iman emretmekte; bu iki esası yerine getirenlerin mağfiret kapısamına alınacağını beyan etmektedir.  Ayrıca Âl-i İmran sûresi 199’da, Allah katında lütfa, mükafâta mahzar olabilmeleri için, ehl-i kitabın Allah’a, Allah’a imanın gerektirdiği esaslara, Müslümanlara indirilen Kur’ana, kendilerine indirilenlere samimiyetle iman etmeleri ve Allah’ın âyetrini birkaç pula değiştirmemeleri şartı ileri sürülmüştür. Bu, el-Bakara 137 de daha açık ifade edilmiş ve ehl-i kitabın da, mü’minlerin iman ettiği esasların aynına iman etmesi halinde hidayete erebilecekleri kesin hükme bağlanmıştır. Tevbe 29 da ise, kitaplarının hükmünce sorumlu olanların Allah’a imanın gerektirdiği esaslara, ahiret gününe iman etmemeleri; Allah’ın ve Rasulü’nün haram saydığını haram kabul etmeleri, Hak dine boyun eğmemeleri halinde, onlarla sonucu savaşa kadar giden bir mücadele yapılması emredilmektedir. Bu kadar açık hükümler muvacehesinde, Kur’anın bütünlüğü de dikkate alınarak, el-Bakara 62, el-Maide 69 âyetlerinden Yahudiliğe, hristiyanlığa, ehl-i kataba meşruiyet ve imtiyaz çıkarılamaz. Ayrıca bu son iki ayetteki şart edatları, kendilerinden önceki ifadelerde tebdil ve tağyire yani değişikliğe sebep olduklarından, munafık münafıklığından, Yahudi Yahudiliğinden, Hıristiyan Hıristiyanlı-ğından, sâbi sâbiliğinden vazgeçmedikçe Allah’a, Allah’a imanın gerektirdiği esaslara, Ahirete iman gerçekleşmiş olmaz. Üstelik ilahi lütfa ve rahmete mahzar olmanın şartlarından biri olan amel-i salihin içinde İslâm iman esaslarının tamamı vardır. En büyük amel-i Salih imandır. Amel nitelikli hiçbir yararlı iş, iman nitelikli bir amel-i salih’in derecesinde olamaz. Zaten iman olmadan, iman esasları tam olmadan hiçbir amel, Salih amel niteliği kazanamaz.
Allah’a imanın içinde, meleklere, kitaplara, peygamberlere iman mündemiçtir. Bunlardan birisini aradan çıkardığımız takdirde Allaha imanın gerçekleşmesi mümkün değildir.  Bu üç esasın içinden Peygamberlere imansa, imanın omurgasıdır. Herhangi bir Peygambere iman, iman esaslarından ayrı düşünüldüğü takdirde ortada yine iman kalmaz. Hz. Muhammed s.a.’ın şeriatında, Kur’an’da ismi geçen her peygamberin şeritaından bazı esaslar ibka edilmiştir. Peygamberi inkar, getirdiği esasları da inkar manasını tazammun eder. Peygamberi inkar, asıl onu, peygamberlikle görevlendiren otoriteyi yani Allah’ı inkar manasına gelir. Bu sebeple mü’minim iddiasında bulunan herhangi bir kimsenin Peygamberliği kur’an ile sabit bir zatın peygamberliğini inkarı, onu iman dairesinin dışına çıkarır. Ayrıca da, Peygamberlerin tebliğ ettiği talimi olmadan Allah’a kulluk ve ibatedini şeklini, keyfiyetini insanların bilmesi bulması mümkün değildir. Bütün bu saydığımız sebeplerle ehl-i tevhid olan, “biz hristiyanız” diyenlerin takvaya dayalı esasları içeren Kur’an’a ve Hz. Muhammed s.a.’e iman etmeden ilahi magfiret kapsamına alınmaları, ilahi lütfa ve rahmete mahzar olmaları mümkün değildir.
Teslisi kabul eden ve çoğunluğu teşkil eden hristiyanlar uniteryenleri kiliselerinden aforoz etmişlerdir. Onlar da bağımsız kilise kurarak varlıklarını sürdürmektedirler. Teslise (Baba-Oğul-Ruh’u’l-Kuds’a) inanan ve Hz. Îsâ a.s.’ı rab sayan ehl-i kitaba gelince, bunlar, bu gün nüfusları hayli kabarık olan hristiyanlardır. Bunlar Kur’anın ifade ettiğine göre kâfir ve müşriktirler.  Hatta bunların içinde bulundukları şirk, sıradan müşriklerin içine düştükleri şirkten daha ağır sorumluluğu gerektirir. Çünkü onlar Allah’ın varlığını kabul edip, putu Allah ile aralarında aracı sayarken, bunlar yani hristiyanlar insanı, Hz. Îsâ a.s.’ı Rab makamına yükseltmektedirler, dolayısıyla hristiyanların müşrik olarak sorumlulukları diğerlerinden daha ağırdır. Abdullah b. Ömer (r.h.)’e ehl-i kitabın kızlarıyla evlenilip evlenilemiyeceğini soruyorlar.  Allah “müşrik kadınlarla evlenmeyin”  buyuruyor, dedikten sonra, Hz. Îsâ a.s.’ı Rab kabul etmekten daha büyük şirk olur mu diyor. Dolayısıyla bugünkü hristiyanların kestikleri de yenmez. Hz. Peygamber Hecer Mecusileriyle zimmet sözleşmesi yapmasına rağmen, onların kadınlarıyla evlenilemiyeceğini, kestiklerinin yenmiyeceğini açıkça belirtmiştir.
Müslümana ehl-i kitab ile yumuşak kibar bir tarzda mücadeleyi emreden ayet, onlar arasından zalimleri istisna etmektedir. Kur’anda zulmün içine şirkin de girdiği açıkça belirtilmiştir. Bu sebeple ehl-i kitabın müşrik olanlarını kibarca, nezaketlice mücadele edilen ehl-i tevhid olanlarının yani üniteryenlerinin dışında tutulması anlaşılmalıdır. Sevgide yakın olanlar da, Hz. Îsâ a.s.’ı Rab kabul eden müşrik hristiyanlar değildir, üniteryanlardır.
Bütün ehl-i kitab İslâm’a, Kur’ana imana davet edilmekte, Hz. Muhammed s.a.’in kendilerine de Peygamber olarak geldiği,  şeriatlarının epeyce bir kısmının mülga olduğu,  hiçbir dini temele dayanmadıkları  açıkça ifade edilmektedir. Hatta “aranızdaki müşterek ilkelere gelin…”  diye de özellikle davet edilmektedir. Bu müşterek ilkeler, Nuh a.s.’a tekrar tekrar tavsiye edilenler, İbrahim a.s.’a, Mûsâ a.s.’a, Îsâ a.s.’a tekrarlanan tavsiyelerdir. Eğer ehl-i kitabın kitaplarında tahrifat sözkonusu olmasaydı, bu müşterek ilkeler ayan-beyan görülecekti. Bu sebeple Kur’an, ehl-i kitaba gizledikleri vahyi açığa çıkarmalarını ve uygulamalarını istemektedir. Böylece tek dinin, tek şeriatın olduğu görülecek, vahiydeki bütünlük ortaya çıkacaktı. Hz. Muhammed s.a’ın görevlendirilmesiyle, diğer peygamberlerin görevlerinin sona erdiği, insanlığın sadece Hz. Muhammed s.a.’ın ümmeti olduğu kafalara kazınacaktı.
Kur’an da, ehl-i kitab için kullanılan din lafızları, Türkçemizde içerdiği manasıyla kullanılmamıştır. Hesap, ceza ve sorumluluk manalarında kullanılmıştır.
Yahudi müsteşrik Moshe Gill, Kur’anda, Müslümanların dışındaki gruplar için kullanılan din kelimesinin din manasına değil, borç ve sorumluluk manasına kullanıldığını ileri sürmektedir.  Hatta Kur’andaki “lekum diynüküm -sizin hesabınız sorumluluğunuz, cezanız size”, “leküm a’ınâliküm- amellerinizin cezasını siz çekeceksiniz” gibi ifadeler, teşri nitelikli olmaktan ziyade tehdit niteliklidir.
Bütün bunlara rağmen, Allah insanın hürriyetine azami değeri verdiği için sosyolojik manada bir dine sahip olanın dinine karışılmamasını, kendi dininde veya bir başka dine girmeye zorlanmamasını çok açık bir şekilde hükme bağlanmıştır. Buna dayanarak ve buna güvenerek ehl-i kitaba mensup insanlar rahat ve huzur içinde dini hayatlarını yaşamışlar ve varlıklarını devam ettirmişlerdir.
FÂTIMA r.a.
Ümmü’l-Haseneyn Fâtıma bint Muhammed ez-Zehrâ (ö. 11/632) Hz. Peygamber’in soyunu devam ettiren kızı.
Bi’setten yaklaşık bir yıl önce (m. 609), İbn Sa’d ile  bir kısım tarihçilere göre ise Kureyş’in Kâbe’yi yeniden inşası sırasında (m. 605) Mekke’de doğdu. Bazı kaynaklarda Hz. Âişe’den beş yaş kadar büyük olduğu kaydedilmektedir.  Öz kardeşleri Zeyneb ile Rukıyye’den küçük, Ümmü Külsûm’dan büyük olduğu söylenmekteyse de Hz. Peygamber’in en küçük kızı olduğu görüşü daha doğru kabul edilmektedir.  Zehebî’nin belirttiğine göre künyesi “babasının annesi, anam” mânasına gelen “Ümmü ebîhâ” idi. Bu künyeyi almasının sebebi, Fâtıma’yı anne sevgisiyle seven Resûlullah’ın kendisine bu şekilde hitap etmesi olmalıdır. Lakabı “beyaz, parlak ve aydınlık yüzlü kadın” anlamında Zehra olmakla beraber “iffetli ve namuslu kadın” anlamındaki Betûl lakabıyla anıldığı da görülmektedir.
Kaynaklarda Hz. Fatma’nın çocukluk ve gençlik yıllarına dair pek az bilgi bulunmaktadır. Bunlardan biri, Kâbe’de namaz kılmakta olan Resûl-i Ekrem’in secdeye vardığı sırada omuzlarına müşrikler tarafından bir devenin eşinin atılması üzerine genç Fâtıma’nın koşarak babasının üzerindeki pislikleri temizlemesi ve bunu yapanlara kızıp söylenmesidir.  Hicretten bir müddet sonra Hz. Fâtıma’nın, yanlarında Hz. Ali ile annesi Fâtıma bint Esed olduğu halde Şevde, kız kardeşi Ümmü Külsûm. ve Ebû Bekir’in ailesiyle birlikte Medine’ye hicret ettikleri bilinmektedir.
Fâtıma on beş yaşını tamamladıktan sonra onunla önce Hz. Ebû Bekir, ardından da Hz. Ömer evlenmek istemiş, Resûl-i Ekrem her iki teklife de olumlu cevap vermemiş, bunun ardından Hz. Ali Fâtıma’ya talip olmuş ve bu talebi Resûlullah tarafından kabul edilmiştir.  O sıralarda fakir bir delikanlı olan Hz. Ali mehir verecek kadar malı bulunmadığından Bedir Gazvesi’nde ganimetten payına düşen zırhı, bazı rivayetlere göre ise devesini ve bir kısım eşyasını satarak 450 dirhem gümüş civarında bir mehir vermiştir. Hz. Fâtıma’nın çeyizi de kadife bir örtü, içine hurma lifi doldurulmuş deri bir yastık, iki el değirmeni ve deriden yapılma iki su kabından ibaretti. Düğünleri Resûlullah’ın Hz. Âişe ile evlenmesinden dört buçuk ay sonra 2. yılın Zilkade (Mayıs 624) veya Zilhicce (Haziran 624) ayında gerçekleşti. Hz. Fâtıma 3. yılın Ramazan ayında (Şubat 625) ilk çocuğu olan Hasan’ı, bir yıl sonra Şaban (Ocak) ayında Hüseyin’i dünyaya getirdi. Daha sonraki yıllarda küçük yaşta ölen Muhassin ile  Ümmü Külsûm ve Zeyneb doğdu. Evliliklerinin ilk yıllarında Hz. Ali ile Fâtıma arasında küçük çapta bazı anlaşmazlıklar olmuş,  ancak Resûl-i Ekrem’in aralarını bulması ve Hz. Fâtıma’ya kocasına itaati tavsiye etmesi üzerine kırgınlıklar son bulmuş, Hz. Ali de artık eşini hiçbir şekilde üzmeyeceğini söylemiştir.
Uhud Gazvesi’nde on hanımla birlikte gazilere yiyecek ve su taşıyan Hz. Fâtıma aynı zamanda yaralıları tedavi etti. Bu savaşta Hz. Peygamber’in dişinin kırılması üzerine yüzündeki kanları temizlemeye çalıştı. Kanın dinmediğini görünce bir hasır parçasını yakıp küllerini Resûlullah’ın yüzüne bastırmak suretiyle akan kanı durdurmayı başardı.
Resûl-i Ekrem Hz. Fatma’ya son hastalığı sırasında Kur’ân-ı Kerîm’i Cebrail ile her yıl bir defa birbirlerine okuduklarını, bu sene Cebrail’in aynı maksatla iki defa geldiğini, bunun ise vefatının yaklaştığına işaret olduğunu söylemesi üzerine Fâtıma ağlamaya başlamış; Hz. Peygamber’in, ailesinden ilk önce kendisine onun kavuşacağını, ayrıca onun mümin kadınların hanımefendisi olduğunu söylemesi üzerine de gülüp sevinmiştir.
Hz. Peygamber’e çok düşkün olan Fâtıma babasının vefatından dolayı çok sarsıldı. Resûl-i Ekrem defnedildikten sonra gördüğü Enes b. Mâlik’e,
“Resûlullah’ın üzerine çarçabuk toprak atmaya eliniz nasıl vardı, gönlünüz nasıl razı oldu?” diyerek ağladı ve daha sonra da günlerce gözyaşı döktü.
Hz. Peygamber’in vefatının ardından Fâtıma ile Abbas b. Abdülmuttalib Halife Ebû Bekir’e gelerek Resûlullah’ın mirasından hisselerini istediler. Bu miras Fedek ve Hayber’deki hurmalıklarla Medine’deki bir bahçeden ibaret olup Hz. Peygamber bu arazilerin gelirini amme işlerine, yolcularla misafirlere ve kendi ailesine harcamaktaydı. Halife onlara, Resûlullah’ın peygamberlerin miras bırakmayacağına dair hadisini hatırlatarak onun mirasının söz konusu olamayacağını, fakat ailesinin geçiminin eskiden olduğu gibi yine buraların gelirinden sağlanacağını, kendisinin bu araziyi Hz. Peygamber’in yaptığı şekilde bir mütevelli gibi kullanacağını söyledi. Hz. Âişe ile diğer bazı sahâbîlerin bu hadisi tasdik etmeleri üzerine miras iddiasından vazgeçildi.  Ancak Hz. Fâtıma halifenin bu tavrına gücenerek vefat edinceye kadar onunla bir daha bu konu üzerinde konuşmadı.  Bir rivayete göre ise Ebû Bekir, Hz. Fâtıma’yı vefatından bir müddet önce ziyaret ederek gönlünü almıştır.
Hz. Fâtıma, Resûlullah’ın ölümünden beş buçuk ay sonra 3 Ramazan 11 (22 Kasım 632) tarihinde vefat etti. Muhammed el-Bâkır’ın belirttiğine göre Fâtıma’yı Hz. Ali yıkadı.  Ölümünden sonra vücudunu kimsenin görmemesi için vasiyeti üzerine onu Hz. Ali ile Hz. Ebû Bekir’in hanımı Esma bint Umeys’in yıkadığı da zikredilmektedir.  Hz. Fâtıma, kadın cenazelerinin erkeklerinki gibi üzerine örtülen bir kefenle sarılmış olarak herkesin gözü önünde bulunmasından rahatsız olduğunu Esma bint Umeys’e söylediğinde Esma ona Habeşistan’da cenazelerin tabut içinde taşındığını anlatmış, bunun üzerine Fâtıma kendi cenazesinin de böyle taşınmasını vasiyet etmişti. Nitekim onun cenazesi Esma bint Umeys’in tarifi üzerine yapılan tabutla taşındı. Cenaze namazını Hz. Abbas veya Hz. Ali kıldırdı. Vasiyeti üzerine geceleyin Hz. Ali, Hz. Abbas ile oğlu Fazl tarafından Cennetü’l-bakî’a defnedildi.
Resûlullah’ın terbiyesiyle yetişen Hz. Fâtıma onun hem haya ve edep gibi özelliklerine, hem de konuşma tarzından  yürüyüşüne kadar  birçok vasfına sahip oldu. Babasının uygun gördüğü hayat tarzını benimseyerek onun gibi sade yaşadı. El değirmeninde un öğütmekten usanan Fâtıma ile kuyudan su çekip taşımaktan yorulduğunu söyleyen Ali bu hususta Hz. Peygamber’den yardım istemeye karar verdiler. Hz. Fâtıma Medine’ye bir savaş esirinin geldiğini duyunca babasına giderek ondan kendisine ev işlerinde yardım edecek bir hizmetçi talep etti. Resûlullah da esiri, mescidde yatıp kalkan fakir müslümanların (ehl-i Suffe) ihtiyaçlarını karşılamak üzere satacağını, bu sebeple kendisine bir hizmetçi veremeyeceğini, buna karşılık yatağa girdiği vakit otuz üçer defa sübhânallah, elhamdülillah, Allahüekber demesinin istediği hizmetçiden kendisi için daha hayırlı olacağını söyledi.  Bu güzel vasıfları sebebiyle Resûl-i Ekrem Fatma’yı görünce sevinir, kendisini ayakta karşılar, elini tutarak yanaklarından öper, ona iltifat edip yanına veya kendi yerine oturturdu. Babası kendi evine gelince Fâtıma da onu aynı şekilde karşılayıp ağırlardı.  Hz. Peygamber sefere giderken aile fertlerinden en son Fâtıma ile vedalaşır, seferden dönünce de ilk olarak onunla görüşürdü.  Kadınlardan en çok Fatma’yı, erkeklerden de Ali’yi sevdiğini söyleyen  Resûl-i Ekrem,
“Fâtıma benim bir parçamdır, onu sevindiren beni sevindirmiş, onu üzen de beni üzmüş olur”  ve,
“Bana melek gelerek Fatma’nın cennetliklerin hanımefendisi olduğunu müjdeledi” demiş,  cennetlik kadınların’ en faziletlilerini saydığı bir başka hadisinde de önce Hz. Hatice ile Fatma’nın, sonra da Âsiye ile Meryem’in adlarını söylemiştir.
Hz. Peygamber’in Fatma’ya olan sevgisini gösteren önemli bir olay, Mekke’nin fethinden sonra Hz. Ali’nin Ebû Cehil’in kızı Cüveyriyye ile  evlenmek istemesi veya Ebû Cehil’in yakınlarının kızlarını Hz. Ali ile evlendirmek için Resûl-i Ekrem’in iznini talep etmeleri üzerine onun gösterdiği tepkidir. Bu vesile ile yaptığı konuşmalarda Fâtıma’nın kendisinin bir parçası olduğunu, onun üzülmesini istemediğini, Resûlullah’ın kızı ile Allah düşmanının kızının bir araya gelemeyeceğini, Cenâb-ı Hakk’ın helâl kıldığı bir şeyi haram kılmamakla beraber bu evliliğe izin vermeyeceğini, ancak Ali’nin Fatma’yı boşadıktan sonra bir başka kadınla evlenebileceğini söyledi.  Resûl-i Ekrem’in bu konudaki hassasiyeti, Hz. Fatma’nın itidalini koruyamayacağı düşüncesinden kaynaklanıyordu.  Diğer taraftan Hz. Peygamber’in konuşmasına başlarken öbür damadı Ebü’l-Âs’ın kendisine verdiği sözde durduğunu belirtmesi, Ebü’1-Âs’a Zeyneb’in üzerine bir başka kadınla evlenmemeyi şart koştuğunu hatıra getirmekte, aynı şekilde Hz. Ali’den de böyle bir söz aldığını, fakat Ali’nin bunu unutmuş olabileceğini düşündürmektedir. Bu olaydan sonra Hz. Ali Fatma’nın vefatına kadar bir başka kadınla evlenmediği gibi câriye de edinmemiştir. Resûl-i Ekrem’in her fırsatta onların evine gelerek ikisinin arasına oturması, hem kızına hem de damadına beslediği derin sevgiyi ifade etmesi onları birbirine bağlamış, hatta zaman zaman her biri Resûlullah’ın kendisini daha çok sevdiğini ileri sürerek onun gönlündeki müstesna yerlerinden emin olduklarını göstermişlerdir. Fâtıma da fırsat buldukça babasının yanına gider, ona hizmet etmekten zevk duyardı. Mekke’nin fethedildiği yıl Resûlullah evinde yıkanırken Fatma’nın onu bir perde ile setretmeye çalışması  onların bu yakınlığının derecesini göstermektedir. Resûl-i Ekrem, Hz. Fâtıma ile Hz. Ali’yi ve çocukları Hasan ile Hüseyin’i abasının altına alarak,
“Allah’ım! Bunlar benim Ehl-i beytimdir; onları kötülüklerden koru ve kendilerini tertemiz kıl” diye dua etmiştir. Hz. Fâtıma ile ilgili önemli hususlardan biri de Resûlullah’ın neslinin onun çocukları vasıtasıyla devam etmiş olmasıdır.
Hz. Fatma’dan on sekiz hadis rivayet edilmiş olup tamamı Kütüb-i Sitte’de yer almakta, bunlardan ikisi hem Sahîh-i Buhârî hem de Sahîh-i Müslim’de bulunmaktadır. Kendisinden Hz. Ali, Hz. Hasan ile Hüseyin, Hz. Âişe, Ümmü Seleme, Hz. Peygamber’in hizmetkârı Ümmü Râfi’in karısı Selmâ, Enes b. Mâlik ve başkaları rivayette bulunmuşlardır. Ayrıca Hz. Hüseyin’in kızı Fatma’nın ve daha başka râvilerin ondan mürsel rivayetleri vardır.
Kaynaklarda Hz. Fatma’ya nisbet edilen bazı şiirler ve beyitler bulunmakta,  bunları Hz. Peygamber’in vefatından sonra söylediği belirtilmektedir. Ehl-i sünnet âlimleri, Resûl-i Ekrem’in Hz. Ali, Fâtıma Hasan ve Hüseyin’i abasının altına alarak,  33/33 “Vakarınızla evlerinizde oturun. İslâm dışı, daha önceki cahiliyye âdetinde olduğu gibi açılıp saçılarak, süslenerek kendinizi teşhir etmeyin. Namazı âdâbına riâyet ederek, aksatmadan kılın. Vicdanınızı, servetinizi, sosyal bünyenizi arındıran, berekete vesile olan zekâtı verin. Allah’a ve Rasulüne itaat edin. Kur’an’ı ve sünneti uygulayın. Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden, haramı, günahı, çirkin amelleri, basitliği uzaklaştırmak ve sizi tertemiz yapmak istiyor.” meâlindeki âyeti okuduğunu kabul etmekle beraber  bundan onların masumiyetinin anlaşılamayacağını, böyle yapmakla Hz. Peygamber’in onları Allah’ın emirlerine uymaya çağırdığını, ayrıca ismet sıfatının sadece peygamberlere mahsus olması sebebiyle onların masum sayılamayacağını belirtirler.
Ebû Bekir’in hilâfetine henüz gönülleri yatmamış olan Hz. Ali ve Zübeyr’in Fâtıma ile bu konuyu birkaç defa görüştüklerini haber alan Hz. Ömer, çıkabilecek bir fitneyi önlemek maksadıyla Hz. Fatma’yı ziyaret etmiş ve ona dünyada en çok Resûlullah’ı, sonra da onun kızını sevdiğini söylemiş, ancak bu sevginin “hilâfet konusunu karıştırıp duran” kimselerin onun evinde toplanması halinde bu evi onlar içeride iken yakmasına engel olmayacağını belirtmiş, Hz. Fâtıma da onlara Ömer’in bu sözünü naklederek artık bir daha hilâfet meselesini kendisine getirmemelerini istemiştir.

FÂTIMA bint ESED r.a.
Fâtıma bint Esed b. Hâşim b. Abdimenâf el-Kureşiyye el-Hâşimiyye (ö. 4/625-26)
Hz. Ali’nin annesi, sahâbî. Kocası Ebû Tâlib amcasının oğludur. Annesi, Âmir b. Lüey oğullarından Hubey bint Herem b. Revâha el-Kureşiyye’dir. Ebû Tâlib’den Tâlib, Akil, Ca‘fer ve Ali adında dört oğlu; Ümmü Hânî, Cümâne adında iki kız, bazı siyer âlimlerine göre ise Rayta ve Esma ile birlikte dört kızı dünyaya gelmiştir.
Hz. Peygamber, dedesinin ölümünden sonra amcası Ebû Tâlib tarafından himaye edilince Fâtıma ona sekiz yaşından itibaren annelik yaptı. Resûl-i Ekrem’in belirttiğine göre kendi çocuklarından önce onu doyurup gözetirdi. Bununla beraber Resûl-i Ekrem’e peygamberlik geldiği zaman hemen müslüman olmadı. Hatta oğlu Ali’nin Mekke’nin Ciyâd mahallesinde Hz. Peygamber’le birlikte namaz kıldığını duyunca telâşlandı ve kocasına oğlunun bu davranışını uygun görüp görmediğini sordu. Ebû Tâlib de bunu normal karşıladığını, amcasının oğluna arka çıkmasının ve ona yardımcı olmasının herkesten çok Ali’ye düştüğünü söyledi. Ebû Tâlib’in ölümünden hemen sonra ve hicretten yaklaşık iki yıl önce Fâtıma’nın İslâmiyet’i kabul ettiği ve Medine’ye ilk hicret eden kadın sahâbîlerden olduğu tahmin edilmektedir. Oğlu Ali Resûlullah’ın kızı Fâtıma ile evlenince geliniyle aynı evde yaşamaya başladı. Hz. Peygamber yengesinin iyiliklerini hiç unutmaz, onu Medine’deki evinde ziyaret eder ve zaman zaman orada öğle uykusuna yatardı.
Resûl-i Ekrem’in:
“Annemden sonra annem” dediği Fâtıma bint Esed hicretin ilk yıllarında, bazı tarihçilere göre dördüncü yılda  Medine’de vefat etti. Onun ölümüne üzülen Hz. Peygamber sırtındaki gömleği çıkarıp ona kefen yaptı, cenaze namazını kıldırdı ve cenazesinin üzerine yetmiş tekbir aldı. Kabrinin kazilmasıyla da bizzat ilgilendi.
Fâtıma bint Esed, Hâşimoğulları soyundan ilk erkek çocuğu dünyaya getiren Hâşimî ve bu soydan gelen ilk halifenin annesi olmakla meşhurdur.  Bu soydan gelen diğer halifelerin anneleri, Hz. Hasan’in annesi Hz. Fâtıma ile Hârûnürreşîd’in hanımı ve Halife Emîn’in annesi Zübeyde’dir.
GUZEYYE bint DUDAN r.a.
Bedevi ve Mekke’ye yerleşmiş olan Hz. Guzeyye r.a. Mekke’de «birçok kadını» müslüman yapmıştır. Yorulmak bilmeden gayret gösterirdi ve Mekke’liler O’nun tehliketi olduğunu sezmekte gecikmediler. Kadın olduğundan onun şahsına fena muamele yapılamazdı. Onu Mekke’den sürmekle iktifa ettiler ve kabilesine giden bir kervana emanet ettiler. Kervancılar kaba insanlardı; Onu, çıplak bir devenin sırtına bağladılar ve yiyecek, içecek vermediler; bir durağa gelince hapis olarak günün sıcağına bırakıverdiler. Hikâyesini O’nun ağzından dinleyelim:
«Üç gün üç geceden sonra yorgunluk ve açlıktan yarı ölü halde kendimi kaybettim. Bana hiç acımadılar. Sonra gece oldu ve bir durakta idik. Birden yüzümün üstünde bir şey hissettim. Elimi götürünce su buldum. Kanasıya kadar ondan içtim ve yüzüme, vücuduma döktüm. Sabah kendime geldiğimi gören kervancılar, endişeye düştüler. Fakat her zamanki gibi iplere bağlı idim ve kervanın su tulumları hep benden uzakta ve iyice kapalı idi. Bana sordular, ben de onlara hakikati söyledim. Benim hikâyemden şüphe etmeleri için hiç bir sebep yoktu. Hemen pişman oldular ve îslâmiyeti kabul ettiler.» O’nun Hz. Peygamber’e s.a. karşı o kadar muhabbeti vardı ki, sonraki devirlerde, Medine’ye gelerek Hz. Peygamber’e cariye olmayı teklif etti. Hz. Peygamber O’na teşekkür etti teklifini kabul etmedi.
HAMNE bint CAHŞ r.a.
Hamne bint Cahş b. Riâb el-Esediyye Hz. Peygamber’in baldızı.
Annesi, Abdülmuttalib’in kızı ve Resûl-i Ekrem’in halası Ümeyme’dir. Babası Cahş, Harb b. Ümeyye ile dostluk antlaşması yapmıştı. Hamne Cahş’ın üç kızından biri olup diğer ikisi ümmü’l-mü’minîn Zeyneb ile Ümmü Habîbe’dir. Bazı kaynaklarda Hamne ile Ümmü Habîbe aynı hanım zannedilip Hamne’nin künyesinin Ümmü Habîbe olduğu söyienmiş, buna bağlı olarak da Ümmü Habîbe ile evlenmiş olan Abdurrahman b. Avf’tan “Hamne’nin kocası” diye söz edilmiştir.297 (Zehebî, 11, 215). Mekke’den Medine’ye ilk hicret eden ve Hz. Peygamber’e biat eden kadınlardan olan Hamne Mus’ab b. Umeyr ile evlendi ve ondan bir kızı oldu. Mus’ab uhud Gazvesi’nde şehid düştü. Muhammed b. Abdullah b. Cahş’tan rivayet edildiğine göre, İslâm ordusu Uhud Gazvesi’nden Medine’ye döndüğünde merak içinde bekleyen kadınlar savaşa katılan yakınlarından haber sormuşlarsa da hiç kimse bu konuda onlara cevap vermedi. Bunun üzerine kadınlar Hz. Peygamber’e başvurdular. Resûl-i Ekrem hepsine cevap verdikten sonra sıra Hamne’ye gelince ona kardeşi Abdullah’ın ve dayısı Hamza’nın şehid olduğunu söyledi. Hamne derin bir tevekkülle, “Allah onlara rahmet etsin ve onları bağışlasın” dedi. Ardından Hz. Peygamber kocasının da şehid olduğunu söyleyince Hamne,
“Âh savaş âh!” diye feryat etti. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem,
“Kadınlarda kocalarına karşı ayrı bir bağlılık vardır” dedi. Uhud Gazvesi’nde savaşanlara su dağıtan ve yaralıları tedavi eden Hamne’ye Hz. Peygamber Hayber’de 30 vesk yiyecek vermiştir.
Mus’ab b. Umeyr’in eşi ve Abdullah b. Cabş’ın kız kardeşi Hamne bint Cahş, yaralıların su ihtiyacını karşılamak için Uhud’a gelen kadınlar arasında idi.
Hamne’ye, kardeşi Abdullah b. Cahş’ın şehid düştüğünü haber verdikleri zaman, Hamne (İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn: (2/156) “Sabrederek mücadeleye devam edenler, başlarına bir musibet, bir belâ geldiği zaman: Biz ilâhi kazaya rıza için yaratılmış kullarız. Sonunda yine Allah’ın huzuruna vararak hesaba çekileceğiz diyenlerdir.” âyetini okudu. Kardeşi için, Allah’dan rahmet ve mağfiret diledi.
Hamneye, dayısı Hz. Hamza’nın da şehid düştüğünü haber verdiler.
O, yine :
“İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn: (2/156) “Sabrederek mücadeleye devam edenler, başlarına bir musibet, bir belâ geldiği zaman: Biz ilâhi kazaya rıza için yaratılmış kullarız. Sonunda yine Allah’ın huzuruna vararak hesaba çekileceğiz diyenlerdir.” âyetini okudu. Ona da Allah’ın rahmet ve mağfiretini diledi.
Hamne’ye, kocası Mus’ab b. Umeyr’n şehid düştüğü haber verilince, o, acı bir çığlık kopardı.
Hamne, peygamberimizin yanına gelince, Peygamberimiz :
«Ey Hamne! Sabret, Allah’dan ecrini bekle!» buyurdu.
Hamne :
«Kimin için sabredeyim yâ Resûlallâh?» diye sordu.
Peygamberimiz:
«Dayın Hamza için!» dedi.
Hamne :
«İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn! Biz ilahi kazaya rıza için yaratılmış kullarız. Sonunda yine Allah’ın huzuruna vararak hesaba çekileceğiz. Allah, Ona rahmet ve mağfiret etsin! Onu, şehidlik ecriyle müjdelesin ve sevindirsin!» dedi.
Peygamberimiz:
«Sabret, Allah’dan ecrini bekle!» dedi.
Hamne :
«Kimin için sabredeyim yâ Resûlallâh?» diye sordu.
Peygamberimiz:
«Kardeşin için!» dedi.
Hamne :
«İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn! Allah, Ona mağfiret ve rahmet etsin! Onu, şehidlik ecriyle. Müjdelesin ve sevindirsin!» dedi.
Peygamberimiz:
«Sabret, ecrini Allah’dan bekle!» dedi.
Hamne:
«Kimin için sabredeyim yâ Resûlallâh?» diye sordu.
Peygamberimiz:
«Mus’ab b. Umeyr için!» dedi.
Hamne:
«Vay benim başıma gelenlere!» diyerek feryad etti.
Peygamberimiz :
«Hiç şüphesiz, kadının yanında erkeğinin ayrı bir mevkii vardır.
Hamne, kardeşinin, dayısının acısına dayanabildi. Fakat, kocasına gelince, dayanamadı, çığlığı kopardı!» dedi.
Hamne bint Cahş daha sonra Talha b. Ubeydullah ile evlendi ve ondan iki oğlu oldu. Âbid ve zâhid bir kimse olduğu için “Seccâd” lakabıyla anılan oğlu Muhammed Cemel Vak’ası’nda öldürülmüştür. Diğer oğlu İmrân, Fazl b. Abbas’ın kızı Ümmü Külsûm ile evlenmiş, her ikisinin de nesli devam etmemiştir.
Hamne’nin hayız dönemi bittikten sonra da kan kaybettiği ve bu durumunu kız kardeşi Zeyneb’in evine giderek Hz. Peygamber’e anlatıp hükmünü sorduğu rivayet edilmiştir.
İfk hadisesinde Hz. Âişe aleyhinde konuşanlardan biri olan Hamne’ye iftira cezası uygulanmıştır. Hamne, bu olaya kız kardeşi Zeyneb’e olan sevgisinden dolayı karışmışsa da Zeyneb Hz. Âişe hakkında onun gibi düşünmemiştir.
Vefat tarihi bilinmeyen Hamne Resûl-i Ekrem’den hadis rivayet etmiş, kendisinden de oğlu İmrân rivayette bulunmuştur.

HAMZA r.a.
Seyyidüşşühedâ Esedullâh Ebû Umâre (Ebû Ya’lâ) Hamza b. Abdilmuttalib b. Hâşim b. Abdimenâf el-Kureşî el-Hâşimî (ö. 3/625) Hz. Peygamber’in amcası, Uhud şehidlerinden.
569 veya 570 yılında Mekke’de doğdu. Annesi, Hz. Âmine’nin amcasının kızı olan Hâle bint Vüheyb’dir. Ebû Leheb’in cariyesi Süveybe’den süt emdikleri için Hz. Peygamber ile sütkardeşi, aynı zamanda çocukluk ve gençlik yıllarında arkadaş ve dost oldukları bilinen Hamza’nın bi’setin 2 (612) veya 6. yılında (616) müslüman olduğu nakledilmektedir. Rivayete göre, Ebû Cehil ve adamlarının Resûl-i Ekrem’e hakaret ettiklerine şahit olan Abdullah b. Cüd’ân’ın cariyesi, av dönüşü Kâbe’yi tavaf etmekte olan Hamza’ya gördüklerini anlatmış, büyük bir öfkeye kapılan Hamza elindeki yay ile Ebû Cehil’i yaralamış ve,
“İşte ben de Muhammed’in dinini benimsiyorum, cesareti olan varsa gelsin dövüşelim” diyerek İslâmiyet’i kabul ettiğini ilân etmiştir. Hamza’nın İslâm dinini benimsemesiyle müslümanların güçleri artmış, bu da müşriklerin müslümanlar aleyhine gerçekleştirmek istedikleri cüretkâr teşebbüslerini bir kere daha gözden geçirmelerine sebep olmuştur. Hz. Peygamber, hicretten sonra Medine’de ensar ile muhacirler arasında kardeşlik bağı (muâhât) kurduğu gibi daha önce Mekke’de de müslümanlan birbirleriyle kardeş yapmıştı. Nitekim Hamza müslüman olunca Resûl-i Ekrem onu Zeyd b. Harise ile kardeş ilân etmiştir. Hz. Hamza gazaya çıktığında neyi varsa hepsini Zeyd’e vasiyet ederdi. Hamza Medine’ye hicret ettiğinde Küba’da Külsûm b. Hidm’in (veya Sa’d b. Heyseme’nin) evinde misafir olarak kalmış, Hz. Peygamber onu Külsûm b. Hidm ile kardeş yapmıştır.
Hicretten sonra Medine’ye sığınan müslümanları tehdit eden Kureyşliler’i vazgeçirmek için onları ticaret yollarında sıkıştırmak üzere seriyyeler düzenleyen Resûl-i Ekrem, bu seriyyelerin ilki olduğu rivayet edilen Sîfülbahr seferinde Hz. Hamza’yı kumandan tayin etti. Hamza 1. yılın Ramazanında (Mart 623) otuz kişilik bir müfreze ile, aralarında Ebû Cehil’in de bulunduğu yaklaşık 300 kişilik bir süvari birliğince korunan Kureyş kervanını kontrol altında tutmak ve gerektiğinde baskın düzenlemek amacıyla sefere çıktı. Taraflar Medine’nin batısında Kızıldeniz sahillerine yakın bir yerde Cüheyneliler’in yaşadığı bölgede karşılaştılar. Çarpışma Cüheyne kabilesinden Mecd b. Amr’ın gayretiyle önlendi. Ebvâ ve Zül’uşeyre seferlerine ve Kaynukâ’ Gazvesi’ne de iştirak eden Hz. Hamza bu seferlerde Resûl-i Ekrem’in sancağını taşımıştır.
Hz. Hamza Bedir Savaşı’nın (2/624) önde gelen kahramanlarındandı. Büyük bir cesaretle savaşarak teke tek vuruşmak için ortaya çıkanlardan Şeybe b. Rebîa’yı öldürdü ve Ebû Süfyân b. Harb’in karısı Hind’in babası Utbe b. Rebîa’nın öldürülmesine yardımcı oldu. Savaş esnasında da Cübeyr b. Mut’im’in amcası Tuayme b. Adî’yi ve Kureyş’in bazı ileri gelenlerini öldürdü. Bundan dolayı özellikle Hamza’dan intikam almaya çalışan müşrikler, Cübeyr b. Mut’im’in Habeş asıllı kölesi Vahşî b. Harb’e Uhud Gazvesi’nde Hamza’yı öldürdüğü takdirde azat edileceğine dair söz verdiler. Hz. Hamza’nın ciğerini çiğneyeceğini ve organlarından yapacağı gerdanlığı boğazına takarak Mekke’ye döneceğini söyleyen Hind ise bütün takılarına ilâveten 10 altın vereceğini vaad etti.
Hz. Hamza, Uhud Gazvesi öncesinde Medine’de kalınıp savunma yapılması veya şehrin dışında düşmanla savaşılması konusu tartışılırken Resûl-i Ekrem’e ikinci şıkkı tercih ettiğini söyledi. Bu gazvede de kahramanca savaşan ve otuz bir kişiyi öldüren Hamza, Hz. Peygamber’in uyarısına rağmen okçuların yerlerini terketmesi yüzünden İslâm ordusu bozguna uğrayınca,
“Ben Allah ve Resulü’nün aslanıyım. Allah’ım! Ebû Süfyân ile adamlarının yaptıkları kötülüklerden sana sığınırım. Müslümanların yanlış hareketlerinden dolayı da senden af dilerim” diyerek düşmanla çarpışmaya devam etti. Bir taşın arkasına gizlenip Sibâ’ b. Abdüluzzâ ile vuruşmasını seyreden Vahşî, Hz. Hamza’nın Sibâ’ı öldürdükten sonra kendisinin bulunduğu yere yaklaştığını görünce mızrağını fırlatarak onu şehid etti; daha sonra ciğerini çıkarıp Hind’e götürdü. Düşman askerleri, başta Hamza olmak üzere babası müşrik olan Hanzale b. Ebû Âmir dışında bütün şehidlerin burunlarını, kulaklarını ve diğer organlarını keserek iplere dizip savaşa katılan kadınların boyunlarına gerdanlık diye taktılar ve Mekke’ye o şekilde girmelerini sağladılar.
Resûl-i Ekrem Hz. Hamza’yı bu durumda görünce çok üzüldü, ağladı ve şöyle dedi:
“Hiç kimse senin kadar musibete uğramamıştır ve uğramayacaktır. Beni bunun kadar öfkelendiren bir şey olmamıştır. Ey Resûlullah’ın amcası! Ey Allah ve Resulü’nün aslanı Hamza! Allah sana rahmet etsin. İyi bilirim ki sen hısım ve akrabalık haklarını gözetir, daima hayırlı işler yapardın. Eğer yas tutmak gerekseydi sana yas tutardım”. Hz. Peygamber daha sonra yetmiş (veya otuz) müşriği katledip aynı şekilde intikam alacağına yemin etti. Ancak,  (16/126) “Eğer müşrikleri mutlaka cezalandırmak istiyorsanız, size yapılanın benzeri cezalarla cezalandırın. Sabırlı davranırsanız, elbette bu, sabrederek mücadeleye devam edenler için daha hayırlıdır.” meâlindeki âyet nazil olunca bundan vazgeçti. Resûl-i Ekrem, Hz. Hamza’yı görmek isteyen kız kardeşi Safiyye’ye engel olmaya çalıştıysa da Safiyye kardeşinin bu musibete Allah yolunda uğradığını, Allah yolunda bundan daha beterine de razı olacağını ve sevabı O’ndan bekleyeceğini söyleyerek ısrar etti: fakat Hamza’nın cenazesini görünce göz yaşlarını tutamadı. Hz. Peygamber, Hamza’nın Allah ve Resulü’nün aslanı, şehidlerin efendisi olduğunu söyleyerek halası Safıyye ile kızı Fatma’yı teskin etti ve şehidlerin ölmeyip cennette yaşadıklarını belirttikten sonra bu esnada nazil olan,  (3/169-170) “Allah yolunda, islâm uğrunda canlarını feda eden, öldürülen yiğitlerin sakın öldüklerini sanmayın. Bilâkis onlar ebedî hayat ile diridirler. Rableri katında izzete, ikrama, sonsuz rızıklara mazhar olmaktadırlar. Allah’ın lütfundan verdiği nimetlerle, imkânlarla sevinç içindedirler. Arkalarından gelecek, henüz kendilerine katılmamış şehit olacak kardeşlerine de, her iki dünyada korku olmadığının, geride bıraktıkları yakınları ve yapamadıkları şeylerden dolayı mahzun da olmayacaklarının müjdesinin sevincini duymaktadırlar.” meâlindeki âyet-i kerîmeyi okudu.
Hz. Hamza’nın cenaze namazını Resûl-i Ekrem kıldırdı; arkasından da diğer şehidlerin namazı kılındı. Şehidler yıkanmadan kendi elbiseleriyle ikişer üçer Uhud’da toprağa verildi. Üzerlerindeki kıyafetler göğüs ve baş kısımlarına sarıldı, alt kısımları da kokulu otlarla örtüldü. Hamza’nın kabrini Ebû Bekir, Ömer, Ali ve Zübeyr kazdılar ve Resûlullah ile birlikte defnettiler. Hamza, kız kardeşinin oğlu Abdullah b. Cahş ile aynı kabre konuldu. Resûl-i Ekrem Medine’ye dönünce Sa’d b. Muâz, Muâz b. Cebel ve Abdullah b. Revâha ile ensara mensup kadınlar kendisine taziyede bulundular ve göz yaşı dökerek üzüntüsünü paylaştılar. Ensara mensup kadınların ağlamayı gece yarısına kadar sürdürdüklerini haber alan Hz. Peygamber onlara teşekkür ve dua ettikten sonra evlerine yolladı. Ertesi gün de bu şekilde ağlamalarını uygun bulmadığını söyledi.
Akrabalık hukukunu gözeten, mert ve titiz bir insan olan Hz. Hamza, Uhud Savaşı’nda dillere destan olacak şekilde bir kahramanlık göstermiştir. İslâmiyet uğruna kendi hayatını hiçe sayarken savaşın bütün tekniklerini kullanmış, o günün gazileri ve daha sonra hak yolunda savaşacak bütün gaziler için cesaret ve kahramanlık örneği olmuş, gazi ve şehidlerin pîri sayılmıştır. Bundan dolayı İslâm tarihinde şehitlerin lideri ve Allah’ın arslanı unvanları ile anılagelmiştir. Resûl-i Ekrem’in çok sevip saydığı, maddî ve manevî desteklerine mazhar olduğu Hz. Hamza yaşadığı dönemde ilmî ve idarî faaliyetlere katılamamış, bu sebeple de kaynaklarda hakkında fazla bilgi yer almamıştır. Onun mukadderatı, bir bakıma Resûlullah’ın anne ve babasının mukadderatına benzemiştir. Her ikisi de genç yaşta vefat eden Resulüllahın eveveyninin vazifesi, sanki son peygamberi doğurup insanlığa hediye etmekten ibaretti. Hamza’nın da görevi müslüman varlığı uğrunda elden geleni yaptıktan sonra aynı yolda şahadet şerbetini içmek ve tarih boyunca gazilerin gönüllerinde yaşamaktan ibaret olmuştur.
Vahşî b. Harb Mekke’nin fethinden sonra Tâife kaçıp oraya yerleşti. Tâifliler, İslâmiyet’i kabul ettiklerini bildirmek üzere Medine’ye bir heyet gönderdiklerinde Vahşî de onlarla birlikte Medine’ye gelip Hz. Peygamber’in huzuruna çıktı. Amcasının şehid edilişini kendisinden dinlerken büyük bir teessüre kapılan Resûl-i Ekrem ona bir daha gözüne görünmemesini söyledi. Resûlullah’ın Vahşî’yi cezalandırmak şöyle dursun ona kötü bir söz bile söylememekle beraber kendisini görmeye tahammül edemeyeceğini ifade etmesi, Hamza’yı ne kadar çok sevdiğini göstermesi bakımından dikkate değer bir olaydır.
Hamza’nın Havle bint Kays’tan Umâre, Bintü’l-Mille b. Mâlik el-Evsî’den Ya’lâ ve Âmir adlı üç oğlu ile Selmâ bint Umeys’ten Ümâme adlı bir kızı olmuştu. Ümâme’nin teyzesi Esma, Ca‘fer b. Ebû Tâlib’in hanımı olduğundan Hz. Peygamber onun bakımını Hz. Ca‘fer’e tevdi etti. Daha sonraki yıllarda Hz. Ali Resûlullah’a amcasının güzel kızı Ümâme ile evlenmesini teklif etmiş, ancak Hz. Peygamber Ümâme’nin süt kardeşinin kızı olduğunu ve Allah’ın süt kardeş kızı ile evlenmeyi haram kıldığını söylemiştir.  Resûl-i Ekrem Ümâme’yi Mahzûmoğullan’ndan Seleme b. Ebû Seleme ile evlendirmiştir. Hz. Hamza Resûlullah’tan “şöyle bir hadis rivayet etmiştir:
“Allah’ıml Senden ism-i a’zamın ve rızâyı ekberin hürmetine istekte bulunuyorum” şeklindeki duaya devam ediniz.
Hz. Hamza’nın türbesinin Abbâsî Halifesi Nasır-Lidînil-lâh’ın (1180-1225) annesi tarafından yaptırıldığı rivayet edilir. Türbenin yanına daha sonraki dönemlerde mescid ve kütüphane yapılmış, Osmanlılar zamanında buranın bakımına itina gösterilmiştir. Bölgenin yönetimi Osmanlılar’ın elinden çıktıktan sonra türbe ve çevresindeki bütün yapılar yıkılmıştır.
Müslümanlar arasında kahramanlığın sembolü olan Hz. Hamza, Türk folklorunda güreşçilerin pîri sayıldığı gibi menkıbevî hayatı müslüman milletlerin edebiyatlarında kendi adıyla anılan eserlere konu olmuştur.
Harp meydanlarında vurulup şehid düşenler, yıkanmazlar. Onların üzerlerindeki elbiseleri de soyulmaz. Onunla gömülürler.
Bu da ihtimal ki, onlar hakkında :
«Allah yolunda öldürülenleri ölüler sanma! Bilakis, onlar, Rab’ları katında diridirler.”  buyrulmuş ve diri oldukları açıklanmış olduğu içindir.
Gerek Hz. Hamza, gerek diğer şehidler, yıkanmadan gömülmüşlerdir.
Ancak, Hz. Hamza’nın, cünüp olduğu için, Melekler tarafından yıkandığını Peygamberimiz haber vermiştir.
Hanzala b. Ebî Âmir’in de öyle olduğu ve Melekler tarafından yıkandığı haber verilmiştir.
Hz. Safiyye’nin getirdiği iki hırkadan genişçe olanına Hz. Hamza, diğerine de Hz. Hamza’nın yanında vurulup şehid düşmüş bulunan bir Ensâra mensup biri sarıldı.
Zübeyr b. Avvam der ki:
«Annem, yanında getirdiği iki hırkayı çıkarıp:
“Bunları, kardeşim Hamza için getirdim. Bunlara sarınız Onu!” dedi.
Hırkalara sarmak için Hamza’nın yanına vardık. Hamza’nın yanında Ensardan bir şehid vardı.
Hamza’yı iki hırkaya sarıp Ensâra mensup olanı kefensiz bırakmaktan utandık:
“ Hırkanın birisi Hamza’nın, birisi de Ensâra mensup olanın! dedik.
Hırkanın biri, o birinden büyük olduğu için, aralarında kur’a çektik.
Hz. Hamza’nın sarıldığı büyük hırka, Hz. Hamza’ya kısa geldiğinden, baş tarafına çekilince, ayakları açıldı. Ayaklarına çekilince de baş tarafı açıldı.
Peygamberimiz, hırkanın, baş tarafına çekilmesini, ayaklarının Mekke ayrığı ile kapatılmasını emretti.
Peygamberimiz, başını kaldırıp Eshabına bakınca, onların ağladıklarını gördü. Onlara :
«Niçin ağlıyorsunuz?» diye sordu.
«Yâ Resûlallâh! Amcana geniş bir kefen bulamadık da onun için ağlıyoruz!» denildi.
Peygamberimiz:
«Halkın, kasaba, köy ve çiftliklere gidecekleri, oralarda yiyerek, içerek, giyinip kuşanarak, binitlere kurularak refah içinde yaşayıp ölecekleri, ev halklarına :
“Siz de bizim yanımıza geliniz. Siz, çekirgelik, ağaçsız yerdesiniz!” diye yazacakları bir zaman da gelecektir!» dedi.
Kefen kıt, şehidler çok olduğu için, yerine göre, bir kefene iki, üç kişi sarıldı.
Peygamberimiz, Hz. Hamza’nın cenaze namazını yedi Tekbirle kıldı.
Şehidler, Hz. Hamza’nın yanına getirildikçe, Peygamberimiz, Hz. Hamza ile birleştirerek onun namazını kılmakta idi. Böylece, Hz. Hamza’nın üzerine yetmişten fazla namaz kılınmış oldu.
Hz. Hamza’nın yanına dokuz şehid getirildi.
Peygamberimiz, yedi Tekbirle onların namazlarını kıldı. Dokuzu kaldırıldı. Hz. Hamza, olduğu yerde bırakıldı.
Sonra, dokuz şehid daha getirilip Hz. Hamza’nın yanına konuldu.
Peygamberimiz, yine yedi Tekbirle onların cenaze namazlarını da kıldı.
Şehidler kalmaymcaya kadar yedi defa böyle yapıldı.
Hz. Hamza’nın ilk önce dört Tekbirle namazının kılındı, grup halinde kılınan namazların birincisinde dokuz, ikincisinde yedi, üçüncüsünde beş Tekbir alınmıştır.
HUNEYN ve TÂ’İF SAVAŞLARI
(Şevval, 8. H. Yıl / Kasım 629)
Bizzat ismi Kur’ân’a geçmekle ebediyete intikal eden meşhur ve önemli olan Huneyn. savaşının daha İslâm’ın kuruluşunun ilk günlerinden itibaren unutulmaya yüz tutması merak edileek bir şeydir. Huneyn mevkii meskûn olmayan bir böle idi.
Hz. Peygamber s.a. Havâzinliler ile karşılaşmak üzere, ordusu ile birlikte bir sefere çıkmıştı. Sabahın erken saatlerinde, dar bir vadiden geçerlerken İslâm ordusu, düşman tarafından anî bir hücuma uğradı. Buolayın dışında, ne evvelce, ne de bundan sonra hiç bir münâsebetle Huneyn, tanınan, bilinen bir yer olmuş değildir. Burasının susuz, otsuz, göçebe topluluklarına bile cazip gelmeyen uğrak yeri olmayan kel bir bölgedir.
Muhtemelen Huneyn, Tâifin 50-60 km. kuzeydoğusunda bulunmaktadır:
Hz. Peygamber s.a. Tebûk seferi müstesna, her defasında şaşırtıcı ve aldatıcı istikametlerde yola çıkmıştır. Önce, aksi istikamette yola çıkıyor, epey gittikten sonra, yarım daire şeklinde çark ederek esas hedefin istikametini alıyordu.  Bununla beraber, aynı zamanda ihtiyatî tedbir olarak her zaman kullanılan yolları değil, aksine, az kullanılan düşmanın şüphelenemiyeceği geçit ve bölgeleri tercih ediyordu. Hz.. Peygamber s.a. Mekke’yi fethettikten sonra, Hevâzin kabilesinin İslâm topraklarına hücuma hazırlandıklarını haber aldı. Hz. Peygamber s.a. bunun üzerine hemen tebdili kıyafet etmiş bir subayını Hevâzin kabileleri arasına gönderdi. Burada, birkaç gün geçiren ajan, düşmanın hakikaten pek yakın bir zamanda hücuma geçeceğini tesbit etti.  Bunun üzerine Hz. Peygamber s.a. düşmanı, kendi arazisinde iken yakalamak üzere Mekke’den hareket etti.
Hevâzinlilerin arazileri Mekke’de dört günlük mesafede olduğuna göre, Huneyn karşılaşmasının Mekke’den 50-60 km. mesafede cereyan etmiş olması îcab etmektedir.
Huneyn savaşının, Evtâs dağı yakınında cereyan ettiği söylenmektedir.  Huneyn’den alınan ganimet, Hz. Peygamber s.a. tarafından muhafaza edilmek üzere Ci’irrâne’de bırakılmıştı Çünkü, etrafı kale duvarlariyle çevrili Tâif şehrine sığınmak üzere kaçan düşmanı takip eden Ordunun ağırlıklarından kurtulması icab ediyordu. Tâife doğru kaçan düşmanın takib edilmesi sırasında, Hazreti Peygamber s.a. Nahle-Yemeniyye’den geçerek Liyye’ye vardığını nakletmektedirler.
Ci’irrâne, Nahle ve Krn’dan geçirilecek olan bir hat, yarım dâire teşkil etmektedir; Liyye ise Tâifin güney doğusunda, Mekke’nin tam aksi istikametinde, eskiden olduğu gibi hâlen de Tâifin meşhur bir kenar mahallesini teşkil etmektedir.
Hevâzin kabileleri hâlâ Tâif’den üç günlük mesafede hayatlarını sürdürmektedirler.
Hz. Peygamber s.a. Hevâzinlilerin Tâif halkı ile birleşmesine mâni olmak istiyordu. Önce, Mekke’yi kuzey istikametinde terk etti... Bir müddet sonra, kuzey doğu istikametine kıvrıldı ve bir yarım daire çizmeye başladı. İşte, bu sırada, Huneyn havalisinde düşman ile karşılaştı. Düşmanın burada kurmuş olduğu pusu, hiç de beklenmeyen bir darbe teşkil ettiğinden, önce başarılı oldu. Fakat, Hz. Peygamber s.a. yine örnek bir hareketle darbe tesirinden yavaş yavaş sıyrılarak Müslümanları tekrar bir araya getirdi. Hevâzinliler, sayısız zikzaklar halindeki vadilerin koruyuculuğu ve avantajından istifadeyle kaçmaya başladılar; takib edenlere asla karşı koyamayacak bir haldeydiler. Düşman beraberinde kadınlarını, çocuklarını, hattâ bütün koyun ve deve sürülerini alıp getirmişti; onlar, bu saydıklarımızın zafer veya ölüm tahakkuk edene kadar, askerlerin bütün gayretleriyle savaşmalarında etkili olacağını düşünüyorlardı. Fakat bu düşünceleri, iyi tâlim ve terbiye görmüş disiplinli İslâm ordusu karşısında sonuçsuz kalmıştır. Sonunda da bütün kadın ve çocukları, hayvan sürüleri, bu askerlere ganimet olarak kaldı. Hz. Peygamber s.a. ganimetleri Ca’irrâne’de muhafaza edilmek üzere Mekke istikametinde bir subayın muhafızlığı altında yola çıkardı; gayesi, daha kolaylıkla hareket edebilmekti.  Aynı şekilde yarım dâire biçiminde bir yürüyüş hattı takip edilerek Tâif in güney doğusunda yer alan Liyye’ye varıldı ve buradaki kale tahrip edildi. Bahçeli ev ve bostanlardan müteşekkil bu müreffeh kasaba, büyük bir iktisadî önem taşıyordu. Buranın kaybedilmesi, Tâif halkı için pek elim bir netice olmuştur. Bundan sonra Hz. Peygamber s.a. etrafı surlarla çevrili Tâif şehrini ordugâh kurmaya ve manevra yapabilmeye müsait geniş bir araziye bakan tarafından muhasaraya başladı. Bu harb. Müslüman şehitler mezarlığı, bugünkü İbn Abbâs Camii Kebîri’nin yanında bulunmaktadır; burası aynı zamanda Müslüman ordusunun çadırlı ordugâhını kurduğu mahaldir.
Hevazin Casuslarının Müşahedeleri:
Peygamberimiz, şevval ayından on gece geçince, salı akşamı Huneyn’e ulaştı.
Hevazin ve Sakîf ordularının başkumandanı Mâlik b. Avf, adamlarından bazılarını casus olarak Müslümanların arasına salmıştı.
Bunlar, Hevazinliler’den üç kişi idiler.
Peygamberimiz’le Eshabını gözetleyecekler, İslâm ordugâhı arasına dağılacaklar,  Müslümanların durumu hakkında Mâlik’e haberler getireceklerdi.
Casuslar, asapları bozulmuş, titrer bir halde dönüp Mâlik’in yanına geldiler.
Mâlik b. Avf:
«Yazıklar olsun size! Nedir bu haliniz?» diye sordu.
Casuslar
«Beyaz, parlak yüzlü, alatlar üzerinde öyle adamlar gördük ki, vallahi, gördüğün şu perişan hale düşmekten kendimizi alamadık.
Biz, yer halkı olarak onlarla çarpışmalıyız! Gök halkı olsaydık, çarpışırdık!
Onların gözleri, yürekleri yerinden oynatır!
Sen, bizi dinlersen, hemen kavminin yanına dön!
Eğer, şu halk, bizim gördüklerimiz görecek olurlarsa, onlar da bizim uğradığımız hâle uğrarlar!» dediler.
Mâlik b. Avf
«Üf sizlere! Hayır! Siz, ordugâhta korkak bir düştüğümüz hale düşerler!» dedi.
Ordu içinde bunu yayıp da orduyu korkuya ve tefrikaya düşürmesinler diye onları, yanında tutukladı.
«Bana, gözü pek bir adam gösteriniz?» dedi.
Böyle bir adam üzerinde ittifak ettiler.
O adam da gittikten sonra Mâlik’in yanına döndü.
Önceki gidip gelenler gibi o da perişan bir hale düşmüştü.
Mâlik, ona:
«Ne gördün?» diye sordu.
Adam «Beyaz, parlak yüzlü, ala atlar üzerinde öyle adamlar gördüm ki onlara bakmaya bile güç yetirilemez!
Vallahi, gördüğün şu perişan hale düşmekten kendimi alamadım!» dedi.
Casusların bu sözleri, Mâlik b. Avf’ı istediği şeyi yapmaktan alıkoyamadı, geri çeviremedi.
Müslümanlara Karşı Başvurulan Tedbirler ve Kumandanlara Verilen Direktifler:
Huneyn, Tihâme bölgesinin bir çok inişli, çıkışlı dar geçitlerı ve gizli yolları bulunan geniş bir vadisi olduğundan,  Mâlik b. Avf, gece olunca, askerlerini bu vadinin iki yanındaki görünmez ve dar yerlerine dağıtarak yerleştirdi.
Böyle yapılmasını da Düreyd b. Sımme tavsiye etmiş ve Mâlik b. Avf’a:
«Sen, askerlerinden bir kısmını pusuya yatır, gizle ki, onlar, sana yardımcı olurlar.
Müslümanlar, gelip sana saldırırlarsa, pusudakiler, onların arkalarından gelirler, sen de yanındakilerle birlikte hemen saldırıya geçersin!
Eğer yapılan saldırı, onlardan kimseyi bozguna uğratmaz, kaçırmazsa, onların üzerine tek yönden umumî bir saldırı yapılır!» demişti.
Bunun için, Mâlik b. Avf da, kumandan ve askerlerine:
«Onları (Müslümanları), görür görmez, üzerlerine bir tek adam gibi hep birden, bir tarafdan saldırınız!» diyerek emir ve direktif verdi.
Şeybe b. Osman’ın, Peygamberimiz’in Hayatına Kasd Edişi ve Müslüman Oluşu:
Peygamberimiz, Huneyn gazasına çıkarken Şeybe b. Osman ile Safvan b. Ümeyye birlikte çıkmak için aralarında sözleşmişlerdi.
Safvan’ın babası Ümeyye b. Halef, Bedir savaşında, Şey-be’nin babası Osman b. Talha da Uhud savaşında öldürülmüştü.
Huneyn’de Müslümanlar, yenilirlerse, bunlar, Peygamberimiz’in üzerine saldırarak öçlerini alacaklardı.
Müslümanların, bozguna uğradıkları, halkın, birbirlerine karıştıkları ve Peygamberimiz’in de katırından yere indiği sırada, Şeybe b. Osman, kılıcını sıyırdı. Öcünü almak için,  sağ tarafından Peygamberimize saldırmak isledi.
Hz. Abbas’ın, ayakta dikildiğini ve ak gümüş gibi parlayan zırhının üzerinden tozları silkmekte olduğunu görünce, kendi kendine
«Amcası, onu yardımsız bırakmaz yanından ayrılmaz!» dedi.
Sonra, sol yanından Peygamberimiz’e saldırmak istedi.
Peygamberimiz’in sol yanında da amucasının oğlu Ebû Süfyân b. Hâris’i gördü.
«Amcasının oğludur. O da onu yardımsız bırakmaz yanından ayrılmaz!» dedi. Peygamberimiz’in arkasından saldırmak istedi.
Kılıcını kaldırıp Peygamberimiz’e vurmaktan başka bir iş kalmamıştı ki aralarında birden bire yıldırımı andıran bir ateş yalımı peyda oldu!
Yalımın, kendisini yakıp kavuracağından korktu. Gözlerini, ellerile kapadı ve geri geri çekildi.
Şeybe b, Osman der ki:
«İşte, o zaman, anladım ki: O, kesinlikle benim tecavüzümden, Allah tarafından korunuyordur!».
Peygamberimiz, ona doğru başını çevirdi.  Gülümsedi.
«Ey Şeybe! Anası yok olasıca!.  Yanıma, gel!» buyurdu.
Şeybe, titremeğe başlamış, Allah, onun kalbine korku ve iman sevgisi düşürmüştü.
Şeybe, yanına gelince, Peygamberimiz, elini, onun göğsüne koydu ve:
«Allah’ım! Bundan şeytanı def et, gider!» diyerek dua etti.
Allah, Şeybe’nin kalbindeki bütün kin ve düşmanlıkları giderip kalbini imanla doldurdu.
Şeybe, başını kaldırıp baktığı zaman, Peygamberimiz’e karşı içi sevgi ile dolu idi.
Peygamberimiz, ona, gözünden, kulağından ve kalbinden daha sevgili olmuştu.
Bundan sonra, Peygamberimiz:
«Ey Şeybe! Haydi, artık, kâfirlerle savaş!» buyurdu
Şeybe der ki:
«Hevazinlilerin Kureyşlileri yenmesi beni gayrete getirmişti.
“Yâ Resûlallâh! Ben, ala atlı bir çok süvariler görüyorum!” dedi.
“Ey Şeybe! Onları, ancak, kâfir olanlar, görürler!” buyurdu ve göğsümü elyile sıvazlayarak:
“Allah’ım! Şeybe’ye doğru yolu göster!” diye dua etti.
İkinci kerre göğsümü eliyle sıvazlayarak:
“Allah’ım! Şeybe’ye doğru yolu göster!” diye dua etti.
Vallahi, üçüncüsünde daha elini göğsümden kaldırmamıştı ki Allah’ın yarattıklarından bana Ondan daha sevgili olan bir kimse yoktu!.
Resûlullâh’ın önünde kılıç vurup savaştım.
Vallahi, canım ve her şeyimle Onu korumak istiyordum!.
O sırada, sağ olsaydı da babamla karşılaşmalıydım, kılıçla vurup onu da öldürürdüm!.
Hevazinliler, bozguna uğrayıp yurdlarına kadar kaçtıkları zaman Resûlullâh s.a.’in huzuruna vardım.
“Hamd olsun Allah’a ki senin hakkında senin dilediğin şeyden daha hayırlısını diledi!” buyurdu ve kendisine yapmayı içimden geçirmiş bulunduğum her şeyi bana olduğu gibi, haber verdi.
Halbuki, ben, onları, hiç kimseye söylememiştim. Hemen:
“Şehâdet ederim ki: Allah’dan başka ilâh yoktur ve Sen de hiç şüphesiz Allah’ın Resûlüsün!
Benim için, Allah’dan mağfiret dile!” dedim.
“Allah, seni bağışlasın, sana merhamatle muamele etsin!” buyurdu.
Halbuki:
“Araplardan ve Arap olmayanlardan Muhammede tabi olmadık hiç kimse kalmasa ben yine ona tabi olmam!” diyordum».
Peygamberimiz’in ve Hz. Abasın Kaçışan Müslümanlara Tekrar Tekrar Seslenişi:
Peygamberimiz, Müslümanların bozguna uğrayıp kaçıştıklarını görünce, sağına, soluna dönüyor:
Peygamberimiz, Müslümanların bozguna uğrayıp kaçıştıklarını görünce, sağına, soluna dönüyor:
«Ey Allah’ın yardımcıları! Ben, Allah’ın kulu ve Resulüyüm! Sabr ve sebat ediniz!.
Ey İnsanlar! Nereye gidiyorsunuz?!» diyerek sesleniyor, fakat, kaçanlardan hiç birinin döndüğünü görmüyordu!.
Peygamberimiz, boz katırını mahmuzlayıp Hevazinlerin üzerine yürümek istiyor, Hz. Abbas, katırın dizginini, Ebû Süfyân b. Hâris de üzengisini tutup hızını kesmeğe ve Peygamberimiz’in düşman arasına dalmasına engel olmağa çalışıyorlardı.
Ebû Süfyân b. Haris, katırın kuskununa yapıştığı zaman, Peygamberimiz:
«Kim bu?» diye sordu.
Ebû Süfyân b. Haris:
«Ben, Annenin oğluyum yâ Resûlallâh!» dedi.
Peygamberimiz, Müslümanlardan görmediği şeyi görüp:
«Ey insanlar! Nereye gidiyorsunuz?!» diye seslendiği halde, halkın dönmediklerini görünce:
«Ey Abbas! Sen, onlara: “Ey Ensar topluluğu  Ey Semüre ağacının altında Bey’at etmiş olan Sahabîler topluluğu!” diyerek seslen!» buyurdu.
Hz. Abbâs, gayet gür sesli idi.  Medine’de seher vakti, Gabe mevkiindeki hizmetcilerine Sel’ dağının tepesinden seslenir ve sekiz millik uzaklıktan sesini onlara duyururdu.
Hz. Abbas, Huneyn’de de sesini, yükselebildiği kadar yükseltip:
“Ey Semüre ağacının altında bey’at etmiş olan Sahabiler! Neredesiniz?!” diyerek bağırmağa başladı.
Önce
“Ey Ensar Topluluğu! Ey Ensar topluluğu!” denilerek Ensar’a umumî bir çağrı yapıldı.
Sonra da “Ey Hâris b. Hazreç oğulları! Ey Hâris b. Hazreç oğulları!” diye seslenildi.
Müslümanların Koşa Koşa Gelip Savaşa Girişmeleri:
Dâveti işiten Müslümanların
“Emrindeyiz! Emrindeyiz!” diyerek dâvete icabet edişleri,  develerin,  ineklerin,  yavrularını özleyerek gelişlerini andırıyordu.
Dâvet sesini işiten Müslümanlar, develerinin başını çevirmeğe bir türlü güç yetiremiyorlar, zırh gömleklerini çıkarıp develerinin boyunlarına atıyorlar, kılıç ve kalkanlarını alarak yere atlayıp develerini kendi hallerine bırakıyorlar ve ses gelen tarafa doğru koşuyorlardı.
Böylece, Peygamberimiz’in yanına ilk yetişenler yüz kişiyi bulmuştu.
Ensar dönüp gelirlerken “Kaçış, sonra, saldırış!” diyorlar ve mızraklarla düşmana saldırışa geçiyorlardı.
Ensar, düşmanla karşılaşınca, son derecede sebatlı ve dayanıklı idiler.
Sa’d b. Ubâde, Hazreçlere
“Yetişiniz ey Hazrecliler! Yetişiniz ey Hazreçliler!”
Üseyd b. Hudayr da
“Yetişiniz ey Evsliler! Yetişiniz ey Evsliler! Yetişiniz Ey Evsliler!” diye seslendikleri zaman, arıların, beylerinin başına üşüştükleri gibi, her taraftan gelen Müslümanlar, Havazinlerin üzerine öfkeyle atılmağa başladılar.
Muhacirler:
(Yâ Benî Abdurrahman!) Evsiler (Yâ Benî Ubeydullâh! Ey Allah Süvarileri!) diye haykırıyorlardı.
Dönüp gelenler, b. kişiyi bulmuştu.
Bunlar, Hevazin müşrikleriyle savaşmağa giriştiler.
Peygamberimiz’in Müşriklere karşı canla başla korunması:
Peygamberimiz’in çevresi, Müslümanlarla çarpışan Hevazin müşrikleri tarafından sarılmıştı.
Hz. Osman, Hz. Ali, Ebû Dücâne ve Eymen b. Ubeyd, Peygamberimiz’in önünde çarpışıyorlardı.
O gün, Hz. Ali, Peygamberimiz’in önünde çarpışanların en hızlısı ve en canlı savaşanı idi.
Ebû Süfyân b. Hâris de atından inmiş, kılıcının kınını kırıp atmış, yalın kılıç duruyor,  zırha bürünmüş bulunuyordu.
Ebû Süfyân der ki: “Allah, biliyor ki ben, Resûlullâh’ın önünde ölmek istiyordum.
O sırada, Abbas b. Abdulmuttalip, Resûlullâh’ın katırının gemini tutuyordu. Ben de o bir yanına geçip katırın geminden tutunca (Kim bu?) diye sordu. Yüzümden miğferimi kaldırdım.
Abbas:
(Yâ Resûlallâh! Kardeşin ve amucanın oğlu Ebû Süfyân b. Hârisdir. Ondan razı ol!) dedi.
Resûlullâh Aleyhisselâm
(Öyle yaptım. Allah, onun, bütün düşmanlıklarını bağışlasın!) buyurdu.
Bunun üzerine üzengideki ayağını öptüm. Sonra bana dündü.
“Evet! Kardeşimdir!” buyurdu.
Peygamberimiz, boz katırının üzerinde, üzengilere basarak dikilip Müslümanların Hevazinlere kılıçla giriştiklerini görünce
“İşte, şimdi tandır tutuştu, savaş, kızıştı!” buyurdu.
“Ben Peygamberim! Benim sözlerimde Yalan, yok!
Ben, abdulmuttalib oğluyum!” diyerek seslendi.
Peygamberimiz’in, savaş meydanında ata binecek yerde, katıra binmesi de Kendisinin hem cesaretinden, hem de Allah’ın yardım ve zafer vadine olan itimadından ileri geliyordu.
Berâ’ b. Âzib
“Vallâhi, savaş kızıştığı zaman, Resûlullâh Aleyhisselâma sığınır, Onunla korunurduk.
İçimizden en yiğit olanımız, Peygamber Aleyhisselâm hizasında durabilendi!” der.
Hz. Ali İle Ebû Dücâne’nin Bir Kumandanı Öldürmeleri:
Hz. Ali ile Ebû Dücâne, Hevazinlerden, kızıl bir devenin üzerinde uzun mızrağının ucuna siyah bir bayrak takmış, halkın önüne düşüp yetiştiği Müslümanlardan bir çoklarını mızraklayan bir adamı hedef aldılar.
Hz. Ali, arkasından yetişip devenin bacaklarına vurunca, deve, arkasının üzerine çöktü.
Ebû Dücâne, adamın üzerine saldırdı. Kılıçla vurup bacağının yarısını kesti. Kılıç, bacağını keserken, ses çıkardı.
Adam, yere yuvarlandı.
Diğer rivâyete göre: Devenin bacağına kılıçla vurup onu çökerten Ebû Dücâne idi. Hz. Ali ile Ebû Dücâne, adamın üzerine saldırdılar.
Hz. Ali, onun sağ elini, Ebû Dücâne de sol elini kesti. Hattâ, kılıçları tokuşup körleşti.
Ebû Katâde’nin Güçlü ve Azılı Bir Müşrikin Elinden Canını Kurtarması:
Ebû Katâde der ki: “Huneyn günü, bir Müslümanla bir müşrikin çarpıştığını,  müşriklerden birisinin de, Müslümana karşı arkadaşına yardım etmek için,  Müslümanı yere yıkıp üzerine çıktığını gördüm.
Arkasından varıp boynunun köküne kılıçla vurdum. Zırhını kestim. Müşrik, bana doğru yöneldi. Vurmak için kılıcını kaldırdığı zaman , vurup bir elini kestim.
Adam, o bir elile boynumdan tutarken, zayıf düşüp yere yıkılmamış olsaydı, muhakkak beni öldürürdü!.  Ölüm, ona gelip yetişti de beni bıraktı.
Yere düştüğü zaman, kılıçla vurup işini bitirdim.”
Mekke’ye Kadar Kaçan Mekke’lilerin Mekke’deki Müslümanları Üzüntüye Düşürmeleri:
Huneyn’de bozulup kaçam Mekke’lilerden bazıları Mekke’ye ulaştılar.
Müslümanların bozguna uğradıklarını haber vererek Mekke’lileri sevindirdiler.
İçlerinden birisi
“Artık, Araplar, Atalarının dinine dönebilirler.
Muhammed, düşmüş, Eshabı da dağılmıştır!» demişti.
Mekke Valisi Attâb b. Esîd:
«Eğer, Muhammed öldürüldü ise, Muhammed’in dini ayaktadır ve Muhammed’in ibâdet etmiş olduğu Allah, Diridir ve Ölümsüzdür!» dedi.
Daha akşam olmamıştı ki Allah’ın yardımile, Peygamberimiz’in, Hevazinleri yendiği haberi gelip Attâb ile Muaz b. Cebel’i sevindirdi.
Bundan önce sevinenleri ise, yüce Allah, yüzlerinin üzerine düşürdü.
Peygamberimiz’in Allah’a Yalvarması ve Hevazinleri Bozguna Uğratan Semavî Müşahedeler:
Peygamberimiz, katırından yere inip:
«Allah’ım! Bize, yardımını indir!.
Allah’ım! Ben, Senden, bana olan va’dini yerine getirmeni dilerim!.
Allah’ım! Muhakkak ki Sen, onların, bize galip gelmelerini istemezsin!».  diyerek Allah’a yalvardı. Ondan, yardım ve zafer diledi.
Yerden bir avuç toprak,  yahut kum aldı.
Bunları, ya Hz. Ali,  ya da, Hz. Abbas alıp Peygamberimize verdi.
Peygamberimiz, onu müşriklerin, yüzlerine doğru atıp savurdu.
Atarken de.
“Yüzleri kara olsun!”.  “Geri dönünüz!”
“Muhammed’in Rabb’ine,  Kâbe’nin Rabb’ine and olsun ki, onlar, bozguna uğradılar!”.
Kâbe’nin Rabb’ine and olsun ki onlar, bozguna uğradılar!» buyurdu.
Bir mucize olarak Hevazinlilerden, gözlerine ve ağızlarına toprak veya kum dolmadık bir kimse kalmadı!
Gökle yer arasında, demir taslar üzerine düşen demir parçalarının çıkardıkları sesler gibi sesler duyulmağa başladı!.
İşitilen ve yüreklerde çınlayıp duran seslerden başka yerle gök arasında beyaz tenli, ala atlara binmiş, başlarına kırmızı sarıklar sarıp sarıklarının uçlarını arkalarına salmış takım takım adamlar da görülmüş ve bunlardan korkularak çarpışma gücünün yitirilmiş olduğu da rivayet edilir.
Huneyn savaşında bulunmuş olan Süveyd (veya Yezid) b. Âmir’e, o zaman, yüreklerine düşen korku soruldukça, eline çakıl taşları alır, onu, bir tasın içine atarak sesler çıkartır ve:
«İşte, içimizde böyle sesler çınladığını duymuştuk!» derdi.
Yine Müslüman olan Hevazinliler’in anlattıklarına göre: birden bire bozguna uğramışlar, arkalarına döndükçe, Müslümanlar tarafından takip edildiklerini görmüşler, her tarafa dağılmışlar, kaçıp kurtulabilenler, soluğu ancak yurdlarının en yüksek yerinde almışlardı.
Haris b. Bedel, Peygamberimiz’in, yerden bir avuç toprak alıp yüzlerine atınca, bozguna uğradıklarını, her ağacı ve her taşı, arkalarından gelen bir süvari sandıklarını söyler!.
Seleme, Cübeyr ve Hz. Abbas’ın Müşahedeler!:
Seleme b. Ekvâ: Hevazinlilerden, gözlerine toprak dolmayan insan kalmadığını ve Allah’ın, onları bozguna uğrattığını, yüz geri edip döndüklerini söyler.
Cübeyr b. Mutîm anlatıyor: «Hevazinliler, bozguna uğramadan, Müslümanlarla çarpıştıkları sırada, gökten simsiyah örtü gibi bir şeyin, gelip bizimle Hevazinliler arasına düştüğünü,  bu gökten gelip bizimle Hevazinleri gölgeleyen ve ufku kaplayan siyah şemsiye gibi şeye,  dikkatlıca baktığım zaman, onun, siyah karıncalar olduğunu,  vadiyi doldurduğunu,  Huneyn vadisinde karınca seli aktığını gördüm!.
Onların, Meleklerden müteşekkil,  Allah tarafından bir yardım olup Allah’ın, bizi, onlarla desteklediğinde,  hiç şüphe etmedim.
Nihayet, Hevazinli müşriklerinin bozguna uğramalarından başka bir şey vâki’ olmadı.».
Yüce Allah, Huneyn’de, Peygamber’ini beş b. Melekle desteklemiş,  Hevazinlileri, bozguna uğratmış,  daha kılıç vurulmadan, mızrak saplanmadan onları korkutup kaçırmıştı.
Hz. Abbas da bu husustaki müşahedelerini şöyle anlatır:
«Gidip baktığımda savaş, görmüş olduğum biçimde aynı şiddetle devam edip dururken,  vallahi, Resûlullâh’ın, çakıl taşlarını onlara atmasından sonradır ki güçlerinin azaldığını, işlerinin tersine döndüğünü gördüm!
Nihayet, Allah, onları, bozguna uğrattı.
Resûlullâh s.a.’in, katırını topuklayıp onları takip ettiğini hâlâ gözlerimle görür gibiyimdir!».
Müslümanların Huneynde şiddetli bir yağmura tutulmaları:
Müslümanlar, Huneyn günü, Hevazinliler bozguna uğradıktan sonra şiddetli yağmura tutuldular.
Peygamberimiz:
«Herkes, namazını, ağırlıklarının yanında kılsın!» diye seslenilmesini emr etti.
Evlas Savaşı ve Ebû Amir’ül-Eş’arî’nin Şehid Oluşu:
Huneyn’de bozguna uğrayan Hevazinliler’den bir kısmı Evtas ordugâhında toplanmışlardı. Toplananların sayısı pek çoktu.
Peygamberimiz, bir sancak vererek Ebû Âmir’üI’Eş’arî’yi, Seleme b. Ekva’ ile birlikte onların arkasından gönderdi.
Evtas’da üslenen düşmanlar, kendilerini savundular:
Ebû Âmir’e saldırıldı.
Ebû Âmir, kendisine saldıranı, İslâmiyete davet etti:
«Allah’ım! Şâhid ol ona!» dedi.  Üzerine yürüdü.  Onu, Öldürdü.
Sonra, ikinci bir adam çıkıp Ebû Amir’e saldırdı.
Ebû Âmir, onu, İslâmiyete davet etti ve:
«Allah’ım! Şâhid ol ona!» dedi. Vurup onu da, öldürdü.
Hevazinliler, birer birer meydana çıkıyor ve Ebû Âmir’e saldırıyor, Ebû Âmir de, onları önce İslâmiyete davet ediyor, sonra da üzerlerine yürüyüp onları, öldürüyordu.
Ebû Amir, böylece, onlardan dokuz kişi öldürdü.
Dokuzuncusu, çarpışmak için özel üniforma giymiş ve koşa koşa gelmişti.
Meydana çıkan onuncu adam başına sarı bir sarık sarmıştı.
Gelir gelmez, Ebû Amir’e saldırdı.
Ebû Âmir de, onun üzerine yürüdü. Kendisini, önce, İslâmiyete davet etti:
«Allah’ım! Şâhid ol ona!» dedi.
Adam:
«Allah’ım! Bana şâhid olma» deyince, Ebû Âmir, ondan elini çekti. Adam da, kaçıp kurtuldu. .
Kendisi, sonradan, Müslüman oldu. İslâmiyetin emrettiği amellerle Müslümanlığını güzelleştirdi ve geliştirdi.
Peygamberimiz, onu, gördükçe:
«Bu, Ebû Âmirin kaçırdığıdır!» buyururlardı,
Müslümanlar, Hevazinler’le bir müddet mızraklarla çarpıştılar.
Benî Cüşem b. Muaviyelerden Hâris’in oğulları Ala’ ile Evfâ, Ebû Amir’e ok atarak, biri, onu kalbinden, diğeri de dizinden vurdu.
Ebû Mûsâ el-Eş’arî der ki:
«Resûlullâh s.a., beni de amucam Ebû Âmir’le birlikte göndermişti.
Savaş sırasında, Ebû Âmir’in dizine Cüşem kabilesinden birisi tarafından bir ok atılmıştı.
Düşman, okunu, Ebû Âmirin diz kapağına saplamıştı. Hemen Ebû Amir’in yanına koştum. Ona:
«Ey amca! Oku sana kim attı?» diye sordum.
«İşte, ok atan katilim, şudur!» diyerek onu gösterdi.
Ben, hemen katile doğru koştum ve yetiştim.
Katil, beni görünce, dönüp kaçmağa başladı. Onun peşine düştüm. Hem koşuyor, hem de:
“Kaçmaktan utanmıyor musun? Niçin durmuyorsun? diyerek bağırıyordum.
Adam, nihayet, kaçmaktan vaz geçti.
Her ikimiz, kılıçlarımızla vuruşmağa başladık. En sonunda onu öldürdüm.
Sonra, Ebû Âmir’in yanına gelip:
“Allah, adamını öldürdü!”dedim.
Amcam, bana
Şu oku, dizimden çek, çıkar! dedi.
Ben de hemen çıkardım. Fakat, okun yerinden pek çok su boşandı.
Amcam, hayatından ümidini kesti. Bana:
“Ey kardeşimin oğlu! Peygamber s.a.’e benden selâm söyle! Benim İçin Allah’dan mağfiret dilesin!» dedi ve beni kendisinin yerine, birliğe kumandan tayin etti.»
Ebû Âmir, sancağı, Ebû Mûsâya verdi.:
«Atımı ve silahımı Peygamber s.a.’e teslim et!» dedi.
Ebû Âmir, kısa bir müddet sonra şehid olarak vefat etti.
Ebû Mûsâ el- Eş’arî, sancağı alınca, savaşa girişti.
Allah, feth ve zaferi, onun eliyle gerçekleştirdi. Evtas’da toplanan halkı bozguna uğrattı.
Onlar, Evtas’dan Tâife kaçtılar.
Ebû Mûsâ el- Eş’arî der ki:
«Evtas’dan dönüp Peygamber s.a.’in huzuruna vardım.
Ebû Âmir’in silahını, atını vesair eşyasını da yanımda götürdüm.
Resûlullâh s.a., o sırada, hasırdan örülmüş ve üzerine şilte serilmiş bir sedir üstünde yatıyordu.
Hasırın örgüleri, sırtına ve böğürlerine iz yapmıştı.
Resûlullâh s.a. bayrağı benim elimde bulunduğunu görünce:
«Ey Ebû Mûsâ! Ebû Âmir, öldürüldü mü» diye sordu.
Kendi haberimizi ve Ebû Âmir’in haberini ve
“Resûlullâh, benim için Allah’dan mağfiret dilesin!” dediğini, arz ettim.
Bunun üzerine, Resûlullâh s.a., abdest suyu isteyip abdest aldı.  İki rekât namaz kıldı.
Sonra, ellerini kaldırıp:
«Allah’ım! Kulcağızın Ebû Âmir’i affet!» diyerek dua etti.
Dua ederken ellerini, o kadar kaldırdı ki koltuklarının beyazlığını gördüm.
Sonra:
“Allah’ım! Onu, yarattığın insanlardan çoğuna, Kıyamet gününde mertebece üstün kıl.  Cennette onu, ümmetimin üstünlerinden eyle!” diye dua buyurdu.
“Yâ Resûlallâh! Biliyorum ki: yüce Allah, Ebû Âmir’i, muhakkak affetmiş, kendisi, şehid olarak ta öldürülmüştür.
Yâ Resûlallâh! Benim için de Allah’dan mağfiret dile!” dedim.
Bunun üzerine, Resûlullâh s.a.:
“Allah’ım! Abdullah b. Kays’ın da günahını bağışla! Kıyamet gününde, onu da, ulaşılabilecek üstün bir mertebeye ulaştır!.
Onu da ümmetimin üstünlerinden eyle!” diyerek dua buyurdu. Ebû Âmir’in terikesini, oğluna vermemi, emr etti, verdim».
Halid b. Velid’in Yaralanıp Yarasının Peygamberimiz Tarafından İyileştirilmesi:
Abdullah b. Ezheranlatıyor:
«Halid b. Velid, Resûlullâh s.a.’in Süvari kumandanı idi.
Kâfirleri bozguna uğrattığı zaman, Resûlullâh s.a.’ı gördüm,
Müslümanlar, karagahlarına dönüyor, Resûlullâh s.a.’in da, Müslümanlar arasında bulunuyor ve:
“Bana, Halid b. Velid’in konakladığı yeri kim gösterir?” diye soruyordu.
Koşup önüne vardım. Bize, Halid b. Velid’in karargahı yeri gösterildi.
O sırada, Halid b. Velid, hayvanının sırtına dayanmış duruyordu.
Resûlullâh s.a., onun yanına varıp yarasına baktı.  Üzerine nefes etti. Yarası, iyileşti.
Huneyn Esirlerile Ganimet Mallarının Ci’râne’ye Gönderilmesi:
Peygamberimiz, Huneyn’de alınan esirlerle ganimet mallarını bir araya toplattı ve bunların korunmasına Mes‘ûd b. Amr el-Ğıfâri’yi memur etti.
Esirlerle ganimet mallarının Ci’râne’ye götürülüp orada tutulması için emir verdi.
Esirlerin başına Ebû Süfyân b. Harb’in,  veya Büdeyl b. Verka’ın dikildiği de rivayet edilir.
Müslümanlar, aldıkları ganimetleri memur tayin edilinceye kadar bir yerde muhafaza etmekte idiler.
«Allah’a ve Âhiret gününe iman edenler, ganimet malından bir şey almasınlar!» diyerek halka ilan yapıldı.
Huneynde Tazelenen ve Hükme Bağlanan Kan Davası:
Peygamberimiz, bir gün, Huneyn’de Öğle namazını kıldıktan sonra bir ağacın gölgesine gidip oturmuştu.
Gatafanların başkanı Uyeyne b, Hısn ile Akra b. Habis kalkıp Peygamberimiz’in yanına vardılar.
Uyeyne, öldürülmüş olan Âmir b. Azbatul’Eşcai’ye karşılık kısas edilmek üzre Muhallim b. Cessâme’nin, kendilerine teslimini istiyor, Akra’ b. Habis de Hindif adına Muhallim b. Cessâme’nin savunmasını yapıyordu.
Uyeyne b. Hısn:
«Vallahi, yâ Resûlallâh! O, benim kadınlarıma ölüm acısını tattırıp canlarını yaktığı gibi, ben de onun kadınlarına ölüm acısını tattırıp canlarını yakmadıkça, bunun yakasını bırakmam»! dedi.
Peygamberimiz, Uyeyne’ye:
«Onun, diyetini, kan bedelini alsan olmaz mı?» buyurdu.
Uyeyne b. Hısn, Peygamberimiz’in teklifine yanaşmadı.
Sesler yükseldi. Gürültüler çoğaldı.
Peygamberimiz:
«Hayır! Bu seferimiz sırasında elli deve, dönüşümüzde de elli deve diyet alacaksınız!« buyurdu.
Uyeyne, yine yanaşmadı.
Mükeytel (veya Mükeysir) adlı, kısa boylu,  tam silahlı, eli kalkanlı,  bir adam kalkıp:
«Yâ Resûlallâh! Doğrusu, ben, İslâmiyetin başında böyle bir adam öldürme işine rastlamadım! Önde gelen davar, okla vurulunca, arkadaki ürker, kaçar!
Sen, bu gün, kana, kanla hüküm ver de, yarın, istersen, değiştir, diyet üzerine hüküm ver!» dedi.
Peygamberimiz, elini kaldırarak:
«Hayır! Bu seferimiz sırasında hemen elli deve, dönüşümüzde de elli deve diyet alacaksınız!» buyurdu.
Akra b. Habis Uyeyne b. Hısn ve Kayslarla bir tarafa çekildi.
Onlara:
«Ey Kays topluluğu! Siz, öldürülmüş bir kişi yüzünden halk arasında meydana gelen gerginliği gidermek isteyen Resûlullâh s.a.’in sizi lanetlemeyeceğinden, Onun lânetlemesile de Allah’ın lanetlemeyeceğinden yahut Resûlullâh’ın, size kızmayacağından O kızmasa bile de Allah’ın size gazap etmeyeceğinden emin misiniz?
Akra’ın, varlığı, Kudret elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki: ya Resûlullâh s.a.’e boyun eğersiniz, O da, bu hususta dilediğini yapar, ya da Beni Temimlerden, adamınızın kâfir olarak öldürüldüğüne ve hiç bir zaman namaz kılmadığına, hepsi birden Allah için şehâdet edecek elli kişi getiririm de, onun, ne öcü alınır, ne de ondan dolayı size bir diyet ödenir.” dedi.
Bunu, işitince,  diyet almayı kabul ettiler.
O sırada, Muhallim b. Cessâme, halkın yanında bulunuyor ve ona «Git de Resûlullâh s.a., senin için Allah’dan mağfiret dilesin!» deyip duruyorlardı.
Peygamberimiz’in yanındaki kimseler de, Akra’ b. Hâbis’e:
«Şu adamınız, neredeyse, gelse de, Resûlullâh s.a., onun için, Allah’dan mağfiret dilese olmaz mı?» dediler.
Uzun boylu, hafif etli, üzerine yeni bir elbise giymiş, kısas olarak öldürülmek için hazırlanmış bir adam kalkıp Peygamberimiz’in önüne oturdu.
Kendisinin gözlerinden yaşlar akıyordu.
«Yâ Resûlallâh! İşitmiş olduğun işden dolayı, ben, nedamet duyuyor ve Allah’a tevbe ediyorum.
Benim için Allah’dan mağfiret dile!» dedi.
Peygamberimiz:
«İsmin Nedir?» diye sordu.
Muhallim:
«Ben, Muhallim b. Cessâmeyim!» dedi.
Peygamberimiz::
«Demek, sen ona, Allah’ın emânıyla emân (selâmına karşılık selâm) verdin, sonra da, vurup onu öldürdün ha!
Demek sen ona, Allah’ın emânıyla emân (selâmına karşılık selâm verdin) Sonra da, vurup onu öldürdün ha!» buyurdu.
Ellerini kaldırdı.  Yüksek sesle.
«Allah’ım! Muhallim b. Cessâme’yi, affetme!» diyerek dua etti.
Muhallim:
«Yâ Resûlallâh! İşitmiş olduğun şeyden pişmanım ve Allah’a tevbe ediyorum. Benim için, Allah’dan mağfiret dile!» dedi.
Peygamberimiz, yüksek sesle.
«Allah’ım! Muhallim b. Cessâme’yi, affetme!» diyerek dua etti.
Muhallim, özür ve dileğini tekrarladı.
Peygamberimiz de üçüncü kerre  duasını tekrarladı.
“Kalk, artık git!» buyurdu.
Muhallim, gözlerinin yaşını, ridasının ucuna silerek, Peygamberi mizin önünden kalktı.
Zübeyr b. Avam:
«Biz, o sırada, aramızda Resûlullâh s.a.’in, onun için Allah’dan mağfiret dilemiş olduğunu umuyor ve sanıyoruz. Fakat, bu, Resûlullâh tarafından açığa vurulmadı. dedik.» demiştir.
Hasanü’l-Basrî’nin, sözlerini yeminle te’yid ederek bildirdiğine göre: Muhallim b. Cessâme çok yaşamadı bir hafta sonra öldü.
Yer, onun ölüsünü dışarı attı!
Sonra, tekrar gömdüler.
Yer, yine onun ölüsünü dışarı attı!.
Sonra, tekrar gömdüler.
Yer, yine onu dışarı attı!.
Bunun üzerine, kavmi, onun ölüsünü, iki dağ arasına bıraktılar.  Vahşi hayvanlar, onu yediler!.
Sonra, onun üzerine, taş yığdılar.
Peygamberimiz, onun, bu halini işitince: 
«Vallahi, yer, ondan daha kötüsünün üzerini örtmüştür.
Fakat Allah, aranızdaki yasağı hakkında size gösterdiği şeyle öğüt vermek istemiştir!» buyurdu.
Tâif Kuşatması
Tâif, Vâdî Vecc üzerinde kurulu, yağmur yağma zamanları, içinde su bulunan bir nehirle yarı yarıya çevrili ve etrafı surlarla korunan bir şehirdir. Bir sayfiye yeri olup, denizden yüksekliği 900 metre kadardır. Mekke ile irtibatını sağlayan üç yolu mevcuttur. En kestirmesi Arafattan geçer, Kara’ı Dağına tırmanır. Sadece merkep ve katırların aşmaya cesaret edebilecekleri 80-100 km. uzunluğundaki bu yol, bu vasıtayla yirmi saatte kat’edilebilmektedir. Öğleden sonra, geç vakit Mekke’den ayrılan bir kimse, devamlı bir hareketle gece yarısı Kara’ Dağına ulaşır ve burada mola vererek sabahleyin erkenden tepeler üzerinden yola devamla öğleden sonra Tâif’e varabilir. Diğer bir yol Ci’irrâne üzerinden develerle katedilmekte-dir. Tâif’e gidebilmek için, üçüncü olarak Vâdî Na’mân ve Mesîl üzerinden motorlu vasıtaların kullandıkları yol vardır ki 100-125 km olan bu yolu vasıtalar üç saatte almaktadırlar.
Vadiler geniş ve düzdür, yolda hiçbir engele rastlanmamaktadır. Eski Arabistan’ın diğer bütün şehirleri gibi, Tâif şehri de o zaman, birçok kasabalardan müteşekkildi. Bunlardan her biri, iki yüz veya dört yüz veyahut b. beş yüz metre gibi aralıklarla kurulu idiler ve her birinde ayrı bir kabile oturuyordu. Bu yerleşik durumların veya kasabaların hepsi ayrı bahçelere, tarlalara, hisarlara ve gözetleme kulelerine sahipti. Bu bahçe ve çiftlikler, bunlar arasında geçen Vadi Vecc tarafından sulanmaktaydı. Bu nehir, aynı zamanda surlarla çevrili şehrin tam kıyısından geçmektedir. Toprak altı su yatakları zengindir; bir nevi borulu kuyu vasıtasiyle eski devirlerde bu yeraltı suları, mebzûlen satha çıkarılmakta ve arazî sulanmaktaydı ve hâlen de bu usul tatbik edilmektedir. Bu borulu kuyulardan gelen sular arklara verilmekte, tarlaların ve bahçelerin sulanmasında bunlar ihtiyacayetmektedir.
Çok eski devirlerden birinde, buranın şeflerinden biri, İran hükümdarının teveccühünü kazanarak buraya bir mühendis gönderilmesini temin etti. Bunun yardımı ile, etrafı kale ve tahkimatla çevrili bir şehir (Tâif) meydana getirildi. Bu bölgenin diğer kısımları Vecc diye anılmaktadır ki, genişlik itibariyle bazan Tâif’i de içine almaktadır. Arazinin münbit oluşu buraya çeşitli mıntakalar-dan insanların gelip yerleşmesine sebep olmuştur. Ancak, buranın hakikî yerlileri olanlar, buraya gelip yerleşmek istiyenleri «müttefik» olarak kabul etmekte kâfi derecede müsamahakâr davranıyorlardı. Bu yüzden İslâm’ın zuhurunda, Tâif (yahut Vecc) şehrinde iki ayrı halk kütlesine rastlıyoruz: Benû Mâlik ve Ahlâf mütte-fikler.
Lât ve Uzzâ mabetleri etrafı surlarla kaplı olan şehirde (Tâif) bulunmaktaydı.
Tâif te rastlanan bugünkü sûrlar, Türkler zamanından kalmadır. Bunların eski temeller üzerine oturtulmuş olması kuvvetle muhtemeldir. Hz. Peygamber s.a. devrinden kalan Tâif muhasarası sırasında şehit düşenlerin mezarları hâlâ îbn Abbâs Camii Kebîri yakınında, tam şehir sûrlarının dibinde bulunmaktadır. Hz. Peygamber s.a.’in zabıt kâtiplerinden Zeyd b. Sabit dahi aynı mezarlığa defnedilmiştir.) İbn Hişâm, eserinin 872. sayfasında, Hz. Peygamber’in s.a. ordugâhını şimdiki «İbn Abbâs Camiinin» bulunduğu yere kurduğunu beyan etmektedir.
Arab Yarımadasında etrafı sûrlarla çevrili sadece birkaç yer vardır. Bu yüzden, ilk İslâm orduları için bir muhasara harbi biraz fevkalâdelik arzediyordu. Hayber kalelerinden sonra Tâif, Hz. Peygamber s.a.’in karşılaştığı mukavemet etme kabiliyeti olan bu nevi sûrlu şehirlerdendi. Müslümanlar, Hayber’de mancınıkla atılan taşlardan dolayı epey zaiyat vermişlerdi. Bunlardan ders alan Hz. Peygamber s.a. tarafından, taş fırlatma hususunda bu mancınıklar  ve keza muhkem-örtülü (zırhlı) arabalar debbâde, debbûr, arrâde yahut elle sürülen tanklar) Tâif sûrlarına karşıkullanılmıştır. Belâzurî’nin «Ensâbu’l-Eşrâf» adlı eserinde,  Tâif’de kullanılan mancınığın Selmân’ul-Fârisî tarafından inşâ edildiğini ve debbâbe denen (örtülü muhkem araba) âletin, Hâlid b. Saîd tarafından temin edildiğini bize bildirmektedir. İbn Sa’d’ın eserinde ise, gerek araba, gerekse mancınığın Devs’li et-Tufeylb. Amr tarafından getirildiği zikredilmektedir. İsimler farklı olmakla beraber olay sabittir, aksi söylenmemiştir. İbn Hişâm, «Sîre» adlî eserinin 889. sayfasında Sakîfden Gaylanb. Seleme ve Urve b. Mes‘ûd, Tâif harbine iştirak etmemişlerdir; «Muhkem (örtülü) arabaların ve mancınıkların nasıl inşa edildiklerini öğrenmek üzere Cereş’e gittikleri için...» ifadeleri kullanıl mıştır. ve onlar tam döndükleri sırada muhasara da kaldırılmış bulunuyordu. Aynı olayı anlatırken İbn Sa’d daha detaylı bilgi vermektedir. Hz. Peygamber s.a. en aşağı bir veya iki mancınığa sahip bulunuyordu. Bunlar, bir evvelki yıl Hayber savaşında ganimet olarak alınan harp âletlerindendi. Selmâ’nın bunları tamir veya aynen benzerini îmâl etmesi muhtemeldir. Sadece bir veya iki ufak mancınığın bu kadar geniş bir sahaya yayılan muhasara karşısında kullanılmasının hiç de etkili olamıyacağı gayet açıktır. Bunların kullanılması, Tâif in teslimi için yetmezdi. Üstelik Tâif’i savunan asker yeterli ve yiyecek stokları mevcuttu. Diğer yandan, düşman okları ve kızgın çiviler, İslâm ordusu içinde birçok zayiata sebep oluyordu.  Bu kızgın çiviler Müslüman askerler tarafından kullanılan tankların örtülerini bile deliyordu.. Bu esaslı savunma tedbirleri karşısında, şehir surlarını hariçten rahneler açmak suretiyle yıkmanın imkânsızlığı anlaşıldı.
Düşman, göğüs göğüse çarpışmak üzere sûr dışına çıkmayı düşünmüyordu. Fakat, onların kale burçlarından attıkları oklar, bazan muharebe edenler arasında isabetlere sebeb oluyor, bilhassa geceleyin ordugâhta korunaklar hâricine çıkan askerler kayıp veyorlardı.. Belâzuri nin Ensâb’ul-Eşrâf adlı eserinde  «Hz. Peygamber’in s.a. yanında tahta, bulundurduğu, bunlarla Tâif muhasarasının devamı boyunca çadırının etrafını çevirdiği» zikredilmektedir.
Muhasara sürüncemede kalıp arzu edilen netice elde edile-meyince, Hz. Peygamber s.a. iktisadî baskı çaresine başvurdu ve şehir dışındaki Tâif’in ileri gelenlerine ait evsaflı ve nâdir üzümler yetiştiren bağ ve bahçeleri tahrip edeceğini duyurdu.  Bu haber, düşman arasında büyük bir heyecan ve karışıklık yarattı. Düşman, onların tahrip edilmesindense, harp ganimeti olarak alınmasını teklif etti. Hz. Peygamber s.a. de bunun fiilî bir netice doğurmaktan uzak olduğunu görerek emrini geri aldı.
Hz. Peygamber s.a. diğer bir baskı çaresi olarak, «Herhangi bir düşmana ait köle, İslâm dinini kabul ettiği ve İslâm ordusu safları arasına katıldığı takdirde, hür bir müslüman gibi muamele göreceğini» ilân etti.  Bu münasebetle Müslümanlara yeni katılımlar gerçekleşmiş ve bunlar İslâm Hukuk literatürüne değişmez ve kuvvetli emsaller olarak katılmıştır
Bugünlere ait bir taktik olmak üzere Hz. Peygamber s.a. muhasara etmiş olduğu şehrin etrafında bulunan dikenli bitkilerin taze dallarını kestirdihem malzeme olarak kullandı hem de insanlar için giriş, çıkışı imkânsız hale getirmek için sûrların münasip yerlerine koydurdu; bunlar aynı zamanda anî bir gece baskınına veya başka türlü bir hücuma karşı engel teşkil ediyordu.
Kırk gün süren bir muhasaradan sonra, Hz. Peygamber s.a. çekilmeye, cephe savaşı, siyasî silâhlarla mücadeleye devama karar verdi.
İbn Hişâm’a göre,  «Curaş» Tâif’in güneyinde, etrafı duvarlarla çevrili mahfuz bir şehirdi burada, Yemen menşeli bazı insanlar oturmaktaydılar. Arap coğrafyacıları, bu havaliyi gayet yakından tanımakta ve burayı Yemen topraklarından saymaktadırlar. Bu küçük ve alelade kasaba, harp âlet ve edevatı imâlinde, Mekke, Medine ve hattâ Tâif den daha ileride bulunuyor ve bu tekâmül ile iftihar ediyordu. Buraya, diğer yerlerden insanlar, sadece mancınık ve elle idare edilen tanklar ve muhkem-örtülü arabalar satın almak üzere değil, aynı zamanda bunların yapımını öğrenmek için de gelirlerdi. Bizanslılar, Ürdündeki Cereş şehri ahalisine, Arabistan topraklarında yaşayan bedevilere harp donanımı ihraç etmelerini sıkı sıkıya yasak etmişlerdi. Bundan başka, Mu’te denilen yerde, son zamanlarda, Müslüman askerî birliklerle Bizans kuvvetleri arasında bir çarpışma cereyan etmiş ve Müslümanların ağır zayiat vermesiyle sona ermişti. Bu yüzden artık Müslümanlar, silâh satın almak üzere burada teşebbüse geçmeyi düşünemezlerdi. Ayrıca bu harp malzemesini bir aylık uzaklıkta bulunan Tâif e kadar nakletme zorlukları da dikkate alınmalıdır. Hz. Peygamber’in silâh almak üzere vazifelendirmiş olduğu özel görevlileri Yemenli Etanıdığı kimselerden oluşmuştu.Bunlar, Yemen’in bir şehri olan Cureş’de, şüphe ve düşmanlıkla karşılanabilecekleri Bizans arazisi üzerinde bulunan Cereşdekinden daha fazla nüfuza ve itibara sahib olabilirlerdi. Yemenliler, Hicaz ahalisinden daha fazla eğitim ve öğretim görmüş, kültürlü, yetişkin kimselerdi. Bu yüzden, onların sadece şehirlerinin etrafını kalın duvarlarla çevirmekle yetindiklerini zannetmek yanlıştır. Ahalî Hıristiyan olsun, Yahudi olsun, aynı zamanda marangozluk mesleğine aşina, hafif mancınık ve muhkem zırhlı araba imâline muktedir insanlardı. Kuvvetle muhtemel Resulullah s.a. silah ve savaş malzemelerini buradan almıştır.
Neticede Hz. Peygamber, s.a. Mekke’ye dönmeye karar verdi ve yolda Ci’irrâne’ye uğrayarak Huneyn ve Evtâs’da ele geçirilen ganimetleri askerleri arasında bölüştürdü.
Mağlûp olan Hevâzinliler, Hazreti Peygamber s.a. in doğumunu müteakip bulunan süt annenin, mensup olduğu kabileydi. Bunu bildiklerinden, dadılık-lalalık ettikleri çocuktan çekinmeyerek, az sonra Ci’irrâne’ye döndüler ve İslâm dininegirdiler. Hz. Muhammed s.a. dedi ki:
«Haftalardır siz pişman olup tövbe edeceksiniz ümidiyle ganimeti bölüşmeyi geciktirdim durdum. Gayem bu suretle sizlere aile ve sürülerinizi iade etmekti. Şimdi artık çok geç... Bir zamanlar sizlere âit olan bu malları ve çolu çocuğunuzu, taksim edilmiş olmaları sebebiyle sizlere iade mümkün değildir.Buna rağmen, aileleriniz ve sürüleriniz arasında şimdi hemen bir seçim yapın, bakayım; yapabileceğim şeyi sonra bildireceğim.» Onlar kadınlarını ve çocuklarını seçtiler. Hz. Peygamber s.a.:
«Ailelerinizden bana ve benim aile efradıma ganimetten isabet eden miktarı. şu anda size iade ediyorum. Cemaatle namazı bitirdiğim zaman, halkın içinde, ganimetlerle ilgili talebinizi bana tekrar ediniz.» dedi Onlar da böyle yaptılar. Hz. Peygamber s.a. kendisine ve ailesine ganimetten düşen mezkûr hisseyi iade ettiğini halkın ortasında tekrar etti. Hz. Ebû Bekr, Ömer ve onlardan sonra diğer ileri gelenler, birbiri arkasından Hz. Peygambere s.a. katıldılar. Bu arada bir iki kabile, bu fikre iştirak etmeyip kendilerine düşen harp esirlerini köle- cariye durumuna sokulmuş olan Hevâzinlileri azat etmekten geridurmuşlardı. Müslüman askerler, hiç bir fidyeyi necat vesair karşılık almaksızın harp esirlerine hürriyetlerini iade ettiler. Hattâ, Hz. Peygamber s.a. bazı dikbaşlı ve tamahkâr kimselere, ganimet olarak aldıkları köle ve cariyeleri Hevâznlilere iade etmeleri emrini vermiş ve buna mukabil uğrayacakları kaybın devlet hazinesinden ödenerek telâfi edileceğini bildirmişti.
Bu siyasî hâdiseler, Tâif’in bu en son müttefikinin de Tâifliler’den ayrılmasına sebep oluyordu. Tâif etrafında şimdi artık İslânım nüfuz ve tesiri kuvvetlenmiş, hakimiyeti çevreye yayılıp duruyordu.Tâif’de üretilen ticari ürünler için yegâne pazar yeri olan Mekke, şimdi Müslümanların kontrolündeydi. Tâif kervanları, bizzat kendi şehir hudutları haricine çıkamamaktaydılar, hattâ senelik Ukâz panayırı şimdi Tâiflilere kapatılmıştı. Neticede, Tâif muhasarasının üzerinden bir yıl geçmemişti ki bunlar, Medine’de bulunan Hz. Peygambere s.a.’e bir heyet göndererek gerek manen, gerekse siyasî olarak İslâm Devletine bağlanmak istediklerini bildirdiler ve artık kendi el yapılarından başka bir şey olmayan Lât ve Uzzâ gibi putlara tâbi olmayı bıraktıklarını, Allah’ın bir tek olduğunun gerçekliğine inandıklarını ve ibâdetin sadece Ona ait olduğunu itiraf ettiler. Hz. Peygamber s.a. derhal artık müslüman kimseler olarak onların kendilerine has olan istidat ve dirâyetlerini salim bir mecraya akıtmasını bildi: Devletin çeşitli işleri başına idareciler ve memurları, bizzat yine onlar arasından seçip tayin etti. Bu adamlar, İslâm’ın sağlamlaşmasında ve yayılıp gelişmesinde başarı ve fayda sağladılar. Bu husus, Hz. Peygamber’in s.a. devamlı surette uyguladığı akıllı siyasetin; insan kanı dökmeme, mağlûb-lara karşı müsamahakâr ve âli cenâb, davranma siyâsetinin bir neticesidir.
Müslümanların Tâif’i Feth Etmeden Dönmek İstememeleri ve Bazı Girişimlerde Bulunmaları:
Dönüş için ilân yapılması üzerine, Müslümanlar, konuşmağa ve birbirlerine gidip gelmeğe başladılar.
«Tâif’i, feth etmeden nasıl dönüp gideriz?!.
Allah, bîze, buranın fethini nasip edinceye kadar buradan ayrılmayız!
Sabahleyin, savaştılar ve yaralandılar.
Bunun üzerine, Peygamberimiz:
«İnşaallâh, yarın döneceğiz!» buyurdu.
Bu, onların hoşuna gitti. Hemen, yol hazırlığına başladılar.
Peygamberimiz, onlara bakıp gülümsedi.
Müslümanların, böyle, Peygamberimiz’in dönüş emrindeki isabeti görerek kendi görüşlerini değiştirivermeleri, Peygamberimiz’in hoşuna gitti.
Peygamberimiz, Tâiflilerin, kalelerini şiddetle savunduklarını ve işin, günden güne gücleştiğini, Müslümanlardan bazılarının da yaralandıklarını ve şehid olduklarını görünce, Tâif’in, sonradan savaşsız ve zahmetsizce feth edileceğini göz önünde tutarak ve Müslümanları koruyarak dönüş emri vermişti.
Müslümanlar ise, dönmek istememişlerdi.
Bunun üzerine, Peygamberimiz, çarpışmalarına izin vermiş, şiddetle çarpışmışlar ve yaralanmışlardır. Yaralanmaktan başka bir şey elde edemeyeceklerini anlayınca da, dönüş emrini yerine getirmeğe can atmışlardır.
Saîd b. Ubeyd’in Övünmesi ve Uyeyne’nin Asıl Maksadının Anlaşılması:
Sakîfler, Müslümanların Tâif muhasarasını kaldırarak ayrıldıklarını görünce, içlerinden.  Saîd b. Ubeyd b. Esîd es-Sakafî:
«Biliniz ki: Sakîf kabilesi, yerinde duruyordur!» diyerek seslendi.
Uyeyne b. Hısn da:
«Evet! Öyledir.
Vallahi onlar şerefli ve kıymetli olarak yerlerinde duruyor ve duracaklardır!» diyerek karşılık verdi Saîd’in sözünü benimsedi.
Müslümanlardan birisi,  Amr b. As
«Allah, seni kahr etsin! Resûlullâh s.a.’e karşı koyan müşrik bir kavmi mi övüyorsun?! Gûyâ sen Resûîullâh s.a.’e yardıma gelmiştin?!» diyerek ona çıkıştı.
Uyeyne b. Hısn:
«Vallahi, ben, sizin yanınızda Sakîflerle çarpışayım diye gel-medim!
Fakat, Muhammed’in Tâif’i, feth etmesini, kendim için Sakîflerden bir kız ele geçirip evleneyim, o da bana, belki bir erkek çocuk doğurur diye arzu ettim!
Çünki, Sakîfler, çok zeki ve cin fikirli bir kavimdir!» dedi.  Hz. Ömer, Uyeyne’nin, bu sözlerini, Peygamberimiz’e haber verince, Peygamberimiz, gülümsedi.
Peygamberimiz’in Tâif’den Ayrılırken Müslümanlara Tavsiye Ettiği Dua:
Müslümanlar, Tâif’den çekilmek için hazırlanınca, Peygamberi miz:
“Allah’dan başka ilâh yoktur. O, birdir. Va’dini, yerine getirdi. Kuluna, yardım etti. Bir araya toplanmış kabileleri, tek başına bozguna uğrattı!” deyiniz!» buyurdu.
Tâifden ayrıldıkları sırada da:
“İnşaallâh, tevbe ediyoruz.Rabb’ımıza ibadet ve hamd ediyoruz!” deyiniz!» buyurdu.
Peygamberimiz’in Sakîfler Hakkındaki Duası:
Müslümanlar:
«Yâ Resûlallâh! Sakîfler aleyhinde Allah’a dua etsen!.
Onların okçuları, canımızı yaktı!» dediler.
Peygamberimiz:
«Allah’ım! Sakîflere, doğru yolu göster! Onları, bize getir!» diyerek dua buyurdu.
Sürâka b. Cu’şum’un Peygamberimiz’le Buluşması ve Müslüman Olması:
Sürâka b. Mâlik b. Cu’şum der ki:
«Tâif den Ci’râne’ye doğru indiği sırada Resûlullâh s.a. ile buluştum.
Müslümanlar, Resûlullâh’ın önünde, aralıklı, birbirlerinin peşi sıra, takım takım gidiyorlardı.
Ensardan 30-40 kişilik  bir süvari birliğinin arasına girdim.
Saplamak için baha mızraklarını çevirdiler.
«Sen, nereye, nereye gidiyor, ne yapmak istiyorsun?» dediler.  Beni, tanımadılar.
Resûlullâh s.a.’i görünce, tanıdım. Sesimi işitecek kadar yanına yaklaştım.
Hicret sırasında, Ebû Bekir’in, benim için yazmış olduğu yazıyı iki parmağımın arasında tutarak  kaldırdım.
“Yâ Resûlallâh!.  Bu, benim için yazdığın yazıdır.
Ben, Sürâka b. Cu’şumum!” dedim.
Resûlullâh s.a.:
“Bu gün, verilen sözü, yerine getirme ve iyilik yapma günüdür. Onu, yanıma yaklaştırınız!” buyurdu.
Yanına yaklaştırıldım. Müslüman oldum.
“Yâ Resûlallâh! Kendi develerim için doldurduğum havuzlarımın başını kaybolmuş develer sararlar. Havuzumdan, onları suvarırsam, bana ecir ve sevap var mıdır? diye sordum.
Resûlullâh s.a.:
“Evet! Her ciğeri olanı, suvarmakta, ecir ve sevap vardır!” buyurdu.
Kendisine, bundan başka bir şey sormadım.
Sonra, kavmimin yanına döndüm. Mallarımın zekâtını ayırıp Resûlullâh s.a.’e gönderdim».
Peygamberimiz’in Ci’râne’ye Gelişi:
Peygamberimiz, Müslümanlarla birlikte gelip Ci’râne’de konakladı.
Peygamberimiz, Ci’râne’ye, zilkade ayından beş gece geçince, perşembe gecesi geldi ve Ci’râne’de on üç gece kaldı.
Ci’râne, Mekke ile Tâif arasında bir subaşıdır. Mekke’ye, Tâif’den daha yakındır.
Ci’râne’de birbirine yakın kuyular vardır.
Irak yolundan, Ci’râne’nin Mekke’ye uzaklığı, bir beriddir.
Peygamberimiz ve ordusu, Ci’râne’den Mekkeye gelecekleri sırada, Umre için orada ihrama girmişlerdir.
Ci’râne’de Toplanan Harp Esirleri ve Ganimet Malları:
Hevazinliler’den alınan harp esirleri ile ganimet malları Ci’râne’de bulunduruluyordu.
Ci’râne’de, esirlerin güneşten korunmaları için gölgelikler, deve ve davarlar için de, ağıllar yapılmıştı.
Peygamberimiz, Ci’râne’ye gelip gölgelikler görünce, bunların, kimlere aid olduğunu sordu,
«Yâ Resûlallâh! Bunlar, Hevazin esirleridir. Güneşten, gölgeleniyorlar.» dediler.
Hevazinlilerden esir alınan kadın ve çocukların sayısı altı bindi.
Ganimet malları ise:
Yirmi dört b. deve,
Kırk binden fazla davar,
Dört b. ukıye gümüş idi.
Esirlere Yeni Elbise Giydirilmesi:
Peygamberimiz; Mekke’ye giderek elbise satın alıp esirlere giydirmesi, esir kadınların elbisesiz dışarı çıkmamalarını, Büsr b. Süfyân el-Huzâî’ye emretti.
Büsr, kalkıp Mekke’ye gitti. Bütün esirler için elbise satın alıp geldi ve onlara giydirdi.
Giydirilen elbiseler, Mısır bezindendi.
Nasipsiz Bir Bedevinin Peygamberimize Karşı Küstahlığı:
Ebû Mûsâ el-Eş’arî anlatıyor:
“Peygamberimiz yanında Bilâl-ı Habeşî ve Ebû Mûsâ bulunduğu sırada, bir Bedevi gelip Peygamberimize:
«Bana va’d ettiğin şeyi daha vermeyecek misin?» dedi.
Peygamberimiz:
«Ganimet hisseni yakında vereceğimi, sabr edersen, sevap kazanacağını sana müjdelerim!» buyurdu.
Bedevi:
«Bu müjdeleri bana vere vere çoğalttın!» dedi.
Bunun üzerine, Peygamberimiz, kızan bir insan hali ile:
«Ebû Mûsâ’l’Eş’arî ile Bilal-ı Habeşî’ye dönerek:
«Bu Bedevi, verdiğim müjdemi red etti, Siz, kabul ediniz!» buyurdu.
Onlar:
«Kabul ettik!» dediler.
Peygamberimiz’in Abdest Suyunun Paylaşılması:
Peygamberimiz, içi su dolu bir kab istedi. Getirilen kabın içinde ellerini ve yüzünü yıkadı. Ağzındaki bir miktar suyu da onun içine kattıktan sonra:
«Bu sudan içiniz! Yüzünüze ve göğsünüze sürünüz. Size müjdelerim...» buyurdu!
Ebû Mûsâ ile Bilâl-ı Habeşî, su kabını alıp Peygamberimiz’in emrini yerine getirdiler.
Peygamberimiz’in eşi Hz. Ümmü Seleme:
«O sudan, ananıza da ikram ediniz!» diyerek perde arkasından seslendi.
Onlar, o mübarek sudan Hz. Ümmü Seleme’ye de ikram ettiler.
Peygamberimiz’in Hevazin Esirlerini Bölüştürme İşini Bir Hayli Geciktirdikten Sonra Yapması:
Peygamberimiz, ganimet mallarile esirlerin Müslümanlar arasında bölüştürülmesi işini hemen yapmadı, geciktirdi. Hevazin temsilcilerinin yanına gelmeleri için,  on geceden fazla bekledi.
Hevazin temsilcilerinin gelmeleri gecikince, onların esirlerini Müslümanlar arasında bölüştürdü.
Nihayet, Hevazin temsilcileri, Peygamberimiz’in yanına geldiler ve Müslüman oldular.
Gerilerindeki kavmlarının da Müslüman oldukları haberini getirdiler.
Onlar, başlarında Ebû Sured Züheyr b. Sured olmak üzre on dört kişi idiler.
Peygamberimiz’in Süt annesinden amucası olan Ebû Burkan da aralarında bulunuyordu.
Hevazin Temsilcileri:
“Ya Resûlallâh! Biz, köklü bir kabileyiz.
Sana mechul olmadığı üzre biz, bu musibete uğramış bulunuyoruz.
Allah’ın, Sana lûtfu ihsanda bulunduğu gibi, Sen de, bize karşı lutufkâr ol!” dediler.
Benî Sa’d b. Bekir oğullarından Ebû Sured Zübeyr, ayağa kalktı.
“Ya Resulallah! Şu gölgeliklerde bulunanlar, Senin süt halaların, teyzelerin ve Sana süt emzirip bakmış olan kadınlardır!
Eğer, biz, Şam kıralı Hâris b. Ebi Şimr’i veya Irak kıralı Numan b. Münzir’i emzirmiş ve şimdiki duruma düşüp te kendilerinin şefkat ve ihsanlarını dilemiş olaydık, bize esirgemezlerdi.
Halbuki, Sen, süt emzirip bakılanların en hayırlısısın!” dedi.
Bu hususta bir de şiir söyledi.
Hevazin Temsilcileri, mallarının ve esirlerinin kendilerine geri verilmesini istediler.
Peygamberimiz:
“Ben, sizin için -gelmeyeceğinizi sanıncaya kadar- işi bekletmiş, geciktirmiştim.
Fakat, siz, çok geç kaldınız.
Esirler, mücahidler arasında bölüşülmüş bulunuyor.
Bana, sözün, en sevimlisi, en güzel olanı, doğru olanıdır!
Görüyorsunuz ki: yanımda bunca Müslümanlar var.
Onların hepsini haklarından vaz geçirmek zordur.
Şimdi, siz, iki şıkkın birisini: ya esirleri, ya da malları tercih ediniz!
Size, çocuklarınızla kadınlarınız mı daha sevgilidir, yoksa, malalrınız mı?” buyurdu.
Temsilciler, Peygamberimiz’in, ancak, ikisinden birisini geri verebileceğini anlayınca,
“Ya Resûlallâh! Sen, bizi, mallarımızla, çoluk çocuklarımızdan birini seçmekte muhayyer bıraktın.
Sen, bize, kadınlarımızı ve çocuklarımızı geri ver! Çünki, onlar, bizim yanımızda maldan daha sevgilidir!” dediler.
Peygamberimiz
“Benim hisseme ve Abdulmuttalip oğullarının hisselerine düşenleri size bağışladım.
Halka, öğle namazını kıldırdığım zaman, sizler, ayağa kalkıp:
Biz, çocuklarımız ve kadınlarımız hakkında Resûlullâh’ın, Müslümanlar katında; Müslümanların da, Resûlullâh katında şefaatını diliyoruz! Dersiniz.
Bunun üzerine, ben de Bana ve Abdulmuttalip oğullarına düşenleri size bağışladım! derim.
Müslümanlardan da, sizin için istekte bulunurum.” Buyurdu.
Muhacirlerle Ensar’ın Hisselerini Peygamberimiz İçin Bağışlamaları:
Peygamberimiz, Müslümanlara öğle namazını kıldırınca, Hevazin temsilcileri, Peygamberimiz’in kendilerine emr ettiği üzre ayağa kalktılar.
“Biz, çocuklarımızla kadınlarımız hakkında Resûlullâh’ın Müslümanlar katında; Müslümanların da, Resûlullâh katında şefaatını diliyoruz!” dediler.
Peygamberimiz gelen Hevazinlilere:
«Benim hisseme ve Abdulmuttalip oğullarının hisselerine düşenler, sizin olsun!» buyurdu.
Bunun üzerine, Muhacirler:
«Biz de hisselerimize düşenleri, Resûlullâh s.a. için bağışladık!» dediler.
Ensar:
«Biz de hisselerimize düşenleri, Resuiullâh s.a. için bağışladık!» dediler.
Akra’ b. Habis, Uyeyne b. Hısn ve Abbas b. Mirdasın Hisselerini Bağışlamaktan Kaçınmaları:
Akra’ b. Habis:
«Ben ve kabilem olan Temim oğulları adına: hayır! bağışlamayız!» diyorum, dedi.
Uyeyne b. Hısn:
«Ben ve kabilem olan Fezare oğulları adına, hayır. Bağışlamayız!» dedi. Abbas b. Mirdas es-Sülemî:
«Ben ve kabilem olan Benî Süleymler adına: hayır! bağışlamayız!» dedi.
Fakat, her iki kabile halkı, Akra’ ile Abbas’ın:
«Hayır! bağışlamayız!» sözleri üzerine, onlara:
«Hayır! Yalan söylüyorsun! Esirler, Resulullâh s.a.’e bağışlanmıştır!» dediler.
Süleym oğulları:
«Biz, hissemize düşenleri, Resûlullâh s.a.’e bağışladık!» dedikleri zaman, Abbas b. Mirdas, onlara:
«Siz, beni, zaif ve küçük düşürdünüz!» diyerek çıkıştı.
Peygamberimiz’in Müslümanlara Hitabesi:
Peygamberimiz kalkıp Müslümanlara bir konuşma yaptı.
Konuşmasında: Allah’a, layık olduğu üzre hamd-ü senadan sonra: «İmdi, şu kardeşleriniz, tevbe ve nedamet edip, Müslüman olarak bize geldiler.
Ben de, esirlerini, kendilerine geri vermeyi uygun gördüm. Sizden her kim, esirlerini, gönlünden koparak, karşılıksız geri vermeyi arzu ederse, bunu, yapsın!
Sizden her kim de, kendi hissesini tutmak, karşılıksız vermek istemezse,  Allah’ın, bize ihsan edeceği ilk ganimet malından,  ona: üçü dört yaşına, üçü de beş yaşına basmış  altı deve verilecektir.  O da, bu şartla yapsın!.
Şu insanlara, çocuklarını ve kadınlarını geri veriniz!» buyurdu.
Müslümanlar:
«Resûlullâh’ın hâtırı için, onlara, bu esirlerini gönlümüzden koparak bağışlıyoruz!» dediler.
Bunun üzerine, Peygamberimiz:
«Sizlerden, buna kimlerin rızâsı var kimlerin rızâsı yok iyice bilemeyiz.
Siz, hemen dönüp gidiniz de, bize muvaffakatınızı iş bilir kişileriniz gelip arz etsin!» buyurdu.
Müslümanlar, konak yerlerine döndüler.
İş bilir kişiler, kabileleri halkıyle konuştuktan sonra geri gelip Peygamberimize her biri kabileleri halkının, Hevazin esirlerini geri vermeğe muvafakat ettiklerini ve bundan hoşnudluk duyduklarını bildirdiler.
Zeyd b. Sabit, Ensarı birer birer dolaşarak onlara:
«Esirleri, teslim edecek misiniz?» diye sordu.
Hiç biri itiraz etmedi. Hepsi de teslim etmeğe razı oldular.
Peygamberimiz, Hz. Ömer’i, Muhacirlere gönderdi. O da, esirleri teslim etmelerini, onlardan istedi.
Hiç bir itiraz eden olmadı. Hepsi, muvafakat ettiler.
Ebû Rühm’ül Gifârî de Arap kabilelerini dolaştı.
Onlar da teslim etmek ve razı olmak hususunda birleştiler.
Ellerinde bulunan esirleri, Hevazin temsilcilerine teslim ettiler.
Abdurrahman b. Avf’a düşen kadın, kalmakla, kavminin yanına dönmekte serbest bırakıldı.
O da, kavminin yanına gitmek istedi ve gönderildi.
Sa’d b. Ebî Vakkas’ın elindeki kadın ise, Sa’d’in yanında kalmayı tercih etti.
Hz. Ali, Hz. Osman, Talha ve Safvan b. Ûmeyye’nin hissesine düşen kadınlar, kavimlerine teslim edildiler.
Hz. Ömer, kendisine düşen kadını, oğlu Abdullaha bağışlamıştı.
Abdullah da, onu, Benî Cümahlardan dayılarının yanına göndermişti.
Hevazinliler, sonradan gelip onu da aldılar, götürdüler.
Uyeyne b. Hısn’ın Elinde Tuttuğu Koca Karıdan Dolayı Hayal Kırıklığına Uğraması:
Uyeyne b. Hısn, Hevazin esirleri arasından yaşlı bir kadını seçip alırken:
«Sanırım ki, bu, ya bir kabile anasıdır, veya kabilede soylu bir kadındır.
Her halde, kurtulmalık akçesi de büyük olur!» demişti.
Uyeyne b. Hısn, esirlerin, Hevazin temsilcilerine geri verilişi sırasında bu yaşlı kadını, Peygamberimiz tarafından ileride altı deve verilmek üzre Hevazİnlere teslim etmeğe yanaşmadı.
Yaşlı kadının oğlu, Uyeyne’nin yanına varıp:
«Sana bu anam için yüz deve versem olmaz mı?» diye sordu.
Uyeyne:
«Hayır!” dedi.
Genç geri döndü. Bir müddet Uyeyne’yi kendi haline bıraktı.
Yaşlı kadın, oğluna:
«Sen, yüz deveyi, nereden bulup peşin peşin vereceksin?!
Bırak onu kendi haline! Acele etme!
O, beni, kurtulmalıksız da bırakacaktır!» dedi.
Uyeyne, yaşlı kadının bu sözünü işitince:
«Ben, bu günki gibi bir hile görmedim!
Vallahi, o beni bununla ne aldatabilir ne de benden kurtulabilir.
Vallahi, seni, kendimden asla uzaklaştırmayacağım! » dedi.
Uyeyne, yaşlı kadının oğluna rastladı.
Ona:
«Bana teklif ettiğin develer karşılığında alır mısın onu?» diye sordu.
Yaşlı kadının oğlu:
«Sana, elli deveden fazla veremeyeceğim!» dedi.
Uyeyne:
«Yapamam!« dedi.
Bir müddet sonra, tekrar onun yanına uğradı. Yaşlı kadının oğlu, Uyeyne’den yüzünü çevirdi.
Uyeyne:
«Onu, bana teklif ettiğin develer karşılığında alır mısın ?» diye sordu.
Kadının oğlu:
«Sana, yirmi beş deveden fazla veremeyeceğim!» dedi.
Uyeyne:
«Vallahi, yapamam! Yüz deveden sonra yirmi beş deveye in ha!?» dedi.
Uyeyne, Hevazinlerin yurtlarına dağılıp gitmelerinden korkunca da tekrar gencin yanına vardı.
Onu, bana, teklif ettiğin develer karşılığında alır mısın? diye sordu.
Genç adam:
«Sana, onun karşılığında on deve versem olur mu?» dedi.
Uyeyne:
«Vallahi, yapamam!» dedi.
Hevazinliler gidecekleri sırada, Uyeyne, kadının oğluna
«İstiyorsan, onu, bana teklif ettiğin on deve karşılığında alır mısın?» diyerek seslendi.
Genç:
«Onu salsan da sana bir kuzu versem olmaz mı?» diye sordu.
Uyeyne:
«Bana, senin kuzun gerekmez!» dedi. «Ben, bu günkü gibi bir iş görmedim!» diye söylenerek ve kendi kendini kınayarak dönerken kadının oğlu:
«Bunu, kendine sen yaptın: çok yaşlı bir kadını almağa yöneldin.
Halbuki, onun, ne süt gelir memeleri, ne çocuk doğurur karnı, ne latif dudakları, ne de ardından ona üzülecek, onu arayacak kocası var!
Sen, gördüklerinin arasından işte, böylesini seçip aldın!» dedi.
Uyeyne b. Hısn’a, Hevazin temsilcilerinin başkanı Ebû Sured Züheyr de:
«Al onu, amma, vallahi, onun, ne latif dudakları, ne süt verir memeleri, ne çocuk doğurur karnı, ne de ardından ona üzülecek, onu arayacak kocası var.» dedi.
Bunun üzerine, Uyeyne b. Hısn, ileride Peygamberimiz tarafından . verileceği va’d edilen altı deveye razı olmaktan başka çare bulamadı.  Kadının oğluna:
«Al ananı, bana gerekmez! Allah, onu, sana mübarek kılmasın, hayrını görme!» dedi.
Kadının oğlu:
«Ey Uyeyne! Resûlullâh s.a., esirlere elbise giydirmişti. Yoksa, aranızda, bunun elbisesi hakkında bir yanlışlık mı yapıldı? Sen, buna elbisesini giydirmedin mi?» diye sordu.
Uyeyne:
«Hayır! Vallahi, buna aid yanımda bir şey yok!» dedi.
Kadının oğlu:
«Böyle yapma!» dedi.
Halbuki, Uyeyne, kadın için vücudun her yanını kaplayacak kadar geniş bir elbise ayırıp almış bulunuyordu.
Uyeyne b. Hısn, Akra b. Hâbis’e rastlayınca, başına gelenlerden ona derd yandı.
Akra’ b. Habis:
«Vallahi, sen, Hevazin esirlerinden orta yaşlı, etine dolgun, güzel yüzlü, ak tenli bir kadın seçmedin de,  yaşlılarına yöneldin!» dedi.
Malik b. Avfın Müslüman Oluşu:
Peygamberimiz; Hevazin esirleri ve Malları bölüşülürken Hevazin Başkanı ve Başkumandanı Malik b. Av’fın ev halkı ile mallarını taksim dışında tutmuş, ev halkının, Mekke’de onların anneleri halaları olan Ümmü Abdullah bint-i Ebî Ümeyye’nin yanında bir müddet tutuklu bulundurulmasını emr etmişti.
Peygamberimiz, Hevazin temsilcilerine:
«Malik b. Avf, ne yapıyor?» diye sordu.
Temsilciler:
«O, kaçıp Tâif kalesine girdi.  Şimdi, Sakîflilerin yanında bulunuyor!» dediler.
Peygamberimiz:
«Malik’e haber veriniz ki eğer, Müslüman olur, yanıma gelirse, kendisine, ev halkını ve malını geri verir, ayrıca da yüz deve ihsan ederim!» buyurdu.
Malik b. Avf, Peygamberimiz’in yaptığı va’dleri ve kavmi hakkında yapılanları, ev halkıyle mallarının muhafaza edilip korunduğunu haber alınca,  Peygamberimiz’in söylediklerini Sakifler öğrenirler de kendisini tutuklarlar diye korktu.
Adamlarına, devesini hazırlamalarını emr etti.
Dahna’da devesini hazırladılar.
Atını, getirmelerini emretti. Geceleyin, atı, Tâife getirildi. Gece, Tâif kalesinden çıktı. Atına binip devesinin, bulundurulmasını emr ettiği yere kadar atını koşturdu.
Dahnada,  devesine bindi. Ci’râne’de veya Mekke’de iken Peygamberimiz’in yanına geldi.
Müslüman oldu. İslâm ibadetleri ile Müslümanlığını geliştirdi ve güzelleştirdi.
Peygamberimiz, ona, ev halkıyle mallarını geri verdi. Ayrıca da yüz deve ihsan etti.
Onu, kavminden Müslüman olan kabilelere,  Sümâle, Selime,  Fehm kabilelerine Vali ve Kumandan tayin etti.  Bu kabileler, Tâif çevresindeki yerlerde oturmakta idiler.  Peygamberimiz, Malik b. Avf a, bir de sancak bağlayıp verdi.  Malik b. Avf, Müslüman olduğu zaman, söylediği bir şi’rinde: «Bütün insanlar arasında Muhammed’in bir benzerini daha ne görmüşüm, ne de işitmişimdir!
Kendisinden bir ihsan istenildi mi, onu fazlasile verir.
Ne zaman istersen, yarın vukua gelecek şeylerden de sana haber verir! demiştir.
Malik b. Avf, kendisine bağlı kabileleri yanına alarak,  müşrik olan kabilelerle,  Özellikle Sakililerle savaştı.  Onlara, baskınlar yaptı.
Sakîflilerin sağmal develerini Tâif surlarının dışındaki yaylımlara çıkamaz hale getirdi.
Dışarı çıkan yaylım hayvanlarını baskın yapıp ele geçirmekte,  adamları da öldürmekte idi.
Tâiflilerin yaylımlarına yaptığı bir sabah baskınında b. baş davarlarını ele geçirmişti.
Malik b. Avfın baskınları, Sakiflilere çok sıkıcı gelmeğe başlamıştı.
Hattâ, Ebû Mıhcen, ,bu husustaki bir şi’rinde şöyle yakınmaktan kendini alamamıştır:
«Düşmanlar, bizden korkar, uzaklaşırlarken, şimdi, Benî Selimeler, üzerimize yürümeğe, bizimle savaşmağa başladılar!
Malik, ahdini bozarak onlarla birlikte üzerimize yürüdü. Konak yerlerimize kadar geldiler.
Halbuki, onlar, ahid bozanları, cezalandırırlardı!».
Bedevi Müslümanların Ganimet İçin Peygamberimiz’in Ridasını Çekiştirmeleri:
Peygamberimiz, Huneyn’de alınmış olan esirleri sahiplerine geri verme işini bitirince, konak yerine gelmek üzre hayvanına bindi.
Bedevilerden bir takım halk, Peygamberimiz’in arkasından geldiler,
«Yâ Resûlallâh! Deveden, davardan ganimetimizi bölüştür!» diyerek Peygamberimizi sıkıştırmağa ve ridasından çekiştirmeğe başladılar. O kadar ileri gittiler ki, bir Semüre ağacına yaslanmak, dayanmak zorunda bıraktılar.
Hatta, Peygamberimiz’in ridasını sırtından çekip aldılar.
Rida, çekiştirilirken yırtıldı.
Peygamberimiz:
«Ey insanlar! Ridamı, bana veriniz!.
Siz, Allah’ın, size nasip ettiği ganimeti aranızda bölüştürmeyeceğim diye mi korkuyorsunuz?!.
Vallahi, ganimet malları, Tihâme’nin ağaçları sayısınca bile olsaydı, onları, aranızda bölüşürdüm de, siz, beni, ne cimri, ne korkak, ne de yalancı bulurdunuz!» buyurdu.
Sonra da, eline bir deve tüyü veya onun kadar bir şey aldı.
Yahut, yanına vardığı devenin hörgücünden bir tüy koparıp onu, iki parmağı arasında tutarak kaldırdı.
«Ey İnsanlar! Vallahi, sizin ganimetinizden, beşte bir dışında, bana şu tüy kadar bile geçmiş bir şey yoktur!
Beşte bir pay da, gerektiğinde, yine sizlere harcanıyor, iade ediliyor!» buyurdu.
Abdullah b. Mes‘ûd der ki:
«Resûlullâh s.a., Ci’râne’de Huneyn ganimetini bölüştürdüğü sırada, üzerine yığılıp kendisini, o kadar rahatsız ettiler ki, nihayet Yüce Allah, Kullarından bir Kulunu, kavmine göndermişti. Kavmi, Onu, dövmüşler ve başını da yarmışlardı.
O kul ise, alnından akan kanı, eliyle hem siliyor, hem de:
“Yâ Rab!, Kavmimi, affet! Çünkü, onlar, ne yaptıklarını bilmiyorlar! diyerek dua ediyordu. buyurdu».
Müellefe-i Kulub ve Onlara Yapılan İhsanlar:
Peygamberimiz, ganimet mallarının, Kur’ân-ı Kerîm’e göre.  Kendisine teslim edilmiş bulunan Beşte bir’inden Müellefe-i Kulub - kalbleri, İslâmiyete ısındırılacak olanlara,  dağıtım yaptı ki bunlar, halkın Eşrafından olup hem kendilerinin, hem kavimlerinin İslâmiyete ısındırılıp, kazandırılmaları gerekiyordu.
Zâten, bunlar, zekat ve sadaka verilecekler arasında bulunuyorlardı.
Müellefe-i kulub; Ebû Süfyân b. Harp, Safvan b. Ümeyye, Akra’ b. Habis, Uyeyne b. Hısn, Abbas b. Mirdas, Malik b. Avf ve Hakîm b. Hizam., gibi Kureyşlilerin Reislerinden, Arapların ileri gelenlerinden olup kavimleri arasında nüfuzlu, güçlü ve bir çok tabileri bulunan kişilerden idiler.
Müellefe-i kulubdan bazıları, gerçekten Müslüman olmuştu.
Bazıları, görünüşte Müslüman, fakat, kalben münafık idiler.
Bazıları ise müslümanlarla barış yapmış müşriklerden idiler.
Peygamberimiz, bütün bunlara, sadaka ve ganimetlerden vermek, iyi muamele etmekle: bazılarından gelebilecek kötülükleri önleyip Müslümanların gönüllerini rahatlaştırmayı, İçlerinden müs-lüman olanların İslâmiyette sebatlarını ve tebaalarının onlara uyarak Müslüman olmalarını sağlamayı,
Müslümanlıkları, henüz gelişmemiş, güzelleşmemiş olanların da Müslümanlıklarını geliştirip güzelleştirmeyi gerçekleştirmek istemiştir.
Buna göre: Müellefe-i kulub, üç sınıftı:
Kalbleri İslâmiyete ısındırılmak, alıştırılmak için kollananlardır: Safvan. b. Ümeyye gibi...
Henüz Müslüman olup İslâmiyette sebatları sağlanmak üzre kollananlardır: Ebû Süfyân b. Harp gibi.
Dıştan Müslüman, içten münafık olup şerlerinden selâmette kalınmak için kollananlardır: Uyeyne b. Hısn, Abbas b. Mirdas ve Akra’ b. Habis gibi
Tabiî ki bu sıralama, başlangıçtaki duruma göre bir sıralamadır.
Müellefe-i kulubdan sayılanların, Uyeyne’den başka hemen hepsi, sonradan Müslümanlıklarını sağlamlaştırmış, güzelleştirmiş, ilim ve faziletlerile tanınmışlardır.
İçinde dört b. ukiye gümüş de bulunan Huneyn ganimeti Peygamberimiz’in önüne konulduğu sırada, Ebû Süfyân b. Harp gelip
«YâResûlallâh! Sen, Kureyşiler içinde servetçe en zengini olarak sabahladın!.
Bu gün, Kureyşliler’in en zengini Sensin!» dedi.
Peygamberimiz, gülümsedi.
Ebû Süfyân:
«Yâ Resûlallâh! Bu, mallardan bana da biraz versen olmaz mı?» dedi.
Peygamberimiz:
«Ey Bilâl! Ebû Süfyân için kırk ukiye gümüş tart!
Kendisine, develerden de yüz deve veriniz!” buyurdu.
Ebû Süfyân:
«Bundan, oğlum Yezid’e de versen?» dedi;
Peygamberimiz, Bilâl’a:
«Ona da, kırk ukiye gümüş tartınız! Yüz de deve veriniz!» buyurdu.
Ebû Süfyân:
«Yâ Resûlallâh! Oğlum Muaviye için de versen?« dedi.
Peygamberimiz:
«Ey Bilâl! Ona da kırk ukiye gümüş tart! Yüz de deve veriniz!» buyurdu.
Ebû Süfyân üçyüz deve ile yüzyirmi ukiye gümüşü alınca,
Peygamberimize:
«Babam, anam, Sana feda olsun! Sen, ne kadar kerem ve iyilik sahibisindir!
Seninle savaşmış olduğum zamanlarda, Sen, ne güzel Savaşçı idin!
Seninle barış yaptığım zaman da Sen, ne güzel Barışçı idin!.
Bu, kerem ve iyiliğin son derecesidir.
Allah, Seni, hayırla mükâfatlandırsın!» dedi.
Hakîm b. Hizam der ki:
«Resûlullâh s.a.’den, yüz deve istedim. Verdi.
Tekrar istedim, yine yüz deve verdi.
Tekrar istedim. Yine yüz deve verdi.
Sonra da:
«Ey Hakîm b. Hizam! Bu mal, çoktur ve güzeldir.
O gönül cömertliğiyle tutan kişi için uğurlu ve bereketli olur.
Gönül pintiliğiyle tutan kişi için de uğursuz ve bereketsiz olur: Onu, yer bitirir de, yine karnı doymaz!
Hakimiyet kuran güçlü kişi, tâbî olan zayıf kişiden veren el, alan elden hayırlıdır!, buyurdu.»
Rivayete göre: Hakîm b. Hizam, Peygamberimize:
«Seni, hak dinle gönderen Allah’a yemin ederim ki Senden sonra, hiç bir kimseden hiç bir şey almayacağım!» dedi.
Peygamberimiz’in verdiği ilk yüz deveyi alıp sonrakileri bıraktı.
Hz. Ebû Bekir, Halifeliği sırasında ihsanda bulunmak üzere Hakîm b. Hizam’ı davet etmişse de kendisi, bir şey kabul etmeğe yanaşmadığı gibi,  Hz. Ömer’in yapmak istediği ihsanını da kabule yanaşmamıştır.
Bunun üzerine, Hz. Ömer:
«Ey Müslümanlar cemâati!.  Ey İnsanlar! Hakîm b. Hizam’ı, hakkını almağa davet ettiğime, kendisinin ise, bunu, almağa yanaşmadığına sizi şahid tutuyorum!.  Ona, şu ganimetten, Allah’ın nasib ettiği hakkı arz ettiğim halde, o, bunu almaktan kaçınıyor!» demiştir.
Peygamberimiz, Huneyn ganimet mallarından Kendisine ayrılan Beşte bir hisseden Müellefe-i kulub’a dağıtmağa devamla:
Nudayr b. Haris b. Kelede’ye yüz deve,
Süheyl b. Amr’a yüz deve,
Huvaytıp b. Abdul’uzzâ’ya yüz deve,
Ala’ b. Cariyetüs” Sakafî’ye yüz (Vakıdî ve İbn-i Sa’d’e göre Elli) deve,
Uyeyne b. Hısn’a yüz deve,
Akra’ b. Habise yüz deve,
Mâlik b. Avf en-Nasrî’ye yüz deve,
Safvan b. Ümeyye’ye yüz deve verdi.
Peygamberimiz, Safvan b. Ümeyye’den, zayi olanların bedelleri ödenmek şartile emânet olarak yüz zırh gömlekle gerekli silâhlar almıştı.
Huneyn ve Tâif savaşlarında bunlardan bazıları zayi olmuştu.
Peygamberimiz, onların bedellerini Ödemek istediği zaman, Safvan b. Ümeyye:
«Yâ Resûlallâh! Ben, bu gün, Müslüman olmak istiyorum!» dedi.
Peygamberimiz, ganimet malları arasında dolaştığı ve onlara göz gezdirdiği sırada, Safvan b. Ümeyye, Peygamberimiz’in yanında bulunuyor, develer, davarlar ve çobanlarla dolu vadiye doğru bakıyordu. Bakışını, uzattı, durdu.
Peygamberimiz ise, onun, bu halini göz ucuyla süzüyordu, «Ebû Vehb! O vadi, pek mi hoşuna gidiyor?» diye sordu. Safvan b. Ümeyye:
«Evet!» dedi.
Peygamberimiz «O vadi de, içindekiler de senin olsun!» buyurdu.
Bunun üzerine, Safvan, kendini tutamadı:
«Peygamber kalbinden başka hiç bir kimsenin kalbi bu derece temiz, iyi ve üstün olamaz!  Şehâdet ve ikrar ederim ki: Allah’dan başka ilâh yoktur!
Yine şehâdet ederim ki: Muhammed, Allah’ın kulu ve Resulüdür!» dedi ve hemen orada Müslüman oldu.
Safvan b. Ümeyye demiştir ki: «Resûlullâh, bana, bu ihsanda bulununcaya kadar kendisi, insanlar içinde en çok nefret ettiğim, en çok kin beslediğim bir kimse iken, nihayet, bana, insanların en sevgilisi olmuştu!».
Safvan b. Ümeyye, Müslümanlığını, İslâm’ın emrettiği âmeller ile geliştiren, güzelleştiren Kureyşlilerdendi.
Peygamberimiz, Huneyn ganimet mallarından kendisine ayrılan Beşte bir hisseden Müellefe’i kuluba dağıtmağa devamla:
Esîd b. Hârise’ye yüz deve,
Haris b. Hişam’a yüz deve,
Kays b. Adiyy’e yüz deve.
Abbas b. Mirdas’a,yüz deve,
Mahreme b. Nevfel’e elli deve,
Umeyr b. Vehb’ül Cümahî’ye elli deve,
Hişam b. Amr’e elli deve,
Said b. Yerbu’a elli deve,
Adiyy b. Kays’e elli dêve,
Osman b. Vehb’e elli deve verdi.
Peygamberimiz’in, Huneyn ganimet mallarından kendisine ayrılan Beşte bir hisseden Ci’rane’de her birine yüzden aşağı deve verdiği Müellefe-i kulub arasında şu kişiler de vardı:
Tulayk b. Süfyân b. Ümeyye,
Hâlid b. Esîd,
Şeybe b. Osman b. Ebî Talha,
Ebüssenabil b. Bâ’kek,
İkrime b. Âmir,
Züheyr b. Ebî Ümeyye,
Halid b. Hişam b. Mugîre,
Süfyân b. Abdul’esed,
Hişam b. Velid b. Mugîre,
Sâib b. Ebis’ Sâib,
Muti’ b. Esved,
Ebû Cehm b. Huzeyfe,
Uhayha b. Ümeyye,
Nevfel b. Muaviye,
Alkam b. Ulâse,
Lebid b. Rebîa,
Hâlid b. Hevze,
Harmele b. Hevze
Huneyn ganimeti dağıtımına yapılan itirazlar üzerine yüce Allah indirdiği âyetlerde şöyle buyurdu:
Müellefe-i kulub’a Kalbleri İslâmiyet’e ısındırılacak, alıştırılacak olanlara, Yahudi ve Hıristiyanlardan da olsalar, verilir.
Ma’kıl b. Ubeydullâh, İmam Zührî’ye:
«Onlar, zengin bile olsalar da mı?» diye sormuştu.
İmam Zührî:
«Zengin bile olsalar da!» demiştir.
Havle bint-i Hakîm’in Peygamberimiz’den Bir Dileği:
Osman b. Maz’un’un zevcesi Havle bint-i Hakim
«Yâ Resûlallâh! Allah, Sana Tâif’i, fethettirirse, Bâdiye bint-i Gaylan’ın veya Fâria bint-i Akîl’in ziynetlerini, takılarını bana ver!» dedi.
Bunlar, Sakîf kadınlarının ziynetleri, takıları en çok olanı  ve en güzelleri idi.
Peygamberimiz:
«Ey Huveyle! Ya şimdilik Sakîf’i, bana boyun eğdirmeğe izin verilmedi ise, sana ne yapabilirim?» buyurdu.
Havle:
«Yâ Resûlallâh! Tâiflilere hücuma hazırlanmaktan Seni alıkoyan nedir?» diye sordu.
Peygamberimiz:
«Bize, şu ana kadar onlara galebe çalmağa izin verilmedi.
Tâif’i, şimdilik feth edeceğimizi sanmıyorum!» buyurdu.  Havle, Hz. Ömer’in yanına varıp Peygamberimiz’in Tâif hakkında söylediğini ona haber verdi.
Hz. Ömer, Peygamberimiz’in yanına geldi.
«Yâ Resûlallâh! Senin söylediğini ifade ederek Havlenin bana söylediği şeyi, Sen mi söyledin?» diye sordu,
Peygamberimiz:
«O sözü, ben, söyledim!» buyurdu,
Hz.Ömer:
«Demek, onlar üzerine galebe çalmaya Sana izin verilmedi?» dedi.
Peygamberimiz:
«Hayır! İzin verilmedi!» buyurdu.
Hz. Ömer:
«Öyle ise, göç etmeğe hazırlanmaları, halka haber verilecek midir?» diye sordu.
Peygamberimiz:
«Evet!» buyurdu.
Bunun üzerine, Hz. Ömer, göç etmeğe hazırlanmalarını Müslümanlara ilân etti.
Hz. Ömer:
«Ey Allah’ın Peygamberi! Sakîfler aleyhinde Allah’a dua etsen olmaz mı?» diye sordu.
Peygamberimiz:
«Allah, Sakifler aleyhinde dua etmeğe de izin vermedi!» buyurdu.
Hz. Ömer «Öyle ise, aleyhlerinde dua etmeğe Allah’ın izin vermediği bir kavmi nasıl ve niçin öldürdük?!» dedi.
Peygamberimiz:
«Siz, hemen göç etmeğe bakınız! Siz, hemen göç etmeğe bakınız!» buyurdu.
Arta Kalan Beşte Bir Ganimet Mallarının Mecenne’ye Gönderilmesi:
Peygamberimiz, Beşte bir ganimet hissesinden arta kalan malların Merrüzzahrandaki Mecenne nahiyesinde tutulmasını emr etti.
İKRİME b. EBÛ CEHİL r.a.
Ebû Osman İkrime b. Ebî Cehl Amr b. Hişâm el-Kureşî el-Mahzûmî (ö. 13/634) Sahâbî.
Hicretten 47 veya 49 yıl önce (575 veya 573) doğdu. Başlangıçta babası gibi Müslümanlığın en katı muhaliflerinden olduğu için İslâm karşıtı hareketlerin hemen hepsinde faal rol aldı. Hicretin 1. (622) yılında Seniyyetülmerre’nin aşağısındaki Ahyâ suyunun yanında müslümanlara karşı toplanan Kureyşliler’in başında bulundu; ancak bu olayda savaş olmadı. Bedir Gazvesi’ne iştirak etti ve bu savaşta babasını öldürenlerden biri olan Muâz b. Amr b. Cemûh’un elini bir kılıç darbesiyle kopardı. Babasının öldürülmesinden sonra Mahzûmoğulları’nın reisi oldu. Uhud Gazvesi’ne eşi Ümmü Hakîm’le birlikte katıldı ve süvarilerin sol kanadının kumandanlığını yaptı. Arkadaşlarıyla birlikte kurduğu çeteyle Mekke’nin fethinde Hâlid b. Velîd kumandasındaki müslümanları ok yağmuruna tutarak kan dökülmesine sebep oldu. Mekke fethedilince bütün Mekkeliler bağışlandığı halde İkrime ile bazı İslâm düşmanlarının görüldükleri yerde öldürülmeye mahkûm edilmeleri sebebiyle Yemen’e kaçtıysa da fetih günü İslâmiyet’i kabul eden eşinin isteği üzerine bağışlandı ve Mekke’ye dönüp müslüman oldu. Onun dönüşüne sevinen Hz. Peygamber,
“Süvari muhacir, hoş geldin!” diyerek kendisini kucakladı.  İkrime Medine’ye giderek İslâmî faaliyetlere katıldı. Resûl-i Ekrem 11 (632) yılında onu Benî Hevâzin’in zekâtını toplamakla görevlendirdi. Hz. Ebû Bekir’in halifeliği döneminde irtidad eden Araplar’a karşı açılan savaşlarda bir askerî birliğin başında Müseylime üzerine, ardından Uman, Mehre ve Debâ mürtedleriyle savaşmaya gönderildi. Daha sonra Şam bölgesinin fethinde bulundu.
İkrime, Suriye ve Filistin’in fethi sırasında Bizanslılar’la yapılan Ecnâdeyn Savaşı’nda (13/634) veya aynı yıl Mercisuffer Muharebesi’nde şehid oldu. Onun 14’te (635) Dimaşk’ın fethinde veya 15’te (636) Yermük Savaşı’nda şehid düştüğü, vücudunda yetmişten fazla ok ve kılıç yarası bulunduğu, yahut 18’de (639) Amvâs’ta vebadan öldüğü de zikredilmiştir. İyi bir binici ve kumandan olan İkrime’nin, Tirmizî’nin es-Sünen’inde yer alan senedi münkatı’ bir rivayeti bulunmaktadır.
Hendek Savaşında, Beni Kurayza Yahudilerinden beklemedikleri haberi alınca, Kureyşliler, Ebû Süfyân’a:
«Yahudilerin haberi hakkında inceleme yap da, işin iç yüzünü bir öğren bakalım?» dediler.
İkrime b. Ebî Cehl’i gönderdiler.
İkrime, Cumartesi gecesi, Cuma günü güneş batarken, Benî Kurayza Yahudilerinin yanına vardı.
«Ey Yahudi cemâati! Burada eğlenip durmamız uzadı. Develer, atlar ölmeğe başladı. Her tarafı kıtlık sardı.
Biz bu yerde böyle hep oturup duracak değiliz.
Yarın sabah çarpışmağa hazırlanınız!
Aramızdaki anlaşmazlığı bir sonuca erdirinceye kadar Muhammed’Ie çarpışacağız!» dedi.
Benî Kurayza Yahudileri:
«Yarınki gün, Sebt (Cumartesi) günüdür.
Biz, Sebt gününde hiç bir iş tutmayız.
Bizden, Sebt gününde iş tutmuş olan kimselerin felâkete uğradıkları size meçhul değildir.
Bizden bir cemaat, Sebt gününe, Cumartesi yasağına tecavüz ettiği için maymunlara ve domuzlara çevrilmişlerdir.
Biz, ne Ebû Süfyân’a itaatsizlik ederiz, ne de Sebt günümüzün yasağını çiğneriz!
Ebû Süfyân, istiyorsa, bu çarpışma işini, Sebt günü yasağı bittikten sonraya bıraksın.
Bununla birlikte, Sebt günü çıktıktan sonra, adamlarınızdan teminat olarak bize rehineler vermedikçe de sizin yanınızda Muhammed’le çarpışacak değiliz!.
O rehineler, yanımızda sağlam bir teminat olarak bulundukça, Muhammed’le çarpışabiliriz!» dediler.
İkrime b. Ebî Cehl:
«Hangi rehineler?» diye sordu.Kâ’b b. Esed:
«Bize, şart olarak vermeyi kabul ettiğiniz rehineleri!» dedi.
«Sizin tarafınızdan bunu şart koşan kimdir?» diye sordu.
Benî Kurayza Yahudileri:
«Huyey b. Ahtap’tır!
Biz, çarpışmanın size zor ve ağır gelmesi halinde, sizin, bizi yalnız bırakarak acele memleketlerinize dönüp gitmenizden korkuyoruz.
Halbuki, Adam (Peygamber s.a.), bizim memleketimizdedir.
Bizde ise, ona karşı koyabilecek güç, kuvvet yoktur!
Bizim çocuklarımız, kadınlarımız ve mallarımız da yanımızda bulunuyor.» dediler.
İkrime b. Ebî Cehl, Ebû Süfyân’ın yanına dönünce:
«Gerindekilerden ne haber getirdin?» dîye sordular.
«Allah’a yemin ederim ki Nuaym’ın getirmiş olduğu haber doğru imiş! Allah düşmanları, hainlik ettiler!» dedi.
İkrime, rehine meselesi hakkında Benî Kurayza Yahudilerile konuştuklarını Ebû Süfyân’a haber verince, Ebû Süfyân, Huyey b. Ahtab’a:
Ey Yahudi! Biz, sana şöyle şöyle söylemedik mi?» dedi.
Huyey:
«Hayır! Vallahi, böyle söylemedin!» dedi.Ebû Süfyân:
«Evet! Bu, Huyey’den görülen bir vefasızlık ve hainliktir!» dedi.
Huyey b. Ahtap, Ebû Süfyân’ın, kendisinin dediği gibi söylememiş olduğuna, Tevrat üzerine yemin etti.
İkrime’nin Müslüman Oluşu:
İkrime b. Ebî Cehl’in karışı ümmü Hakîm bint-i Haris, akıllı bir hanımdı.
Mekke feth edildiği zaman, içlerinde Ebû Süfyân b. Harb’in karısı Hind’in de bulunduğu Kureyş kadınlarından on kişilik bir gurup halinde gelip Peygamberimize bey’at etmiş, Müslüman olmuş, sonra da
«Yâ Resûlallâh! İkrime, Senden korkarak Yemen’e kaçtı. Kendisini, Senin öldüreceğinden korkuyor. Ona emân ver!» diye ricada bulunmuştu.
Peygamberimiz de:
«Ona, emân verilmiştir!» buyurmuştu.
Ümmü Hakîm, kocası için Peygamberimiz’den emân alınca, onu aramaya gidip getirmek için de izin istedi.
Peygamberimiz, izin verdi,
Ümmü Hakîm, Rûmî uşağını yanına alarak yola çıktı.
Yolda, uşağı, ona sarkıntılığa yeltendi.
Ümmü Hakîm, Akke halkından bir cemâatin yanına varıncaya kadar onu oyaladı.
Orada, onlardan, uşağına karşı, yardım istedi.
Onlar da, uşağı, iple sımsıkı bağladılar.
Ümmü Hakîm, kocası İkrime’ye, Tihâme sahillerinden bir sahilde gemiye bindiği bir sırada yetişti.
İkrime der ki:
“Gemiye binip Habeşistan’a kendimi atmak istiyordum.
Binmek için geminin yanına vardım.
Gemici, bana:
“Ey Allah’ın kulu! Allah’a ortak koşulan şeyleri bırakıp Allahı bir tanımadıkça, gemime binme!
Bunu, yapmazsan, geminin içinde helak olacağımızdan korkarım!” dedi.
“Allah’a ortak koşulan şeyleri bırakıp Allahı bir tanımayan hiç kimse, gemiye binemez mi” diye sordum.
Gemici:
“Evet! Allah’a karşı ihlaslı-samimi olmadıkça, hiç kimse, gemiye binemez!” dedi.
İkrime, gemide oturduğu yerden, seslice, Lât ve Uzzâ adını anınca, gemici:
«Şurada, hiç kimsenin, Allah’dan başka hiç bir şeye dua etmesi, caiz ve doğru olamaz!”.
Allah’a karşı ihlaslı ol! Başkasını, araya karıştırma!» dedi.
«Peki, ne diyeyim?« diye sordu.
Gemici:
«Allah’dan başka ilâh yoktur! de!”.
Çünkü, burada, Allah’dan başkası fayda sağlamaz!» dedi.
İkrime:
«Galiba, bu, Muhammed’in, bizi, imâna davet ettiği İlâh olsa gerek!.
Halbuki, ben, bu yüzden kaçmıştım!.
Muhammed’in, bize getirip kabule davet ettiği ve üzerinde anlaşamayarak kendisinden ayrıldığım şey de budur!
Vallahi, O, denizde İlâhımız ise, muhakkak, karada da İlâhımızdır!.
Vallahi, O, denizde bir olursa, her halde, karada da birdir!» dedi.
O sırada çıkan fırtına, gemiyi, altüst ediyordu
Gemici, gemi halkına:
«İlâhınıza karşı ihlaslı olunuz! Ondan başka hiç bir şey, felâketi başınızdan savamaz!» dedi.
İkrime, gemi halkının, Allah’a dua ve birliğini ikrar ettiklerini görünce:
«Bunu, ne için yapıyorsunuz?» diye sordu.
«Burada, Allah’dan başkası fayda sağlamaz !» dediler.
İkrime:
«Denizde Allah’a ihlaslı olmadıkça, beni, hiç bir şey kurtaramazsa, karada da, Ondan başkası kurtaramaz!
“Allah’ım! Boynumun borcu olsun: Eğer, Sen, beni, içinde bulunduğum tehlikeden selâmete çıkarırsan, Muhammed’e gideyim, elimi, Onun eline koyarak bey’at edeyim!.
Beni, geri çeviriniz!.
Allah’a yemin ederim ki:
“Ben, artık, Muhammed’in yanına döneceğim!» dedi.
İkrime der ki:
«İşte, bunun üzerinedir ki İslâmiyeti anlamaya başladım ve İslâmiyet sevgisi kalbime düştü».
Ümmü Hakim de o sırada yanlarına vardı.  İkrime’ye:
«Ey Amcamın oğlu! Ben, sana, insanların, akraba haklarını en çok gözeteni, insanların en iyisi ve en hayırlısı olan Zâtın yanından geldim!.
Kendini, boş yere helak etme! Bunun üzerinde dur! Sonunda, gerçeği kavrayacak ve anlayacaksın!.
Hem senin için,  Allah’ın Resûlü Muhammed s.a.’den,  emân da almış bulunuyorum.  Sen, emniyettesin.» dedi.
İkrime:
«Sen, bu işi, yapabildin mi?» diye sordu.
Ümmü Hakim:
«Evet! Ben, Kendisi ile konuştum. Sana, emân verdi.» dedi.
İkrime:
«Rûmî uşağının ne gibi kötülüğü ile karşılaştın?» diye sordu,
Ümmü Hakim, onun, kendisine yapmak istediği kötülüğü haber verince, İkrime, vurup onu öldürdü,
Ümmü Hakîm, İkrime’nin ilişki isteğini:
«Sen, kâfirsin. Ben ise, Müslüman bir kadınım!» diyerek red etti.
İkrime:
«Seni, benden geri durduran şey, her halde büyük bir şey olsa gerek!» dedi.
İkrime, Ümmü Hakîm ile birlikte Mekke’ye döndü. Mekke’ye yaklaştıkları sırada, Peygamberimiz, Eshabına:
«İkrime b. Ebî Cehill, sizin yanınıza Mü’min ve muhacir olarak geliyor. Sakın, onun babasına kötü söz söylemeyiniz.
Çünkü, ölüye kötü söz söylemek, diriyi rahatsız eder, Ölüye bir şey yapmaz!» buyurdu.
İkrime, Peygamberimiz’in çadırının kapısına vardığı ve  Peygamberimiz onu gördüğü zaman,  üzerinde ihramı olmadığı halde, onun gelişine sevincinden hemen sıçrayıp ayağa kalktı ve yanına doğru vardı.  Onu, kucakladı.
Üç kerre:
«Hoş geldin süvari muhacir!» buyurdu.
Sonra, gelip oturdu. İkrime ile karısı Ümmü Hakîm de Peygamberimiz’in önüne oturdular.
Ümmü Hakîm’in yüzü peçeli idi.
İkrime:
«Yâ Muhammed! Bu eşim, Senin, bana emân verdiğini söyledi!» dedi.
Peygamberimiz:
«Doğru söylemiş!.  Sana, emân verilmiştir!» buyurdu:
«Yâ Muhammed! Sen, beni nelere davet ediyorsun?» diye sordu.
Peygamberimiz:
«Ben, seni, Allah’dan başka ilâh bulunmadığına ve benim de Allah’ın Resûlü olduğuma şehâdet etmeğe, namaz kılmağa, zekât vermeğe, oruç tutmağa, hac etmeğe, şöyle şöyle yapmağa davet ediyorum!» buyurup İslâmiyet esaslarını ve İslâm ahlâkını saydı.
İkrime:
«Vallahi, Sen, yalnızca, hak ve gerçeğe, güzel ve iyi bir şeye davet ediyorsun! Vallahi, davet ettiğin şeylere davete başlamadan önce de, Sen, içimizde sözü en doğru olanımız, iyilik yönünden de en iyimizdin!.  Ben, şehâdet ederim ki:
“Allah’dan başka ilâh yoktur.  Onun eşi, ortağı da yoktur.
Yine şehâdet ederim ki: Muhammed, Allah’ın kulu ve Resulü’dür.
Sen ki Allah’ın kulu ve Resulüsün! İnsanların en iyisi, en doğrusu ve en vefâlısısın!» dedi.
İkrime, bunları, söylerken, Peygamberimiz’den utancından başını önüne eğmiş bulunuyordu.
İkrime’nin, böyle Müslüman oluşu, Peygamberimiz’i sevindirdi.
İkrime:
«Yâ Resûlallâh! Bildiğinin hayırlısını bana öğret ve işlememi emret!.
Bana, hayırlı olan şeyi öğret te onu söyleyeyim!» dedi.
Peygamberimiz:
«Eşhedü en lâ ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve Resulüh. Şehadet ederim ki: Allah’dan başka ilâh yoktur ve yine şehadet ederim ki: Muhammed, Allah’ın kulu ve Resulüdür! dersin.  Allah yolunda cihad edersin!» buyurdu.
İkrime:
«Bundan sonra, ne diyeyim?» diye sordu
Peygamberimiz:
«Allahı şahid tutarım ve burada bulunanları da, şahid tutarım ki: ben, Müslümanım, muhacirim ve mücahidim! dersin!» buyurdu.
İkrime de, öyle söyledi.
Peygamberimiz:
«Bu gün, benden dilediğin şeyi, senden başka kimseye vermediğim şeyi sana vereceğim!» buyurdu.
İkrime:
«Yâ Resûlallâh!.  Sana karşı yaptığım bütün düşmanlıklar,  müşrikliğin yayılması ve üstün gelmesi arzusuyla.  Sana karşı attığım bütün adımlar, Sana karşı geldiğim bütün yerler, yüzüne karşı veya arkandan sarf ettiğim bütün sözler için bana Allah’dan mağfiret dilemeni isterim!» dedi.
Bunun üzerine, Peygamberimiz:
«Ey Allah’ım! Onun, bana karşı yaptığı bütün düşmanlıklardan,  Senin yolundan çevirmek maksadile  gittiği, içinde erişeceği yere kadar adım attığı ve bununla da Senin Nurunu söndürmeyi arzu ettiği her yerdeki tutum ve davranışlarından doğan günahlarını bağışla!Onun, aleyhimde yüzüme karşı veya arkamdan işlediği bütün kötülükleri de bağışla!» diyerek dua etti.
İkrime:
«Razı oldum yâ Resûlallâh!.
Amma vallahi, yâ Resûlallâh! Allah’ın kullarını, Allah’ın yolundan geri çevirmek için harcadığımın iki katını Allah yolunda harcamadıkça ve Allah yolundan geri çevirmek için yaptığım savaşların iki katını da Allah yolunda yapmadıkça geri durmayacağım!» dedi.
İkrime’nin, karısı Ümmü Hakimle nikâhları yenilenmeyip ilk nikâhlarile evlilikleri devam ettirildi.
Hz. Âişe der ki:
«Resûlullâh s.a.
“Uyurken rü’yada Ebû Cehlin, yanıma gelip bana bey’at ettiğini görür gibi oldum!” buyurmuştu.
Halid b. Velid, Müslüman olunca:
“Yâ Resûlallâh! Halidin Müslüman olması ile Allah, Senin rü’yanı doğruladı!” denildi
Resûlullâh s.a.:
“Muhakkak, ondan başkası Müslüman olacaktır!” buyurdu.
Nihayet, İkrime b. Ebû Cehil Müslüman oldu ve bu, Re-sûlullâh’ın rü’yasını tasdik etti».
Rivayete göre: Peygamberimiz, rü’yasında cennete girince, orada hoşuna giden bir hurma ağacı görmüştü.
«Bu, kimindir?» diye sorduğu zaman,
«Ebû Cehlindir!» denilmiş ve bu, çok ağırına gitmişti.
Kendi kendine:
«Cennette Ebû Cehlin hurma ağacı nasıl olabilir?! Vallahi, o, hiç bir zaman cennete giremez!» buyurmuştu.
Hz. Ümmü Seleme de «Resûlullâh s.a.:
“Cennette Ebû Cehl’e aid bir hurma ağacı gördüm” buyurmuş, İkrime b. Ebû Cehil Müslüman olunca da:
“Ey Ümmü Seleme! Ebû Cehlin, cennette gördüğüm o hurma ağacı, işte budur!” buyurdu.» demiştir.
İkrime, Müslüman olduktan sonra, Mekke’de Kureyşliler’in evlerinden hangi evde put bulunduğunu işitirse, hemen gider, onu kırardı.
Halbuki, kendisi, daha önce, cahiliye çağında Mekke’de ticaret için put yapıp satanların başı idi.
İkrime, iyi bir Müslümandı.  Hattâ Müslümanların da iyilerindendi.
Eline, Mushaf’ı alır, yüzüne sürer:
“Rabbimin Kelâm’ı! Rabbimin Kitab’ı!» diyerek ağlardı.
İkrime, Kureyşliler’in ünlü süvarilerindendi.
Savaşlarda olanca gücüyle savaşmış ve sonunda şehid düşmüştür.
Şehid düştüğü zaman, vücudunda yetmişten fazla kılıç, mızrak ve ok yarası bulunmuştu.
Savaş sırasında
«Allah’tan kork! Kendini, biraz esirge!» denildiği zaman,
İkrime:
«Lât ve Uzzâ uğrunda savaşırken kendimi esirgemedim de, şimdi, Allah ve Resulü yolunda savaşırken mi esirgeyecek, sağ bırakmak isteyeceğim?! Hayır! Vallahi, hiç bir zaman, bunu, yapamam!.
Her savaşta Resûlullâh s.a.’a karşı çarpıştım!
Bu gün ise, sizden kaçıyorum:
“Kim, ölmeyi göze alarak bana bey’at eder?» diyerek seslendi.
İçlerinde Haris b. Hişam ve Dırar b. Ezver’in de bulunduğu ileri gelen Müslümanlardan ve süvarilerden dört yüz kişi ona bey’at ettiler.
İkrime, yaya olarak çarpışmağa kalkınca, Halid b. Velid:
«Böyle yapma! Senin öldürülmen, Müslümanlara çok ağır gelir!» dedi.
İkrime:
«Ey Halid! Bana engel olma! Önümden çekil! Senin, Resûlullâh s.a. ile zararsız bir geçmişin var!
Ben de, babam da, halkın, Resûlullâh s.a.’a karşı en şiddetli ve katı davrananı idik!» dedi.
İkrime ve arkadaşları, Halid b. Velid’in askerlerinin önünde çarpışa çarpışa yere düştüler ve şehid oldular.
İkrime, yaralı olarak sabahı edince, Halid b. Velid, yanlarına varıp başını, dizine, oğlu Amr b. İkrime’nin başını da İkrime’nin dizine koyup eliyle onların yüzlerini okşar ve ağızlarına su damlatırken
«Hanteme hatunun oğlu -Hz. Ömer- bizim şehid olamayacağımızı sanır, söyler dururdu!?» demişti.
İSTİHBARAT ve CASUSLUK
Hz. Peygamberi zamanındaki fetihlerin süratine mukabil bu harplerde nisbeten çok az insan kanının akmasının tarihte benzeri yoktur; ancak eski istila harplerinin yoğunluğu ve bu harplerden mağlûb çıkan milletlerin zihniyetlerinde meydana gelen değişiklik kıyas edebilir. Hz. Peygamber’in siyasî hayatı evvelâ küçük bir şehir-devletin, Medine’nin bir kısmında başlamıştır.Çevresi sonu gelmeyen ihtilâflar, kan dâvaları ve anarşi ile kuşatılmış olan bu şehir devlet, bütün Arabistan Yarımadasını enine boyuna kapla-mışdır. Küçük bir kasaba olan Medine, on yılı bulmadan büyük bir devletin başşehri oldu.Bu devletin kapladığı saha, Rusya hariç, Avrupa büyüklüğündeydi ve üç milyon kilometre kareden fazla tutan bu diyarda bir sulh ve sükûn düzeni tesis edilmişti.
Ortaya çıkan bu mucizede istihbarat servisinin hissesi asla küçümsenemez. Hz. Peygamber uyguladığı yüksek sevkulceyş ile düşmana galebe etmesi yanında, bir düşman hakkında bilinmesi gerekli bütün esaslı bilgiyi elde etmesi sayesinde onları gafil avlamıştır.
Hz. Peygamber tarafından kurulan ve faaliyete geçirilen İslâm Devleti, kesin ve açık bir şekilde Hicretten bir ay evvel kurulmuştu. Bu. tarih, üçüncü ‘Akabe anlaşmasının-biatinin akdine tesadüf eden tarihdir.Minâ’da hac mevsimi esnasında, bir taraftan Hz. Peygamber, diğer taraftan da içlerinde iki de kadın olduğu halde yetmiş üç Müslüman tarafından akdedilmiştir. Bu Müslümanlar ona sıkıntılı ve sevinçli yahut harp ve sulh zamanlarında itaat edeceklerine, kim olursa olsun bütün insanlara karşı gerek onu ve gerekse Mekkeli ashabını ve hattâ onların da akraba ve dostlarını, kendi şehirlerine, Medine’ye hicret ettikleri takdirde himaye edeceklerine dair sadâkat yemini ettiler. Siyasî bir toplum ortaya çıkaran bu «sosyal sözleşme» derhal tatbik ve icra edildi. Mekkeli Müslümanlar grublar halinde bu yeni sığınaklarına sığındılar. Bu ‘Akabe bîatından sonra, üç ay geçmemişti ki, Mekkeli Gayrı Müslimler İslâm’ın Peygamber’ini, kendi hemşehrilerini öldürmek için bir suikast tertib ettiler; kendi yönlerinden bu, bir harp ilânından başka bir şey değildi.
Mekke Şehir-devletinin kabile esasına dayanan toplumunda, birinin diğerini öldürmesi neticesi öldürülenin mensub olduğu kabilenin öfke ve intikam duygusu, kaatilin mensub olduğu kabileye de teşmil edilir ve onları da tehlikeye sokardı. Mekke’de kabileler arasında yapılan askerî ittifaklar, tek başına yaşayan kabilelerin güvenliklerini daha da arttırmıştı. Mekke’de yaşayan Gayrı Müslim Kureyşliler, katil olaylarını ve bunlarla ilgili işleri, azaları herbir kabileden seçilmiş bir halk meclisine götürmeyi kararlaştırdılar. Gayeleri şuydu: Hz. Peygamber’in mensub olduğu kabile ile bunun müttefiki bulunduğu kabileleri, hasımlarından sayıca az oldukları hissine kaptırmak ve ayrıca suçlunun iadesi ve kaatilin mensup bulunduğu kabilenin en ileri gelen bir ferdinin, asıl kaatile bedel cezalandırılması gibi taleplere tercîhan kan diyeti ile yetimek. Bu tertib etkiliydi fakat henüz olgunlaşmamıştı. Bu tertibden güdülen esas gaye, hemen yayılmış ve Hz. Peygamber de bundan tam vaktinde haberdâr olarak artık hicret etmeyi kararlaştırmıştı.
Mekke’de emniyet ve düzen kalmamıştı. Ancak Hz. Peygamber, kendisinin yola çıkmasından önce hemşehrileri olan Müslümanların Medine’ye hicret hareketlerinin tamamlanmasını bekliyordu. Onun bu kararında bir şahsiyet ve ahlâk asaleti görmekteyiz. Şayet ‘Akabe biatının hemen arkasından, geride Müslümanları olduğu gibi bırakıp gitseydi, onlar burada mağdur duruma düşeceklerdi. Mekkeli idarecilerin asrımızda süper medeniyet seviyesine ulaşmış seküler devletlerdekinden daha iyi,daha ahlaklı idareciler olmadıkları muhakkaktır. Müslümanların devamlı surette Mekke’den ayrılıp Medine’ye hareket etmeleri hergün biraz daha Hz. Peygamber’in güvenliğini tehlikeye düşürüyordu. Bu yüzden gizlice hicreti tercih etti.Müslümanlardan güçlü kuvvetli işe yarar kimseler tamamen gitmişlerdi. Nihayet suikast planı Hz. Peygamber’in er yahut geç yapacağı şeye karar vermesinde etkili oldu.
Hz. Peygamber bu arada diğer bir tehlikeye de katlandı; evlât edinmiş olduğu Hz. Ali’nin kendi yerine geceleyin yatağında yatmasını, dışarda bekleyen kaatillerin şüphesini çekmeyecek tarzda hareket etmesini tenbih eti. Ve bu arada şu asil harekette de bulundu: Aralarında düşmanlık mevcut olmasına rağmen bazı Mekkeli Gayrimüslimlerin kendisine saklaması, muhafaza etmesi için vermiş oldukları emânetleri asıl sahiblerine iade etmesini Hz. Ali’ye tenbih eti.
Anlaşılıyor ki Hz. Peygamber suikast haberini öğlen vakti haber aldı ve hemen hayatı boyunca yanından ayırmadığı dostu Hz. Ebû Bekr’e gitti. Onunla birlikte şehri terk etme plânını hazırladı. Buna göre şehrin haricindeki Sevr mağarasında saklanacaklar, bu arada bir kılavuzla anlaşacaklar ve şehirde ortaya çıkacak heyecanın yatışması için bu mağarada üç gün bekleyeceklerdi. Bu müddetin sonunda her zaman kullanılmayan apayrı bir yoldan Medine’ye doğru yola çıkacaklardı. Bundan sonra evine dönen Hz. Peygamber burada gece geç vakte kadar kaldı. Kamerî ayların son günleri olduğundan ortalık zifirî karanlıktı. Hemen evini terkedip yola çıktı; evi kuşatılmış olmasına rağmen düşmanlarına görünmeden, evvelce kararlaştırıldığı gibi Sevr mağarasına vardı.
Evin kuşatıldığı haberini Hz. Peygambere ulaştıran Rukayka bint Ebî Sayfî b. Haşimi adlı bir hanımdır. O, Hz. Peygamber’in geceleyin yatağında suikasde uğrayacağını bildirmişti. İsminden de anlaşılacağı gibi Hz. Peygamber’in dedelerinde soyları birleşiyordu.
Ertesi gece Hz. Ebû Bekr’in oğlu gizlice mağaraya gelerek o gün şehirde cereyan eden bütün olayları aynen nakletti; bu haber getirme işi böylece mağarada kaldıkları üç gün müddetince devam etmiştir. Haberci geceleri mağarada kalıyor, sabah erkenden ayrılarak gündüz vakti şehre iniyor ve gece karanlığı iyice basınca tekrar mağaraya dönüyordu. Bu arada Ebû Bekr’in kızlarından biri, kendilerine durmadan yiyecek maddeleri vesâir lüzumlu eşyalar getirmiştir.
Hz. Peygamber’in amcalarından biri olan Abbas hicret etmemiş, Mekke’de kalmıştı. Büyük bir banker ve zengin bir tüccar olarak birçok yerlerde meselâ Tâif ve Medine gibi şehirlerde geniş şekilde temaslarda bulunuyordu; bu arada devamlı olarak Mekke’de cereyan eden olayların aldığı son şekillere dâir Hz. Peygambere yazıyor ve onu bunlardan haberdâr ediyordu. «Kureyş kervanları Suriye’ye doğru yola çıktıkları vakit Hz. Peygamber de onlara manî olmak için Medine’den hareket ediyordu. Çünkü kervanın hareketlerine dair Mekke’den kendisine haber geliyordu».  «Hz. Peygamber Medine’den hareketle Yanbû limanına çıkan yol üzerindeki Zu’1-Uşeyre’ye kadar gitti... Talha b. Ubeyd’illah ve Saîd b. Zeyd isimli iki casusunu kervanın peşini Suriyeye kadar nereye giderse takip etmek, orada kalmak ve kervanın ne zaman dönüş seyahatine çıkacağını kendisine bildirmek üzere vazifelendirdi. Onlar da aynen böyle yaptılar, fakat Medine’ye döndükleri vakit Hz; Peygamber’in diğer kaynaklar vasıtasıyla kervanın dönüşünü öğrenmiş olduğunu ve daha onlar şehre dönmeden evvel ordusu başında hareket ettiğini öğrendiler»
Hz. Peygamber s.a., kervanın gelmekte olduğu kuzeye düşen Suriye yönüne doğru ilerlemedi; bilakis kervanın varış yeri olan Mekke’ye doğru yani güneydeki Bedr tarafına hareket etti. Bu, kervanı tam zamanında ele geçirmek için en emniyetli hareket tarzıydı. Bundan başka bir dağ geçidi düşmana üstünlük sağlamak hususunda açık araziye nazaran daha tercihe şayandır.
Hz. Peygamber Bedr’e doğru yola çıktığı’ vakit Basbas ve Adî isimli iki casusunu düşmanın nerede bulunduğunu araştırmak gayesiyle önden yola çıkarmıştı.
Yolda düşman hakkında doğru ve tam bilgi edinebilmek için elinden gelen her şeyi yaptı.  Bazan yürüyüş halindeki ordudan ayrılıp, bizzat dağ geçitlerinde dolaştığı oluyordu. Bir defasında yaşlı bir adama rastlamış ve ondan kervanın nerede bulunduğunu sormuştu. O da buna dair bilgisi olduğunu, fakat bunu ancak muhatabının (Hz. Peygamber’in) kim olduğunu ve nereden geldiğini öğrendikten sonra, söyleyebileceğini, ifade etti. Hz. Peygamber bunu söyleyeceğine söz vermesi üzerine geveze Bedevi:
«Aldığım haberlere göre kervan filân filân tarihlerde filân yerlerde görülmüştür. Şayet bu haberi bana veren yalan söylememişse şimdi kervanın filân yerde olması gerekir» dedi ve ilâve etti:
«Aynı zamanda, şunu da öğrendim ki, Hz. Peygamber’in ordusu şu tarihte şuradan hareket etmiş şayet bu doğru ise şimdi filân yerde bulunması lâzım gelir». Hakikaten de öyleydi; bu adam doğru söylemekteydi. Hz. Peygamber cevaben şöyle dedi:
«Biz su kaynağından yani Irak’dan geliyoruz»
Bedr yakınlarına varıldığı vakit Hz. Peygamber s.a. tekrar en son haberleri toplamak gayesiyle iki develi süvari yola çıkardı.  Bu ikisi Bedr kasabasının içine kadar girdiler, gayeleri güya içecek su te’min etmekti. Burada kuyu başında iki hizmetçi kızın konuşmalarına kulak misafiri oldular. Kızlardan biri:
«Yakında kervan geliyor; onlara hizmet edip kazandığım parayla borcumu ödeyeceğim» diyordu. Bu kadarı kâfi idi. Casuslar derhal geri dönüp Hz. Peygambere «daha henüz kervanın Bedr’den geçmemiş» olduğunu bildirdiler ve strateji de buna göre tesbit olundu.
Bu arada kervan da Suriye’de bulunduğu esnada Hz. Muhammed s.a.’in kendi yolunu keseceğine dâir bazı haberler almıştı; bu yüzden herhangi bir pusu için hazırlıksız değildi. Dönüşte, kervanı sevk ve idare eden Ebû Süfyân, Bedr’in dağlık vadilerine girmeden evvel Huneyn’de mola için durdu. Ve tek başına Bedr’e doğru geldi. Ebû Süfyân gerek araziyi ve gerekse ahâliyi gayet iyi tanıyordu. Bedr’e gelince herhangi bir haber olup olmadığını soruşturdu. Boşboğaz bedeviler mutad olmayan herhangi bir olaya tesadüf etmediklerini, sadece az evvel develi iki süvarinin su içmek için gelip gittiklerini söylediler. Ebû Süfyân bu iki süvarinin izlerini takip etti ve neticede hayvanlara ait tezekleri buldu. Bunları aldı ve içini tetkik ettiğinde hurma çekirdeklerine rastlar rastlamaz haykırdı:
«Allah’a yemin ederim ki bu havali hayvanları bu çeşit yemle yemlenmezler; bunlar mutlaka Medine vahasının develeridir ve süvarileri de Muhammed s.a.’in casuslarıdır». Hemen acele kervana katıldı ve dönüş yolunu değiştirerek Bedr etrafından dolaşacak şekilde istikamet verdi ve sahil yolunu takibe başladı. İki gecelik yolu bir hamlede alarak muhtemel tehlikeden böylece kaçtı. Ayrıca Ebû Süfyân çok süratli bir haberciyi Mekke’ye göndererek ordunun yardıma koşmasını talep etti.
Neticede kervan bu şekilde kaçıp kurtulunca Hz. Peygamber Bedr kasabasına dönüp geldi; gayesi, bu havali kabileleriyle istikbâle matuf ittifaklar kurmaktı. Az sonra da Mekke ordusunun Bedr’e doğru gelmekte olduğunu öğrendi ve ona karşı koymaya karar verdi. Hz. Peygamber’in Ordusuna mensub birliklerden biri, iki Mekkeli süvariyi yakalayıp esir ettiler. Onlar buraya kadar su için gelmişlerdi. Bu iki esir Hz. Peygamber’in huzuruna çıkarıldıkları vakit kendisi namaz kılıyordu. Onlar da cevaben Kureyş ordusuna su taşıyan askerler olduklarını söylediler. Subaylar:
«Hayır! Yalan söylüyorsunuz; siz Ebû Süfyân’ın kervanına mensub adamlarsınız»dediler ve sorgu esnasında şiddet uyguladılar: Onları evvelâ dayakla söyletmek istediler, bunlarsa aynı şeyi söylemede ısrar ettiler. Sonra tatlı dille sordular gene aynı şekilde Kureyş ordusunun askerleri olduklarım tekrar ettiler. Hz. Peygamber namazını bitirdiği zaman şahsen bu işle meşgul oldu ve arkadaşlarına ahvâl ve şeraitin birçok malla gelen bu kervanın artık iyice uzaklaştıktan sonra geriye su için adam göndermesini veya onun bu yakınlarda olduğunu insana pek düşündürmediğini açıkladı. Sonra bu esirlerden düşman ordusunun kaç kişi olduklarını sordu. Onlar da bunu bilmediklerini söylediler. Hz., Peygamber sormaya devam etti:
«Günde orduda yemek için kaç deve kesiliyor?»; cevaben dediler ki: «Bir gün on, bir gün dokuz olmak üzere değişiktir.» Bunun üzerine Hz. Peygamber s.a. düşmanın 900-1000 arasında olduğu tahmin etti.Hakikaten düşman 950 askerden müteşekkildi.
Karkarat’ul-Kudr seferine çıktığı zaman Hz. Peygamber, düşman kabileye mensub bazı çobanları esir aldı ve onlardan kabilelerin nerede bulunduğuna dâir malûmat edindi.
Ğatafân’a karşı girişilen seferde İslâm Ordusu müfrezelerinden biri, Zu’l-Kassa’da, Salebe kabilesinden bir şahıs ile karşılaştılar ve onu Hz. Peygamber s.a.’in huzuruna çıkardılar. Bu zatın ismi Cebbâr’dı; kendisi düşman hakkında Hz. Peygambere epey malûmat vermiştir... Ve sonunda İslâm’ı kabul etti.
Bedr savaşından Müslüman ordusunun muzaffer olması için, Medine’de yaşayan Yahudi sermayedarlar için beklenilmeyen ve hiç de arzu edilmeyen bir şeydi. Yahudi Benû’n-Nadir kabilesinin şeflerinden biri olan Kâ’b b. Eşref, bu zafer üzerine hiç vakit kaybetmeksizin Mekke’ye hareket etti ve orada Mekkelileri intikam için hazırlanmaya teşvik etti, hattâ onlara elinden gelen her yardımı da yapacağını vadetti. Bunun haberi Hz. Peygamber s.a.’e gelince küçük bir askerî birliği bu Yahudinin şatosuna gönderdi. Bunlar mezkûr kabile şefini kendi evinde öldürmeyi başardılar. Bu suretle hazırlanan fesat hareketi henüz tomurcuk halinde iken koparılıp atıldı.
Bedr mağlûbiyetinin intikamını almak üzere Mekkeliler hazırlığa girişmişlerdi. Bunun için insan ve malzeme topluyor, yeni yeni ittifaklar akdediyorlardı. Hz. Peygamber s.a.’in amcası Abbâs bütün bu olan bitenleri Medine’de bulunan Hz. Peygamber s.a.’e yazmış ve o bu suretle gafil avlanmamıştır.
Düşmanın Medine yakınlarına geldiği anlaşıldığı vakit Hz. Peygamber s.a. onların izlerini takip etmek üzere iki casus gönderdi. Bunlar düşmanın Medine yakınlarından geçerek daha ileriye kuzeye çıktığını ve hâlen Uhud dağının takriben kuzey batısına düşen Ureyd’de karargâh kurmuş olduklarını, düşman develerinin buralarda otlamakta olduğu haberini Hz. Peygamber s.a.’e getirdiler. Hz. Peygamber s.a. bunun üzerine diğer bir casusunu tahrik etti; Hubâb b. Münzir ismindeki bu zat düşman karargâhına kadar nüfuz edip onların hakikî sayılan hakkında ayrıntılı malûmat edindi.
«Hz. Muhammed s.a. Süfyân b. Hâlid’il-Huzâlî (bu zatın kabilesi Urana civarında yaşıyordu)’nin İslâm Devletinin bütünlüğü aleyhinde savaşacak gönüllüler topladığını öğrenmişti...». Alınan tedbirler de bu haberler doğrultusundadır.
«Medine’ye bir tüccar mallarını getirmişti. Enmâr ve Salebe kabilelerinin Müslümanlara karşı çıkmak üzere hazırlandıklarını beyân ve ifade etti.» Bu haber üzerine Hz. Peygamber s.a. Zât’ur-Rikâ’ seferinden vazgeçti.
Beni Mustalik isimli büyük bir kabilenin reisi olan Hâris b. Dırâr, gerek kendi kabile efradını ve gerekse etraflarında bulunan, üzerinde nüfuz sahibi olduğu sair kabileler ahâlisini Medine’ye karşı bir hücuma geçmek üzere toplanmaya çağırdı. Onlar da buna müsbet cevap verip hemen hazırlığa giriştiler. Bu bilgiler Hz. Peygamber s.a.’e ulaşınca, mezkûr düşman kabileye mensub bulunan Bureyde b. Huseyb el-Eslemî isimli müslüman zâta derhal gidip işin aslını emretti. Dönüşünde bütün lüzumlu haberleri toplamıştı. Bunlara göre hareket edilerek neticede büyük bir zafer elde edildi.
Hz. Peygamber s.a. Mekke ve Medine’den Suriye’ye giden kervanların kavşak noktası olan Dûmet’ul-Cendel’de kuvvetli bir askerî birliğin oluştuğu ve bunun Medine’ye gelen kervanlara zarar vermekte olduğu ve keza Medine’ye hücuma geçmeye niyet ettikleri haberini aldı.  Hz. Peygamber s.a. bunlara karşı kuvvetli bir askerî birlikle yola çıktı. Fakat yarı yoldan Medine’ye geri döndü.  Mekke’deki Müslümanlar hesabına hareket eden ajan, Mekkelilerin Medine’yi muhasaraya girişeceklerine ve müttefiki bulunduğu kabilelerden binlerce kimse topladıklarına dair bazı haberler göndermiştir. Bu malûmat Medine’ye gelir gelmez, süratle Hz. Peygamber s.a.’in başında bulunduğu ordu karagahına ulaştırılmıştır. Hz. Peygamber s.a. Kureyşliler’e müttefik bazı kuzeydeki kabilelerin yaşamakta olduğu arazilerden geçmekteydi; arazilerinden geçtiği bu kabileler aynı zamanda Gatafân ve Fezârelilere bağlı idiler; herhalde Hz. Peygamber s.a. bunlardan Medine’yi muhasarayla ilgili bazı haberler almış ve derhal geri dönmüştür. Medine’ye vardığında düşman gelip İslâm Devletinin bu başşehrini muhasara etmeden evvel şehrin etrafında meşhur hendeği kazacak pek az vakit bulabilmişti.
Hendek, Müslüman ordusunun bulunduğu tarafta nöbetleşe bir surette gece gündüz tarassut altında bulunduruldu. Bir defasında nöbetçi iki Müslüman birliği, geceleyin karşılaştılar ve birbirlerine girdiler. Halbuki birbirini tanımak için bir parola tesbit edilmişti. Neticede kan aktı ve hâdise icab eden şekilde hükmetmek üzere Hz. Peygamber s.a.’e ,intikal ettirildi.
Muhasaranın bu şekilde ümit edilmedik bir tarzda uzayıp gitmesi, müttefiklerin insan ve hayvan için gerekli gıda yığınaklarını tüketmişti. Bu yüzden Yahudilerden erzak tedarikine teşebbüs ettiler. Huyey b. Ahtab kendisinden talep edilmesi üzerine yirmi deve yükü arpa, hurma ve hayvanlar için hurma posası topladı, bunları yola çıkardı. Bütün bu mallar, devriye gezen Müslüman birliklerinin eline geçmiştir.
Müttefikler Medine’yi hücumla almak ümidlerini kaybedince, Medine’deki Yahudi kabilelerini isyan ettirip içerden Müslümanları vurmak için teşvik etmeye başladılar. Yavaş yavaş Yahudilerin de bu işe akılları yatmaya başlamıştı. Fakat Müslümanlar da durumdan şüphelenmeye başlayınca, Hz. Peygamber s.a. özel olarak bu işi tahkik edip öğrenmeleri için bazı memurlar gönderdi ve onlara «şayet bu hiyânet rivayetlerinin hakikatla bir ilgisi varsa bunu etrafa yaymamaları; şayet Müslümanlar bu mesele hakkında sual soracak olurlarsa kendi aralarında tesbit edecekleri bir başka şekilde cevap verip onları atlatmaları talimatını verdi». Bu gizli ajanlar neticede, durumu Müslümanların da şüphelendiklerinden daha fecî olduğunu tespit ettiler.
Bu arada Hz. Peygamber s.a. müttefik muhasaracılar arasında ayrılık ve nifak tohumları ekmeye teşebbüs etmiştir. Yeni ihtida etmiş bir Müslüman, çok önemli bir işle vazifelendirildi. Bu zat ilk defa Medine’deki Kureyza Yahudilerine gitti ve onlara:
«Mekkelilerin muvaffak olacakları yüzde yüz değildir, şayet çekilip gidecek olurlarsa sizler tek başınıza Hz. Peygamber s.a.’e karşı kendinizi savunamazsınız. Bunun için Müslümanların kökleri kazınıncaya ve Mekkelilerden iyi niyetlerine dâir bir teminat alana kadar Mekkelilerin tarafında yer almayınız... Bana kalırsa siz Mekkelilerden, Müslümanlara karşı baş kaldırmadan evvel teminat ve rehin isteyin»dedi. Onlar da bu fikri uygun buldular. Aynı casus bu defa müttefiklerin karargâhına Gatafân ve Müşrik Kureyşliler arasına gitti ve edindiği haberlere göre Yahudilerin Hz. Peygamberle birlikte bir fesat hareketine giriştiklerine dâir dikkatlerini çekti ve müttefikler tarafına mensub meşhur kumandanlardan bazılarını Yahudilerin ele geçirip bunları, Hz. Peygamber s.a.’e karşı Müslüman Yahudi anlaşmasının bir delili olarak ileri sürmek istediklerini anlattı.
«Bunun için dikkatli olun, bilhassa tavsiye ederim ki, Yahudilerden Cumartesi günü Müslümanlara karşı savaşa katılmalarını isteyin. Çünkü bu günde Müslümanlar, Yahudilerin bulunduğu kesimde gafil bulunacaklardır» dedi. Sonra Müslümanların karargâhına döndü ve bambaşka haberler yaydı. Bunlara göre Yahudiler sonuna kadar çarpışacaklarına dair müttefiklerinden bazı teminat ve rehin istemişlerdi. Bu rivayetlerin ordu içinde yayıldığını gören bir Müslüman, Hz. Peygamber s.a’e koştu ve haberi nakletti. O da:
«Onların bu şekilde hareket etmelerini biz emretmiş olabiliriz» dedi. Mes‘ûd’un Nemmâm isminde biri, Hz. Peygamber s.a.’in bu sözünü işitir işitmez derhal Kureyşlilerin karargâhına koştu ve Ebû Süfyân’a Hz, Peygamber s.a.’in sözünü ulaştırdı.  Tam bu sırada Yahudilerin gönderdiği hey’et müttefiklerin karargâhına varmıştı. Bunlar te’minat olarak rehin talep ediyorlardı. Buna mukabil müttefikler ise Yahudileri herhalükârda kaybetmek istemiyorlardı. Propaganda iyi netice vermişti. Müttefikler rehin talebini reddettiler ve aksine Yahudilerden mukaddes Cumartesi günü de çarpışma fedakârlığında bulunmayı ve harbe başlamalarını istediler. Bu suretle de Müslümanlar gayelerine varmış oldular.
Kureyşliler bir iki kerre Müslüman hatlarını yarmak hususunda teşebbüse geçtilerse de başaramadılar. Hattâ bu cephe taarruzunu tekrarlamaya bir daha cesaret edemediler. Fakat geceleri mütemadiyen Müslümanları gafil avlamak için devriyeler çıkarıp fırsat kolluyorlardı. Bu minval üzere Müslümanlar on gün, gece ve gündüz muhasara altında kaldılar.
Muhasaranın son anlarında korkunç bir rüzgâr ve soğuk çıktı. Hz. Peygamber s.a. özel bir keşif eri çıkararak birkaç kilometre ilerdeki düşman karargâhına gönderdi ve gördüklerine dâir haber getirmesini emretti. Keşif eri, son derece heyecan ve karışıklık içinde Kureyşlilerin Mekke’ye dönmekte olduklarını ve bir Müslüman hücumundan korktuklarından, Hâlid b. Velîd ve Amr b. As’ın 200 kişilik bir süvari kuvvetinin kumandanı olarak artçı vazifesi görmek üzere tayin edildiklerini gördü. Huzeyfe b. Yemân adlı bu keşif eri bütün bu gördüklerini dönüp Hz. Muhammed s.a.’e anlatmıştır.
Ukkâşe b. Mihsân adlı bir zâtın kumandasında bir askerî birlik, te’dîp maksadıyla bir kabile üzerine gönderilmişti. Düşman bunu haber almış ve bütün ahalisi ve hayvanlarıyla birlikte kaçmıştı. Bu kumandan, Şucâ b. Vehb’i keşif için gönderdi; bu zât da deve izlerinden düşmanı takibe başladı. Az sonra Müslüman askerleri düşmanla karşılaştılar ve galebe kolay oldu; neticede selâmete kavuşacaklarının vâdedilmesi üzerine bunlar, hayvan sürülerinin nerede olduğunu gösterdiler. Müslüman askerleri 200 deve ele geçirdiler ve vaadleri gereğince düşman esirlerini şükran içinde serbest bıraktılar.  Bu bölge, Beni Esed’in Gamr adını taşıyan arazisi idi,
Gene te’dîb maksadiyle Zeyd b. Harise idaresinde bir askerî birlik Beni Suleym’e karşı gönderildi: Ele geçen bir kadından kabilesinin nerede olduğu öğrenildi. Neticede esirlerden başka, ganimet olarak deve ve koyunlar ele geçti.
Hz. Ali’nin Fedek kabilesine karşı aynı şekilde te’dip gayesiyle yaptığı sefer: el-Hemec mevkiinde düşmana mensub biri yakalandı. Kendisinin selâmete ulaşacağı vâdedilip temin edilmesi üzerine, kabilenin nerede bulunduğunu hemen söyledi. Ellerine bu seferde 500 deve, 2000 koyun ve keçi geçmiştir.
Sefere çıkan Müslüman birliklerden biri vazifesinden başarıyla dönmüştü. Birliğin bütün mensubları düşman kumandanını kendisinin öldürdüğünü iddia ediyorlardı. Hz. Peygamber s.a. hepsinin kılıçlarını inceledi ve bunlardan birisinin üzerinde hazım olmuş yiyecek maddelerine rastladı ve bu kılıcın sahibi kimse, onun düşman kumandanını öldürdüğünü beyân etti.
Hicrî 6 ve Milâdî 628 yılında Mekke’ye umre gayesiyle çıkıp Hudeybiye antlaşmasını gerçekleştirdikleri vakit, Hz. Peygamber s.a. bir keşif erini önden gönderdi. Mekke’ye doğru yürüyüşü esnasında düşmanın da istihbarat topladığı kendisine haber verildi. Kureyşliler bu sefer hakkında bazı haberler almışlar ve karşı koymaya karar vermişlerdi. Bunun için de müttefikleri Ehâbîş kabilesinden yardım istemişlerdi. Bunun üzerine Hz. Peygamber s.a. komutanlarını topladı ve Kureyşlilerin bu câhil ve zavallı müttefiklerine karşı bir hücuma geçmenin münasib olup olmadığını müzâkere etti. Bir bakıma neticede zahmetsizce ganimet elde edilmekle kalınmayacak, aynı zamanda bazı iyi neticelerin alınmasında müsbet tesirleri, İslâm devletinin düşmanlarına yardımda bulunmak niyetinde olan kabilelere gözdağı olacaktı. Neticede Hz. Peygamber s.a. Hz. Ebû Bekr’in fikrine iştirak etti; buna göre kimsenin üzerine gidilmeyecek, umre seferine devam edilecekti.  Bundan sonra Hz. Peygamber s.a. Kureyşliler’den kendi hareketlerini gizlemek gayesiyle, pek az kimsenin kullandığı bir yoldan seyahatine devam etti.
Hz. Peygamber s.a. Hayber’e doğru yürüyüşü esnasında Gatafânlıların, müttefikleri Hayberlilere yardım için harekete geçtiklerini öğrenmişti. Bunun üzerine Hz. Peygamber s.a. güya asıl hedefi Hayber değil, Gatafân’mış gibi istikamet değiştirdi ve bu haberin yayılması için gerekli tertibatı aldı. Bu oyuna düşen Gatâfânlılar savunmasız bıraktıkları mal ve mülklerinin ve ailelerinin yanına döndüler, Hayber harbi boyunca yerlerinden kıpırdamadılar.
Hayber’de mevcut sayısız kalelerden birinde bulunan ve bu kalenin kolaylıkla düşmesine yardım eden yeraltı geçidi, Hz. Peygamber s.a. sayesinde bir düşman şahıstan öğrenilmiştir.
Hayber’in zabtı üzerine Resûlullah, Hazîne muhafızından belde bütçesindeki paranın kendisine teslim edilmesini istedi. Muhafızın artık hiç bir şey kalmamış olduğunu beyan etmesi üzerine onu serbest bıraktı ve kendisine:
«Şayet bu konuda yalan söylemiş olduğu, sonradan bütçedeki paranın ortayas çıkması halinde bunun cezasını hayatıyle ödeyeceğini» hatırlattı. Sonradan bir Yahudi vasıtasiyle bu hazine muhafızının şüpheli bir tarzda harabeliklerden birine zaman zaman girip çıkmakta olduğu haberini alması üzerine, mezkûr yer araştırıldı ve paralar meydana çıkarıldı. Bunun üzerine Yahudi nazırın başı vurulmuş ve muhbir ise mükâfatlandırılmıştır.
Mekkeliler Hudeybiye anlaşmasını ihlâl etmişlerdi; bunun üzerine Resûlullah hazırlığını epey geniş tuttu. Medineli bir Müslüman, Mekke’de itimad edilen bazı arkadaşlarına yazdığı bir yazıda, Resûlullah’ın çok ciddi bir şekilde sefer hazırlığına girişmiş olduğunu ve muhtemelen bunun Mekke’ye yapılacağını bildiriyordu. Resûlullah bundan haberdar oldu ve Hz. Ali’yi, henüz Medine’yi tek başına terke hazırlanan ve şüpheli bazı tavırları olan, deveye binmiş bir kadını tutup getirmesi için gönderdi. Hz. Ali atına atlayıp az sonra bu kadına yetişti ve yakaladı, ona götürdüğü yazıyı ortaya çıkarmasını emretti. Kadın böyle bir şey olmadığını iddia ediyordu. Neticede, kendisine elbisesinin soyulacağının söylenmesi üzerine, kadın saç topuzları arasından Resûlullah’ın tam zamanında haberdar olduğu mektubu çıkardı.
Resûlullah Hevâzinlilerin İslâm devleti arazisine baskın vereceklerine dâir haberler almıştı. Bu sırada kendisi Mekke’yi zabtetmiş ve henüz burada bulunuyordu. Oradan özel bir haber alma subayını gönderdi; bu zabit mezkûr düşman arasında birkaç gün geçirdi ve lüzumlu haberleri topladı.
Hevâzinlilere karşı girişilen sefer esnasında bir düşman casusu İslâm Ordusu karargâhına girdi ve birçok şey görüp öğrendi; tam kaçıp gideceği zaman şüpheli tavır ve hareketleri Resûlullah’ın dikkatini çekti ve etrafındakilere onu takip etmelerini ve yakalamalarını emretti. Neticede bu casusun başı vurulmuştur.
Resûlullah Mekke, Necd, Hayber ve Evtâs (Hevâzînlilerin bölgesi)’da casuslar bulunduruyordu. Bu casuslar gizlice ona öğrendikleri şeyler hakkında yazarlardı. Tabiî olarak bu şehirlerdeki mezkûr faaliyet, bu bölgelerin İslâm Orduları tarafından zaptından evvel mevzuu bahis olmaktadır.
«Beşinci Kol» a benzer bir teşkilâtın da mevcudiyetine dâir tarihî eserlerde bazı malûmata rastlanır. Mekke’de ailesi tarafından eziyet edilen ve evde hapis kalmaya mahkûm edilmiş iki Müslüman genç vardı. Hicrî 3. yılda Hz. Peygamber s.a. Mekke’ye gönderdiği bir casusuna
«Mekke’ye git ve orada filân adında, gizlice İslâm’a girmiş samimî bir Müslüman kuyumcu vardır; onu bul, gör. onun evinde saklan ve mahpuslarla teması sağlamaya çalış...» şeklinde bir talimat vermiştir. Hakikaten de bu iş başarıyla sona ermiştir.
Kutbe b Âmirin seferi esnasında düşmana mensub bir fert yakalandı, kendisinden bazı malûmat istendiği vakit, dilsiz olduğunu ileri sürdü. Bunun üzerine göz hapsine alındı. Bir müddet sonra kendi kabilesinin adamlarına tehlikeyi haber vermek için bir sayha kopardı ve akabinde başı uçuruldu.
Hareketlerinin gizliliğini temin etmek gayesiyle Resûlullah dâima ters ve şaşırtıcı istikametlerde hareketlerde bulunmuştur. Günlerce başka bir istikamette yol alır ve sonra asıl hedefine doğru bir kavis çizmeye başlardı. Tebûk seferinde Bizans imparatoru ile karşılaşma söz konusuydu ve bu iş hiç de kolay değildi. Bu yüzden sadece bu sefere mahsus olmak üzere halka evvelden asıl hedef bildirilmiştir. Bu Tebûk seferine, Medine’ye gelen Nabatî kervanlarından Heraklius’un İslâm Devleti topraklarını istilâ edeceğine dair bazı malûmat elde edilmesi üzerine teşebbüs edilmiştir.
Askerî istihbaratın hukukî dayanakları ve müeyidesi:
Şimdiye kadar daima harp zamanında cereyan eden casusluk hâdiselerinden bahsettik. Aynı mesele sulh zamanında da söz konusu olabilmektedir.
Muharebe esnasında hasmını öldürmek en tabiî muhariblik haklarındandır. Buna göre yakalandıkları zaman düşman casuslarını ölüme mahkûm etmede hiç bir mahzur yoktur. Yakalanan bir casusa en yüksek cezanın mı verileceği, yoksa daha hafif bir cezanın mı tatbik edileceği veya artık casusluktan vazgeçip ilerde rahat duracağına dair söz alınıp serbest mi bırakılacağı meselesi, tamamen askerî şeflerin takdirine kalmış bir şeydir. Yakalanan casuslar bildikleri haberleri söyletmek gayesiyle işkenceye tâbi tutulurlar. Bu normaldir ve şimdiye kadar hiç bir devlet çıkıp da bu tarz sorguya çekme işinden feragat ettiğine dair bir beyanda bulunmamıştır. Aynı şekilde halen yakalanan casusların içine düştükleri tehlikelere rağmen hiç kimse casusluk teşkilâtından veya haber alma servisinden vazgeçtiğini beyan etmemiştir.
Sulh zamanında yakalanan casuslara gelince; İslâm hukukçuları bu halde kadın veya erkek arasında hiç bir tefrik yapılmayacağını, ikisinin de aynı akıbete tâbi tutulacağını söylemektedirler. Mamafih bu âlimler en yüksek ceza olan ölüm cezasının baliğ olmamış casuslara asla verilemiyeceğinde ısrar etmektedirler. Klâsik hukukçulardan bir kısmı nazarî olarak casusluğun kâfirlikten daha az derecede suç teşkil ettiğini ileri sürerler. Onlara göre bir casus ölümle cezalandırılmamalıdır. Çünkü İslâm, Gayrı Müslimlere mu-kîm yabancılar olarak müsamaha etmekte ve kendisine tâbi olan bu insanları kanun karşısında, Müslümanlarla beraber tam bir eşitlik ile korumaktadır. Fakat bu hukukçular, bir düşman casusunun, İslâm Devletinin bütünlüğüne, ülkede oturma hakkına sahip bir Gayrı Müslim mukîm yabancıdan çok daha fazla zarar verebileceğini gözden uzak tutmaktadırlar. İslâm Hukukuna göre, şayet bu konuda milletler arası bir anlaşma varsa, bu halde casuslar ölümle cezalandırılmaya bilirler. İslâm Devletleri için böyle bir anlaşmaya dâhil olmaya hiç bir mâni bulunmamaktadır.
Casusluk şüphesiyle itham edilen birinin, âdil bir mahkeme huzurunda muhakeme edilmesini talebi ve kendini savunma hakkının mevcudiyeti hususunda hiç bir ihtilâf yoktur: Harp îcabı, kısa ve kestirme muhakeme usûlü tercih edilirse de İslâm’ın adalet anlayışı, hiç bir ferdin kanunî usul ve muhakemeye tâbi tutulmaksızın cezalandırılmasına müsaade etmemektedir.
KA’B b. EŞREF
(ö. 3/624). İslâm’a düşmanlığıyla tanınan yahudi şairi.
Baba tarafından Tay kabilesine, anne tarafından bir yahudi kabilesi olan Benî Nadîr’e mensuptur. Hem Araplar hem yahudiler tarafından sevilir ve kendisine değer verilirdi. Medine’de oturan Kâ’b, Bedir Gazvesi sonunda müşriklerin mağlûp olduklarına ve yetmiş ölü verdiklerine dair haber Medine’ye ulaşınca bunun doğruluğuna inanmamış, “Gerçekten Muhammed bu kadar kişiyi öldürmüşse yerin altı üstünden daha hayırlıdır” diyerek tepki göstermişti. Ancak haberin doğru olduğu ortaya çıkınca taziyede bulunmak ve Kureyş’i müslümanlar aleyhine kışkırtmak için kırk kadar adamıyla birlikte Mekke’ye giderek müslümanlara karşı savaşmak üzere Ebû Süfyân ile anlaştı. Söylediği şiirlerle Kureyşliler’in intikam duygularını tahrik etti. Hz. Peygamber’in şairi Hassan b. Sabit de onu evinde misafir edenler hakkında o kadar etkili şiirler söyledi ki bundan sonra hiç kimse Kâ’b’i evinde misafir etmeye cesaret edememiştir.
Medine’ye döndükten sonra şiirleriyle Resûl-i Ekrem’i ve ashabını hicveden, etkili konuşmaları ve servetiyle müşrikleri müslümanlara karşı kışkırtmaya devam eden Kâ’b b. Eşrefin davranışlarından rahatsız olan Hz. Peygamber bu duruma son verilmesini ve kendisinin eziyetten kurtarılmasını istedi. Bunun üzerine Muhammed b. Mesleme, Kâ’b b. Eşrefin süt kardeşi Ebû Naile b. Selâme, Abbâd b. Bişr, Haris b. Evs ve Ebû Abs ile bir araya gelerek Kâ’b’ı ortadan kaldırmak için plan yaptılar ve 14 Rebîülevvel 3’te (4 Eylül 624) onu öldürdüler.  Kâ’b’ın aynı yılın Ramazan (Şubat 625) veya Şevval (Mart 625) ayında katledildiğine dair rivayetler de olmakla beraber genellikle kabul edilen görüşe göre Bedir Gazvesi’nden sonra ve Uhud’dan önce öldürülmüştür. Haşr ve Nisa sûrelerindeki bazı âyetlerin onun davranışlarıyla ilgili olarak nazil olduğu rivayet edilir.
Kâ’b’ın öldürüldüğünü duyan yahudiler hayatlarından endişe etmeye başladılar. Bir kısmı Resûlullah’a gidip onun suçsuz yere öldürüldüğünü söyledi. Hz. Peygamber onları Kâ’b gibi faaliyette bulunmamaları konusunda uyardı ve müslümanlara ihanet etmemek üzere antlaşma yapmaya çağırdı: yahudiler de bu teklifi kabul etti. Resûlullah, Remle bint Hâris’in evinde yahudilerle bir araya gelerek onlarla antlaşma yaptı ve antlaşma metnini Hz. Ali’ye yazdırdı.
MEYMUNE r.a.
Meymûne (Berre) bint el-Hâris b. Hazn el-Hilâliyye (ö. 51/671) Hz. Peygamber’in son olarak evlendiği hanımı.
590 yılı civarında doğdu. Resûl-i Ekrem ile evlenmeden önce adı Berre idi. Hz. Peygamber “cömert, dürüst ve itaatkâr” anlamına gelen bu ismi taşımayı insanın kendini tezkiyesi olarak kabul ettiğinden adını Meymûne olarak değiştirdi. Annesinin Hind (Havle) bint Avf olduğu bilinmektedir. Öz kardeşleri arasında Hz. Abbas’ın eşi Ümmü’1-Fazf Lübâbe, Hâlid b. Velîd’in annesi Lübâbe es-Suğrâ, ana bir kardeşleri arasında Hz. Hamza’nın eşi Selmâ (Sülmâ) bint Umeys, Ca‘fer b. Ebû Tâlib’in eşi Esma bint Umeys ve Resûl-i Ekrem’le üç ay kadar evli kaldıktan sonra vefat eden Zeyneb bint Huzeyme de bulunmaktadır. İslâm’ın zuhurundan bir süre önce evlendiği Mes‘ûd b. Amr es-Sekafî’den ayrılmasının ardından Ebû Rühm b. Abdüluzzâ ile evlenen Meymûne kocasının ölümü üzerine Hz. Peygamber ile evlenmek istediğini Ümmü’1-Fazl Lübâbe’ye açmıştı. Hz. Abbas veya Ca‘fer b. Ebû Tâlib de Resûl-i Ekrem’e onu nikahlamasını teklif etmiş, Resûlullah umretü’l-kazâya hazırlanırken Mekke’deki amcası Abbas’a haber göndererek Meymûne ile evlenmesine aracılık yapmasını istemişti. Hicretten önce İslâmiyet’i kabul eden Meymûne’nin, Hz. Peygam-ber’in evlenme niyetini öğrenince kendini ona hibe ettiği, kendisini Peygamber’e hibe eden mümin kadının evliliğini Peygamber de onu nikâhlamayı dilediği takdirde sadece Peygamber’e mahsus olmak üzere onaylayan âyetin bu olay üzerine indiği, Resûl-i Ekrem’in ona 500 dirhem mehir verdiği ve bundan sonra bir daha evlilik yapmadığı rivayet edilmektedir.
Bazı evliliklerinde siyasî hedefler de güden Hz. Peygamber’in bu evliliğiyle, yetmiş kadar sahâbînin şehid düştüğü Bi’rimaûne olayından (4/625) sonra Meymûne’nin mensup olduğu Arabistan’ın güçlü kabilelerinden Âmir b. Sa’saa ile akrabalık kurmak istediği anlaşılmaktadır. Resûl-i Ekrem Meymûne’yi Mekke’de nikahlamak istemiş, fakat müşrikler umre için kendilerine verilen sürenin dolduğunu söyleyerek onu şehri bir an önce terketmeye zorlayınca bu evlilik Zilkade 7’de (Mart 629) Mekke-Medine yolu üzerinde bugün Nüveyriye diye anılan Serif mevkiinde gerçekleşmiştir. Evliliğin Resûlullah ihramlıyken mi yoksa ihramdan çıktıktan sonra mı yapıldığı konusunda farklı görüşler ileri sürülmüşse de nikâhın ihramlıyken kıyıldığı, zifafın umreden sonra gerçekleştiği anlaşılmaktadır. Bu evlilikten sonra Âmir b. Sa’saa kabilesine mensup heyetler Medine’ye gelip Hz. Peygamberle görüşmüş ve kabile halkı İslâmiyet’i kabul etmiştir.
Meymûne 51 (671) yılında Şerifte yahut Mekke’de bulunduğu sırada vefat etti ve Şerifte defnedildi; cenaze namazını Abdullah b. Abbas kıldırdı. Onun 61 (680-81), 63 (682-83) veya 66’da (685-86) öldüğü söylenmekteyse de Hz. Âişe’nin (ö. 58/678), “Mey-mûne bizim en müttakimiz, akrabalık bağını en fazla gözetenimizdi” şeklindeki sözü onun 58’den önce vefat ettiğini göstermekte, ümmehâtü’l-mü’minîn arasında en son ölenin Meymûne olduğuna dair rivayetin isabetsizliğini ortaya koymaktadır. Meymûne’nin 39 (659-60) veya 49’da (669) öldüğü de kaydedilmektedir.
Rivayetleri Kütüb-i Sitte’de yer alan Meymûne’nin Resûl-i Ekrem’den yetmiş altı hadis naklettiği kaydedilmekte, bunlardan yedisi Sahîhayn’de, biri yalnız Sahîh-i Buhârî’de, beşi yalnız Sahîh-i Müslim’de bulunmaktadır. Rivayetlerinden altmışı Ahmed b. Hanbel’in el-Müsned’inde yer almaktadır. Kendisinden bu hadisleri kız kardeşlerinin çocukları İbn Abbas, Abdullah b. Şeddâd b. Hâd, Yezîd b. Esam. Abdurrahman b. Sâib ile azatlıları Süleyman b. Yesâr ve Atâ b. Yesâr, İbn Abbas’ın azatlısı Küreyb ve başkaları rivayet etmiştir. İbn Abbas, Resûl-i Ekrem’in geceleyin nasıl ibadet ettiğini görmek için bazan Meymûne’nin evinde yatmış, teyzesinden Resûlullah uyandığında kendisini de uyandırmasını istemiş ve bu husustaki tesbitlerini rivayet etmiştir.
MUS’AB b. UMEYR
Ebû Abdillâh (Ebû Muhammed) Mus’ab b. Umeyr b. Hâşim el-Kureşî el-Abderî (ö. 3/625)
Hz. Peygamber tarafından Birinci Akabe Biatı’ndan sonra İslâm’ı tebliğ için Medine’ye gönderilen sahâbî.
Kureyş boylarından Câhiliye devrinde sidâne ve hicâbe görevleriyle kabilenin sancaktarlığını yürüten Benî Abdüddâr’a mensup zengin bir ailenin tek çocuğu olarak dünyaya geldi. İlk müminlerden biriydi; ancak resûl-i Ekrem’in peygamberliğine şiddetle karşı çıkan ailesinin buna izin vermeyeceğini bildiğinden onun yanına bir süre gizlice gidip geldi ve namazlarını da gizli kıldı. Durumu öğrenilince hayatında zor bir dönem başladı. Babası ve annesi onu Müslüman olduğu için hapsettiler ve yolundan dönmesi için çeşitli baskılar yaptılar, fakat dininden vazgeçiremediler. Mus’ab, peygamberliğin beşinci yılında ilk kafile ile Habeşistan’a hicret etti. Bir süre sonra Mekke ileri gelenlerinden bazılarının İslâm’a girdiği yolunda yanlış bir haber duyulunca otuz sekiz kişiyle birlikte geri döndü ve Birinci Akabe Biatı’na kadar (621) Mekke’de kaldı. Bu tarihte resûl-i Ekrem, Medineliler’in isteğiyle onu İslâm tarihinin ilk muallimi olarak görevlendirdi; bu sebeple Medine’ye ilk hicret eden sahâbî olarak da kabul edilir. Es’ad b. Zürâre’nin evinde kalan ve onun desteğiyle verimli bir çalışma yürüten Mus’ab, Hz. Peygamber’in tebliğ tarzını çok iyi kavraması, Kur’ân-ı Kerîm’den o zamana kadar inmiş âyetleri ezbere bilmesi ve etkili konuşmasıyla Üseyd b. Hudayr ve Sa’d b. Muâz gibi tanınmış şahsiyetlerin ihtidâ etmesini sağladı; Medine’de Es’ad b. Zürâre ile birlikte Cuma ve vakit namazlarını kıldırdı. 622 yılının hac mevsiminde ikisi kadın yetmiş beş kişiyle Mekke’ye geldi ve Resûlullah’a bir yıl içinde yaptığı tebliğ faaliyetini anlatarak onun takdirini kazandı. Medine’ye hicretin başlangıcı olan ikinci Akabe Biatı’nın hazırlanması ve gerçekleştirilmesinde önemli görev yapan Mus’ab üç ay daha Mekke’de kalıp geri döndü.
Hicretten sonra Resûl-i Ekrem onu muhacirlerden Sa’d b. Ebû Vakkâs, ensardan Ebû Eyyûb el-Ensârî ile kardeş yaptı ve kabilesinin geleneğine uyarak bedir’de muhacirlerin, Uhud’da bütün müslümanların sancağını onun taşımasına izin verdi. Uhud Gazvesi’nde Hz. Peygamber’in yanından hiç ayrılmayıp sancaktarlık görevini yerine getiren Mus’ab, Resûl-i Ekrem’i yaralayan İbn Kemîe’nin kılıç darbeleriyle her iki eli de kesilince kollarını göğsüne bastırarak sancağı dik tutmaya çalışırken yine onun mızrağıyla şehid düştü. Savaştan sonra şehidler defnedilirken, bunlardan Habbâb b. Eret, Mekke’den Medine’ye dünyevî menfaatler için değil Allah rızâsı için hicret ettiklerini, fakat Allah Teâlâ’nın kendilerine dünya nimetlerini de verdiğini, Mus’ab b. Umeyr gibi arkadaşlarının bu nimetlerden hiçbir şey tatmadan âhirete intikal ettiklerini belirttikten sonra Uhud’da şehid olduğu gün onu saracak bir kefen bulamamışlardır. Mus’abülhayr diye de anılan Mus’ab, ümmü’l-mü’minîn Zeyneb bint Cahş’ın kız kardeşi Hamme ile evli olduğu için Hz. Peygamber’in bacanağı idi.
Peygamberimiz, şehidler arasında, kısa bir hırka içerisinde uzatılmış olarak Mus’ab b. Umeyr’e rastladı.
Yanına gelince:
“Mü’minlerden öyle yiğitler vardır ki, onlar, Allah’a verdikleri söze sadâkat gösterdiler. Onlardan kimisi şehid oluncaya kadar çarpışacağına dâir yaptığı adaını yerine getirdi. Kimisi de şehid olmayı bekliyor.
Onlar, verdikleri sözü asla değiştirmediler. 33/23 âyetini okudu.
Peygamberimiz; Mus’ab b. Umeyr’in üzerindeki dabaklan-mamış koç postunu görünce:
“Bakınız şu yiğite ki, Allah, onun kalbini nurlandırdı. O, anne ve babası arasında, sizin görmediğiniz yiyecek ve içeceklerin en iyileriyle beslenirken Allah ve Resulü’nün sevgisi ona anne ve babasını bıraktırdı!” dedi.
Mûsâb b. Umeyr’e hitaben de:
“Ben, seni, Mekke’de gördüğüm zaman, senden daha irice ipek elbise giyen, senden daha güzel, uzun saçlı bir yiğit yoktu!
Şimdi, sen bir hırka içinde saçı başı karma karışık bir haldesin!” dedi.
Peygamberimiz, Mus’ab b. Umeyr ile şehid arkadaşlarının başuçlarında durarak:
Ben, sizin Allah katında diriler olduğunuza şahidim!” dedikten sonra, yanındaki Sahabîlerine:
“Bunları, ziyaret ediniz ve selâmlayınız.
Varlığım, kudret elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki, bunlar, Kıyamet gününe kadar, kendilerini selamlayanlara mukabele ederler!” dedi.
Peygamberimiz, hemen bir kabir kazılmasını emretti.
Mus’ab b. Umeyr’i, kabre kardeşi Ebürrum ile Âmir b. Rebîa ve Suveybıt b. Amr b. Harmele indirdi.
Habbab b. Eret anlatıyor:
“Mus’ab b. Umeyr, Uhud günü şehid edilince, kendisini saracak kısa bir hırkadan başka bir şey bulunmadı. Hırkayı, baş tarafına çektik, ayakları açıldı. Ayaklarına çektik, baş tarafı açıldı.
Resûlullah, bize:
“Onu, baş tarafına çekiniz! Ayaklarını Mekke ayrığı ile kapatınız!” dedi.
Mus’ab b. Umeyr, o zaman, kırk yaşının içinde idi. İnce tenli, güzel ve uzun saçlı idi. Ne kısa, ne de uzun boylu idi.
Mekke’de, Mekke gençlerinin en yakışıklısı idi. Amme ve babası onu çok severlerdi. Annesi, ona elbisenin en ince ve en güzelini giydirir, en güzel kokuları sürdürürdü.
Mekke’de onun kadar nimetler içinde yüzen bir genç yoktu.
Ali anlatıyor:
“Ben, Resûlullâh s.a. ile oturuyordum. Yanımıza Mus’ab b. Umeyr geldi. Üzerinde, yamalı, dabaklanmamış tüysüz deriden başka bir şey yoktu.
Resûlullâh s.a., onu, böyle görünce, gözleri yaşardı. Çünki o, evvelce nimetler içinde yüzüyordu. Bugün ise, yamalı, tüysüz bir deri içinde bulunuyordu.”
Mus’ab b. Umeyr, ilk günlerde Erkam’ın evinde iken Peygamberimiz’in yanına gelerek Müslüman olmuştu.
Mus’ab b. Umeyr, allah ve dini uğrunda baskı ve işkenceye maruz kalmaktan korkarak Habeşistan’a ilk hicret edenler arasında idi.
İlk Akabe bey’atından sonra Peygamberimiz, onu, Medinelilere Kur’an okutmak, İslâmiyeti, İslâm dininin hükümlerini öğretmek üzere Medine’de vazifelendirmişti.
Mus’ab b. Umeyr, İslâm dininin Medine’de yayılmasında büyük başarı gösterdi.
İkinci sene Hac mevsiminde Medinelilerle Mekke’ye döndüğü zaman, Akabe’de Medinelilerden 75 kişilik bir cemâatin Peygamberimize bey’atta bulunmalarını ve Medine’ye geldiği takdirde kendisini, canları ve aileleri efradını korudukları gibi koruyacaklarına kesin söz vermelerini sağladı.
Peygamberimiz, onu, Ebû Eyyûb-i Ensârî ile kardeş yapmıştı.
Âmir b. Rebîa der ki:
“Mus’âb b. Umeyr, Müslüman olduğu günden, Uhud’da şehid düştüğü güne kadar benim dostum ve arkadaşımdı.
Habeşistan’a her iki hicrette de bizimle birlikte yola çıkmıştı. Kafile arasında benim yol arkadaşımdı.
Ben, onun kadar güzel huylu ve onun kadar ters davranışı az bir kimse görmedim!”
RUFEYDE bint SA’D el-ESLEMİYYE r.a.
İslâm’da ilk hemşire Rufeyde bint Sa’d el-Eslemiyye’dir. Hazrec kabilesinin boylarından olan Benî Eslem’dendir. Kaynaklardan birinde adının Kuaybe bint Sa’d olduğu da yazılıdır.
Rufeyde, Yesrip’te doğmuş ve hicretten önce orada yaşamıştır. Ailesi Beni Eslem’in ilk müslüman olanlardandır. Allah, Rasûlüne hicret izni verdiğinde Rufeyde, onu, defler, şarkılar ve ebedi marş “Tala’a’l-bedru, aleyna’ ile karşılayan Ensar kadınları arasındaydı.
İslâm, Medine’de güçlenince Rufeyde kendini baba mesleği olan sağlıkçılığa adadı. Barış zamanında, hasta olan müslümanlan tedavi etmekle uğraşırdı. Bu sebeple, Rasûlüllah’ın mescidi’nin yanına hastalara bakmak için bir çadır kurmuştu.
Rasûlüllah düşmanlarla savaşa başlayınca Rufeyde, Bedir, Uhud, Hendek, Hayber ve diğer savaşlara yaralılara ilk yardım ve onları tedavi etmek suretiyle katıldı.
Hendek savaşında kabileler Medine’yi kuşattıklarında Rufeyde, çadırını savaş alanının yakınına kurdu. Siyer kitapları, yüce sahabi Sa’d İbn Muaz’ın koluna bir ok battığında Rasûlüllah, ilk müdahalenin yapılması için, onun, Rufeyde’nin çadırına götürülmesini emrettiğini, Rufeyde’nin oku çıkarıp kanamayı durdurduğunu ve onu tedaviye başladığını yazarlar.. Rasûlüllah s.a. o gün, bir kaç defa Rufeyde’nin çadırındaki yaralı sahabiye uğramış ve ona: “Geceni nasıl geçirdin? Gününü nasıl geçirdin?” diye sormuştu. Sa’d da Benu Kureyza’yla yapılan savaştan sonra ölümüne kadar durumu hakkında Rasûlüllah’a cevap vermişti:
Hayber savaşında Rasâlüllah’ın ordusu harekete hazırlanırken, Rufeyde kalabalık bir hanım sahabi topluluğunun başında gelip onlara ilk yardım ve tedavi teknikleri hakkında talim yaptırdı. Onlar, Rasûlüllahtan şu şekilde izin istemişlerdi: “ Allah’ın Resulü! Biz de seninle birlikte Hayber’e gitmek istiyoruz.”
Rasûlüllah da s.a. onlara:
“- Allah’ın bereketi üzere” diye cevap vermişti.
Bu savaşta, sağlık işleriyle uğraşan birlik büyük yararlıklar göstermişti. Bu birlikte yer alan kadınlar büyük gayret sarfetmiş-lerdi. Bu sebeple Rasûlüllah s.a. Rufeyde’ye kılıcı ve atıyla dövü-şen savaş erine verdiği kadar ganimetten pay ayırmıştı. Yine o kadınlardan üstün durumda olanlara bir şeref gerdanlığı vermiş ve onu mübarek eliyle boyunlarına takmıştı... Onlardan birisi, bu gerdanlıkla övünüyordu ve şöyle diyordu:
- Vallahi bu gerdanlığı ölünceye kadar, uyurken ve uyanıkken boynumdan asla çıkarmayacağım.. Öldüğünde, onun kendisiyle birlikte gömülmesini vasiyet ediyordu.
Böylece Ensara mensup Rufeyde, bütün insanlık tarihinde, eğitim görmüş hemşirelerin idare ettiği seyyar sahra hastanesini kuran ilk kişidir.. Rasûlüllah s.a. ashabından birisi yaralandığı zaman, “İlk tedavisini yapması için onu Rufeyde’nin çadırına taşıyın. Ben de onu sık sık ziyaret edebileyim” diyordu.
Böylece Hz. Peygamber devrindeki ilk yardım çadırı, “Rufeyde’nin çadırı” diye meşhur olmuştu. Yine İslâm tarihi, Rufeyde’ye “İslâm’ın ilk hemşiresi” ismini verme kararını almıştır. Rufeyde’nin cihadı. ilk yardım ve tedavi ile kalmamıştır. Onun geniş sosyal faaliyetleri de vardı:, îbnu Kesir, bize; bunları şöyle özetlemektedir:
“O, gerek fakir, gerek yetim, gerek çalışamayacak şekilde olan, bütün yardıma muhtaç olanara hizmete kendini adamıştı.”
O, müslümanları yetim kalan çocuklarının bakım ve gözetimiyle uğraşıyordu. Bu, Rasûlüllah’ın aşağıdaki emrini yerine getirmek için sahabi hanımlarmın yarıştıkları bir işti:
“Kim bir veya iki yetimi himayesine alır, sonra da sabrederse, cennette onunla ben şöyle oluruz (İki parmağını birleştirerek işaret etti).
SAFİYYE r.a.
Peygamberimiz’in halası. Asr-ı Saadette İslâm meşalesini elden düşürmeyen, İslâmiyetin gönülleri fethetmesi için canlarıyla, mallarıyla mücadele eden, bu hususta beylerinden çocuklarından geri kalmayan hanımlar da vardı.İşte dünya durdukça kalplerde, gönüllerde yaşayacak bu Sahabîlerden birisi de Peygamberimiz’in halası Hz.Safiye idi.
Hz. Safiyye, yeğenini küçük yaşından beri bir anne şefkatiyle bağrına basmış, ona annesizliğini hissettirmemek için elinden gelen fedakârlıktan geri durmamıştı. Yeğenini çok seviyordu. Onun ileride insanlar içerisinde mühim bir mevki kazanacağını tahmin ediyor, merakla ve sabırsızlıkla o günlerin gelmesini bekliyordu.
Aradan yıllar geçü. Sevgili yeğeni peygamberlikte vazifelendirildi. İnsanları İslâmiyete dâvet etti. Hz. Safiyye, hiç tereddüt göstermedi, îmân cderck; ilk Müslümanlar halkasına katıldı. Bundan böyle, ona olan maddî ve manevî desteğini daha da arttırdı. İslâmiyetin yayılması için canla başla çalıştı.
Fakat kaderin garip bîr tecellisidir ki, kardeşi Ebû Lehep sevgili yeğenine düşmanlık etmekte başı çekiyordu. Başta Peygamberimiz olmak üzere, bütün Müslümanlara işkence etmekten, acı çektirmekten menhus bir lezzet alıyordu, Hz. Safiyye, bu vicdansızlığa son derece üzülüyor, hiç tahammül edemiyordu. Birgün yine Ebû Leheb’in Resululah’ı incittiğini duydu. Hemen yanına gitti ve onu ikaz etti:
“Kardeşinin oğlunu ve onun dinini yardımsız bırakmak sana yakışır mı? Ehl-i Kitap âlimleri Abdülmuttalib’in soyundan bir peygamber çıkacağını söylüyorlar, îşte o peygamber yeğenimiz Muhammed’dir” dedi.
Fakat Ebû Leheb’in hakkı ve hakikati görebilecek gözü yoktu. Kalbini öfke ve kin kaplamıştı. Kardeşinin bu ikazına Cahiliyye Devrinde kadının durumunu aksettiren şu cümle ile karşılık verdi:
“Zaten kadınların sözleri erkeklere ayak bağıdır.” Ebû Leheb’e laf anlatmanın mümkün olmadığını anlayan Hz. Safiyye, mahzun bir şekilde oradan ayrıldı.
Hz. Safiyye kardeşini Resulullah’a yardımcı olmaya ikna edememişti, fakat oğlu Zübeyr’in Resulullahın bir fedaisi olabilecek şekilde yetinmesi için azamî gayret gösteriyordu. Disiplinli bir anneydi. Bazen hafifçe dövdüğü de olurdu. Sebebi sorulduğunda,
“Yetişmesi için yapıyorum. Çünkü o ileride orduları idare edecek” derdi. Gerçekten de onun yetiştirdiği Hz. Zübeyr, İslâmiyetin kahraman bir fedaisi oldu. Peygamberimiz a.s.
“Her peygamberin havarisi, yardımcısı vardır. Benim de yardımcım Zübeyr’dir” buyurarak onu taltif etti. Ayrıca onu Cennetle müjdeledi. Böylece Hz. Safiyye hayatında iken Cennetle müjdelenen on Sahabîden bîrinin annesi olma şerefini taşıyordu.
Peygamberimiz Mekke’den Medine’ye hicret ettiğinde sevgili halası onu orada da yalnız bırakmadı. Oğlu Zübeyr’le birlikte Medine’ye hicret etti. Böylece Allah yolunda hicret etme Faziletine de mazhar oldu.
Hz. Safiyye, Allah ve Resulü uğrunda hayatını ortaya koymaktan çekinmezdi. İslâm tarihinde “Kâfiri öldüren ilk Müslüman kadın” unvanının sahibiydi”. Hadise Uhud Savaşı esnasında cereyan etti.
Peygamberimiz Hendek Savaşına çıkarken, kadınları, kızları ve çocukları, Hassan b. Sabit’in bulunduğu bir kaleye yerleştirmişti. Yaşlı ve sakat olduğu için Hassanı da Hendek Savaşına götürmeyip kalede bırakmıştı.
Mücâhidler Hendekte cansiperane kılıç sallarken. bunu fırsat bilen bir Yahudi sinsi sinsi kadınların ve çocukların bulunduğu kaleye yaklaştı. Savunmasız insanları şehid edip, sonra da kahramanlık taslayacaktı. Sonrasını Hz. Safiyye’nin kendisinden dinleyelim:
“Resulullah ile irtibatımız kesikti. Zaten Resulullah ile Saha-bîler yardıma gelebilecek durumda değildi. Yahudinin kale etrafın-da dolaşıp durduğunu görünce, Hassan’a gittim, durumu haber verdim. Bu Yahudiyi öldürmesini istedim.Hassan hem yaşlı, hem de hastaydı.
“Ey Abdulmuttalib’in kızı, Allah senden razı olsun, Bilirsin ki ben bunu yapabilecek güçte değilim” dedi, Artık vazife bana düşüyordu. Yanımızda silah da yoktu. Elime büyük bir odun parçası aldim. Yavaşça asağıya indim. Adamın sırtına bir darbe indirdim; adam yere serildi. Sonra öldürünceye kadar vurdum.”
Böylece büyük bir tehlikeyi önleyen Hz. Safiyyc, yüksek bir yere çıkıp savaş alanını seyretmeye başladı. Kalbine bir sızı düşmüstü. Gözü dönmüş müşriklerin sevgili yeğenine bir zarar vermelerinden endişe ediyordu. Tam o sırada, Müslümanların mağlubiyete uğradığı haberi bir bomba gibi patlayıverdi. Hz. Safiyye daha fazla bekleyemezdi. Birkaç kadınla birlikte Uhud’un yolunu uıtlu. Karşılaştığı ilk mücâhidc Resulullahın sıhhatini sordu. Sağ olduğunu, fakat kardeşi Hz. Hamza’nın sehid düştüğünü öğrendi. Mübarek, şehidin cesedini görmek istiyordu. Peygamberimiz s.a. onun geldiğini görünce oğlu Zübeyir’e:
“Anneni geri çevir, kardeşinin cesedini görmesin’’ buyurdu. Hz. Zübeyir annesini karşıladı ve geri dönmesini istedi. Resulullahın böyle istediğini söyledi. Fakat, Hz. Safiyye kardeşinin cesedini görmek istiyordu. Büyük bir teslimiyet ve sabır içerisinde oğluna söyle dedi;
“Şayet kardeşime yapılanı görmeyeyim diye geri dönecek-sin, ben onun kesilip parçalandığını biliyorum. Kardeşim bu felakete Allah yolunda uğradı. Bundan daha büyük bir makam var mı? Biz Allah yolunda bundan daha fazlasına uğramaya da rıza gösteririz. Sabretmeye kararlıyım. Sabrımın sevabını ise sadece Allah’tan bekliyorum.”dedi.
Hz. Zübeyr, dayısının başında fenalaşmasından endişe duyduğu annesinin bu metaneti karşısında bir defa daha hayranlığını ifade etti. Böyle bir annenin oğlu olduğu için de Cenab-ı Hakka şükretti. Sonra Resulullaha giderek annesinin sözlerini nakletti. Peygamberimiz sevgili halasının samimiyetine inanıyordu.
“O halde bırak görsün”‘ buyurdu. Sonra da elini halasının göğsü üzerine koyup duâ etti.
Hz. Safiyye, kardeşinin cesedi başına geldi. Vücudu paramparçaydı. Bazı azaları kesilmişti. Bu dehşet verici hadise karşısında Hz. Safiyye gayet sakindi, mütevekkildi. Üzerinde hiçbir şikayet emaresi görülmüyordu. Zaten onun gibi birinin kadere itiraz etmesi düşünülür müydü? Hem artık bunun manen zarardan başka hiçbir faydası olur muydu? O halde yapabileceği tek şey Cenab-ı Hakkın onun derecesini biraz daha yükseltmesi için dua ve niyazda bulunmaktı. Şöyle duâ etti:
“Allah’ım, hepimiz Senin kullarınız. Hepimiz Sana döneceğiz. Kardeşimin varsa, kusurlarını affeyle.”
Onun bu sabır ve metaneti Peygamberimizi çok sevindirmişti. Sabrını daha da kuvvetlendirecek şu müjdeyi verdi:
“Bana Cebrail a.s. geldi. Melekler katında Hamza’nın Allah’ın ve Resulünün arslanıdır’ diye yazıldığını haber verdi. Bu haber gerçekten de çok sevindiriciydi. Eliyle göz yaşlarını sildi ve oradan ayrıldı.
Hz. Safiyye Peygamberimiz’in vefatına kadar onu bir anne şefkatiyle bağrına bastı. Ona öksüzlüğünü hissettirmemek için elinden gelen gayreti gösterdi. Fakat artık Resulullahın fâni dünyadan ayrılıp yüce Rabbine kavuşma zamanı gelmişti.Hz. Safiyye Peygamberimiz’in baş ucunda duruyor, göz yaşlarını tutamıyordu. Bir ara Peygamberimiz ona ve sevgili kızına şu ikazda bulundu:
“Ey Muhammed’in kızı Fâtıma, ey Resulullahın halası Safiyye! Allah katında makbul ameller işleyiniz. Bana güvenmeyiniz. Çünkü ben sizi Allah’ın azabından kurtaramam.” Peygamberimiz bu sözlerden biraz sonra fani hayata gözlerini kapadı,
Hz. Safiyye, metaneti, kahramanlığı yanında şairliği ile tanınıyordu. Resulullah’ın ardından günümüze kadar yaşayan şiiri yazdı:
“Ey Allah’ın Resulü, sen bizim ümit kaynağımız oldun.
“Sen bize iyilik yapandın; cefa eden olmadın.
“Sen esirgeyen, yol gösteren ve öğreten olmuştun.
“Artık bugün senin üzerine kim ağlayacaksa ağlasın.
“Allah’ın Resulüne anam, teyzem ve amcam, dayım sonra kendi nefsim fedadır.
“Şayet insanların Rabbi Peygamberimizi bize bıraksaydı,
“Mesud olurduk. Fakat Allah’ın emri geçerlidir,
“Allah’ın selam ve selametiyle sana selâm olsun.
“Senden razı olarak Adn Cennetlerine koysun,”
Peygamberimiz’in vefatından sonra on sene daha yaşayan Hz. Safiyye, Hicretin 20. yılında, Hz, Ömer’in hilafeti zamanmda vefat etti. Medine’de Baki Kabristanına defnedildi. Allah ondan razı oksun.
UHUD SAVAŞI
Hicrî 3. yıl, 7 Şevval / M. 624, 24 Aralık, pazartesi
Mekkeli Kureyşlîerin Bedr’de ilk hezimetlerinden sonra terketmek mecburiyetinde kaldıkları Suriye, Mısır’a ve birçok ülkelere bağlıyan kervan yolunun değeri ve önemi çok büyüktü. Bunun için mukabil bir sefer hazırlıklarına yardım olmak üzere bir araya getirdikleri çeyrek milyon dirhemlik serveti hiç de israf telâkki etmiyorlardı. Bedr’de Müslümanlar tarafından esir edilmiş arkadaşlarından altmışına kutululuş fidyesi olarak aynı miktar bir para harcadılar. Her esirin ortalama dört b. dirhem kurtuluş fidyesi ödemesi lâzımdı. İbn Hişâm ve diğerlerinin verdikleri bilgiye göre Kureyşlîler, sadece mahallî gönüllü askerler hattâ ebedî müttefikleri Ehâbîş kabilesi askerleriyle yetinmediler; Amr b. As, Abdullah b. Zibâ’râ, Hubeyre b. Vehb, Mûsâfi b. Abd Menâf, Ebû Azze Amr b. Abdullah el-Cumahî gibi bazı önemli şahsiyetleri, bütün Arabistan yarımadasını dolaşarak kabilelere İslâmiyetin arzettiği yeni tehlikeyi haber vermeye ve izah etmeye gönderdiler ve onlardan bütün kuvvetlerini Müslümanları bertaraf etmek için Medine’ye karşı birleştirmelerini istediler. Heyet muvaffak olmuştu: Bedeviler, gruplar halinde bu mesele etrafında toplandılar.
Hz. Peygamber’in s.a. Mekke’deki gizli ajanı amcası Abbâs, diğer Mekkelilerle birlikte Bedr’de esir alındığı zaman, onun da fidyei necat ile mükellef tutulmuş bulunmasına rağmen o, Mekke’ye döndükten sonra Gıfâr kabilesinden bir haberci vasıtasiyle Mekke’de zamanla gelişen en son durumlardan Hz. Peygamber s.a.’i haberdar etmiştir.  Düşman, Hicretin 3’üncü yılında (Milâdî 624, Kasım), Şevval ayında Medine üzerine yürüdüğü zaman esasen Medineliler hazır vaziyetteydiler. Kureyşliler ve müttefikleri Uhud Dağı yakınında Medine şehrinin kuzeyinde karargâh kurdular.
Uhud dağı, Medine’nin tam kuzeyine düşmekte ve şehrin merkezinden itibaren beş kilometre kadar bir mesafede bulunmaktadır. Kureyşliler, Medinenin güneyinde uzak bir mesafede bulunan Mekke’den gelmişlerdi. Mekkeli müstevlilerin güneyden geldikleri halde, nasıl olup da Medine’nin güneyine isabet eden bir yerde durmadıkları ve Medine’yi atlayıp, çok daha ötelere gidip şehrin kuzeyinde karargâh kurdukları şaşırtıcıdır.
Hakikaten Medine, lâvlı bir arazide, eni ve boyu takriben onbeş kilometrelik bir ova üzerinde kurulmuştur. Esasında bu ova Cevf ül-Medine diye adlanır; sonradan Hz. Peygamber s.a. tarafından «Harem», yani mukaddes, tecavüzden mâsun yer olarak isimlendirilmiştir. Bu ova her taraftan zincirleme uzanan yüksek dağlarla çevrilidir. Ulaştırma, bu dağların aralarında kalan dar vadiler arasından yapılır. Eski müelliflerin «Eyr» ve «Sevr arası» dedikleri bu ova, aynı zamanda, bu iki dağın arasında muhteşem Sel’ dağına ve diğer stratejik kıymete sahip küçük tepelere de sahiptir.
Hz. Peygamber s.a. devrinde Medine, günümüzde olduğu gibi kalabalık cadde ve iskân bölgelerine sahib değildi; o günlerde Medine’de birçok Arab ve Yahudi kabileleri vardı ve her kabilenin köyü yahut mahallesi, birbirinden tamamen ayrı yerlerde bulunuyordu; aralarındaki mesafe iki yüz metre, dört yüz metre veya daha fazla idi. Bu köylerin teşkil ettikleri zincir böylece, Eyr dağından Sevr dağına doğru uzanıyordu.
Bu kabile köylerinden her biri, bir veya birkaç kuyuya sahipti ve hepsinde taştan yapılmış çift katlı evler de bulunuyordu. Bütün köylerde «Utum» veya «Ucum» denilen sağlam yapıda birçok burç ve hisarlar yapılmıştı. Bir Harp vukuunda kadınlar, çocuklar, hayvanlar ve diğer menkul eşya, emniyet gayesiyle buralara nakledilirlerdi. Bir zamanlar, bu nevî kulelerden şehirde yüz kadar mevcut bulunuyordu. Sadece Beni Zeyd kabilesinin 14 hisara sahip olduğunu söylersek, durum, kendiliğinden îzah edilmiş olur. Hattâ bunlardan bazıları çok büyüktü.  Uheyhat b. Culah’a ait «Utum’ud-Dihyan» bunlardandır; bu sonuncu üç katlı olup temeli siyah lâv taşlarıyla örülmüştü. Burcun iki katı da «nabara» denen gümüş gibi beyaz taştan yapılmıştı ve bu hisar o kadar yüksekti ki, deve ile katedilen bir günlük mesafeden göze çarpardı. Medine’deki bu hisarların ekserisinde, uzayan muhasara durumlarına karşı, burç sakinlerini içme suyundan mahrum etmemek için kuyular açılmıştır.
Bu yaygın ve birbirlerinden aralıklarla ayrılmış köyler bir yana, her bir kabilenin fertlerine ait birçok bahçe ve tarlalar da mevcuttu. Bunları birbirlerinden ayıran müşterek duvarlar ise keza taştan yapılmıştı. Bütün bu tarla ve bahçeler Medine’nin her istikametinde yaygın olarak bu şehri kuşatıyordu.
Kabilelerin ikamet ettikleri bu mahallelerden birinin adı «Yesrib» îdi; suyun çok bol olduğu Uhud dağının güney batısında, vaktiyle kurulu bulunuyordu.Bu mahal, bu bölgenin bir kısmını teşkil ettiği halde, bütün bölgenin isimlendirilmesinde kullanılmıştır. Aynı duruma diğer çeşitli memleketlerdeki mahal isimlerinde de rastlanmaktadır. Sonraları, sadece «Medine» olarak anılan. «Medinet’ün-Nebî», bölgenin merkezine isabet eden bir yerdedir.
Mekkeli Kureyşlilerin Medine ahalisinin tamamına karşı özel bir garezleri yoktu. Onlar, sadece bir tek kişiye karşı kızgındılar; o da, Medine’ye sığınmış durumdaki kendi hemşehrileri Hz, Peygamber s.a. di. Şehrin dışından «Medinet’ün-Nebî»ye varabilmek için, birçok bahçelerde mevcut sık ağaç kümelerini aşmak zarureti vardı. Bunun için, her iki tarafta da binlerce askerin bulunduğu orduların rahatça meydan muharebesi verebileceği hiç bir yer mevcut değildi. İkinci asır müellifi Semhûdî’nin” İbn îshâk’dan naklettiğine göre «Medine dışarıya bir yönden açıktı, diğer taraflar, bir düşmanın geçit bulamayacağı binalar, hurma bahçeleri gibi engellerle korunmaktadır» demektedir.
Medine havalisinin topografik durumu tetkik edilirse görülür ki, güney doğuda Kubâ ve Avali mıntakasında nüfus yoğunluğu hayli yüksektir. Güneybatı ve güneyde lâv yapısında ve son derece arızalı tepelerin birbirini kovaladığı arazi yer alır.Gerek süvari gerekse piyadelerin çarpışmasına hiç de müsait olmayan bir mıntakadır.Doğuda Küba’dan Uhud dağına kadar Yahudi köyleri uzanmaktadır. Batı kesiminde, çok kesif bir tarzda kümelenmemekle beraber, bahçeler ve ağaçlıklar yer almaktadır. Arazi de tam mânasiyle münbit değildi. Bugünkü kalenin kuzey surları üzerinde tam Şam kapısının batısında Beni Sâide kabilesinin çardak bulunmaktaydı.Bu Beni Sâide kabilesinin burada yaşadığını gösterir. Kuzey batıda Mecidî kapısı haricinde çok eski bahçeler vardır. Bunlar Hz. Peygamber s.a. zamanına ait birçok hâtırayı taşımakta-dır. Kuzeye doğru bir düzine kadar kuyu burada yapılan bir hastahane inşaatı sırasında, temel kazılırken görülmüştür. Buradan biraz doğu istikametinde doğrulacak olursak, Sel’ dağının tam tepesinde Beni Harâm kabilesinden zamanımıza kadar kalan mezarlıkları görürüz; bu da açıkça gösteriyor ki bu kabile, bu istikamette ikamet etmekteydi. Medine’nin tamamen batısında Vadi el-Akik’in nehir yatağı boyunca bilhassa kuzey batı tarafında ve aynı zamanda tarihî bir kuyu olan Bi’ru Ru’ma’nın altına düşen yerde ve Kıbleteyn Camiinin en güneyinde birçok bahçe ve bostanlar yer almaktadır. Bi’ru Ru’ma ve bununla sulanan etrafdaki arazî esasında bir şahsa aitti. Sonradan, üçüncü Halife olan Hz. Osman, Hz. Peygamber s.a.’in ısrarlı talebi üzerine burayı satın almış ve gayet iyi bilindiği gibi, burayı umumun istifadesine sunmuş, vakıf haline getirmişti.
Bu anlattığımız sebeplerle kuzey ciheti, tam bir açık arazi manzarasındadır. Beyaz renkli, tuzlu bir arazî olan bu kısım hiçbir ziraat çeşidine elverişli değildir. Medine şehri, diğer kesimlere göre bu mıntakadan daha çok zarar görebilirdi.
Medine’nin güneyi tepelik ve lâv kütleleri ile kaplı idi; taşıma ve yolculuk derin vadiler ve boğazlar vasıtasıyle yapılıyordu.
Bu istikametten gelip Kubâ yakınından geçerek şehre giren yolun büyük kervanlar tarafından kullanıldığı, hiç rivayet edilmemiştir. Bazı kimseler bu yolu ancak bazı kat’î ve âcil ihtiyaçlar vukuunda kullanmışlardır. Gördüğümüz gibi, Hz. Peygamber s.a. de hicreti sırasında emniyet düşüncesiyle bu yoldan geçmiştir; önce Küba’ya uğramış ve sonra Medine’ye girmiştir. Fakat, büyük bir orduya ait atlar vesair nakliye hayvanları için bu yol kullanılamazdı. Bundan başka Uhud harbi sırasında, kızgın bir güneş ortalığı kavuruyor ve sıcak sebebiyle kızgın hale gelen lâv tabakaları, yolcular ve hayvanlar için sıkıntıyı büsbütün arttırıyordu. Ayrıca develer, asla kayalık araziden hoşlanmazlar. Lâv tabakalariyle kaplı ova Medine’yi üç cihetten, doğudan, güneyden ve batıdan çevirmektedir. Sadece kuzey arazisi, bu yapıda değildir. Anlaşıldığına göre emniyet mülâhazasiyle evler, lâvlı arazide inşa edilmişti. Bu bölgelerde de hiçbir bitki yetiştirmek mümkün olmuyordu. Bir ordu karargâh kuracağı yerde evvelâ mer’a arar; bu da arzettiğimiz kesimde mevcut değildi. Herhangi bir ordunun böyle lâvlık arazîden geçtiğini düşünsek bile, onu savaş alanı olarak seçeceği akla bile getirilemez. Enbâriye kapısı ve buraya güneyden ulaşan yol, nisbeten yeni bir yoldur; ancak üç yüz senelik bir maziye sahiptir. Eminiz ki, eski devirlerde güneyden gelen kervanlar, Zu’1-Huley-fe’de mola veriyorlar. Sonra Vadîy’ül-Akik’a girip Medine’yi sağda bırakarak kuzeye doğru çıkıyorlar, Zağabe’nin birleşme nok-tasında dönüp Medine’ye iniyorlardı. Mezkûr vadide nehir yata-ğının yumuşak kumlarla kaplı yüzü develerin sevdiği bir şeydir.
İşte, Mekke ordusunu Medine’den öte ve hasımlarından emniyetçe uzak bir mesafede karargâh kurmaya zorlayan arazinin tabiî engel ve arızaları böyleydi. Mekkeliler, yirmi günlük hızlı ve devamlı bir yürüyüşten sonra, ölü denecek derecede yorgun bir halde gelmişlerdi. Gerek asker, gerekse hayvanlarının yorgunluklarını almaya çalışıyorlardı. Zağâbe denen yerde hem su, hem de bir mer’a vardır. Mekkeliler zaferden o kadar emindiler ki, dönüş yollarını emniyete almayı akıllarına bile getirmediler.
Uhud Dağı Medine’nin kuzeyinde olup, doğu-batı istikametinde düz bir hat üzerinde 4-5 kilometre kadar bir mesafeye uzanmaktadır. Bu uzunluğun tam ortasında şehrin karşısına isabet eden yerde, yarım daire şeklinde ve at nalı biçiminde tabiî bir girinti, içerleklik vardı. Binlerce kişiyi içine alacak genişliktedir. Bu yerin daha içlerinde dar bir boğazla girilen içerlek, daha küçük bir mahal vardı. Uhud’un güneyinde Vadiy’ül-Kanât suyu akmaktadır. Bu suyun da güneyinde Ayneyn tepesi yahut Cebel’ür-Rummât (Okçular Tepesi) bulunmaktadır; bu tepe, Uhud harbi sırasında Hz. Peygamber s.a. tarafından okçuların burada vazifelendirilmesi sebebiyle bu ismi almıştır. Vadiy’ül Kanât’ın kuzeyinde geniş girintinin ilersinde iki su menbaı vardır Ayneyn (İki kaynak) tepesi, ismini bunlardan almıştır.
Müslümanların hazırlığı düşmanın çıkardığı 3000 askere mukabil, sadece 700 erden ibaretti. Kureyş ordusu Zu’1 Huleyfe mevkiine gelince, Müslüman casuslar yürüyüş halindeki askerler arasına katıldılar ve ancak düşman Uhud’un Batısında Zağâbe’de durup karargâh kurdukları vakit dönüp Hz. Peygamber s.a.’e gördüklerini anlattılar.  Hz. Peygamber s.a. şahsen şehri bizzat içinden müdafaa etmeye, «onu sokaklarında çarpışarak korumaya» karar vermişti. Bir toplantı yapıldı ve genç subaylarının velvele ve ısrarlı talepleri üzerine, kendi kararını değiştirerek şehirden çıkıp muharebeyi açık arazide kabul etmeye karar verdi.  Gönüllülerin, Uhud’un güney batısında «Şeyheyn» denilen çifte hisarlar önünde toplanmalarını emretti. Burada toplanan askerlerini her zaman olduğu, gibi teftiş etti ve çok genç yaşta olanlar ile savaşamayacak olanları ayırdı.  Bu arada, önemli miktarda kadın gönüllülerin de mevcut olduğunu görüyoruz. Buhârî nin uzun uzadıya anlattığı gibi, Hz. Peygamber s.a.’in genç eşi Müminlerin annesi Hz. Ayşe, gönüllü olarak yaralılara hastabakıcılık etmiş, susamış olanlara su taşımış ve diğer hizmetlerde bulunmuştur. Zuhrî’nin naklettiğine göre, Medineli Müslümanlar Hz. Peygamber s.a’e Yahudi kabilelerini şehrin müdafaasında yardıma çağırıp çağırmayacağını sorduklarında Hz. Peygamber s.a. ,
«Bu yardıma katiyyen muhtaç değiliz» diye cevap vermiştir.  Başlarında meşhur münafık İbn Ubeyy olduğu halde Benû Kaynuka kabilesine mensup altı yüz kadar Yahudi, Hz. Peygamber s.a.’e yardım etmek üzere geldiler; fakat Hz. Peygamber s.a.:
«Biz onlara asla muhtaç değiliz; biz inanmayanları inanmayanlara karşı yardımcı olarak kabul etmeyiz»  dedi. Yuvarlak bir hesapla Müslüman gönüllüler b. kadar olmuşlardı. Sonradan mezkûr İbn Ubeyy’in tesirinde kalarak üç yüz kadar münafık, harp sahasından son dakikada firar etmiş, bunun için de boş ve asılsız bir bahane ileri sürmüşlerdi. Görüldüğü gibi, geriye Hz. Peygamber s.a.’in idaresinde yedi yüz kadar askerden müteşekkil bir kuvvet kalıyordu; İslâm ordusu, kendinden dört misli büyük bir ordu ile çarpışmaya çıkmıştı. Bu yedi yüz kadar askerden, sadece yüz kadarında zırhlı elbiseler vardı.İslâm ordusunda yalnız iki at vardı, biri Hz. Peygamber s.a.’e ,diğeri Ebû Burde’ye aitti.  Halid b. Velîd kumandasındaki düşman süvari birliklerine at üstünde karşı koyan Zübeyr b. Avvâm,Hz. Peygamber s.a.’in atına mı kendi sahip olduğu ata mı binmiştir yoksa, şehirde bıraktıkları düşmanın kuvvetli bir süvari birliğine sahip olduğunu gördükleri zaman getirdikleri yahut da düşmandan zaptettikleri ve onun altına verdikleri atlarla mı döğüşmüştür? Bu durum kaynaklarda sarih olarak gösterilmemiştir.
Düşmana gelince Kureyşliler topladıkları çeyrek milyon dirhemi boş yere sarfetmemişlerdi. Orduda «ücretleri peşin ödenmiş paralı askerler» vardı bedevi kabilelerden sağlanan önemli miktarda askerden ayrı iki bini sadece Ehâbiş’lerden temin edilmişti.  Kureyşlilerin topladıkları muhâriblerin yekûnu cem’an 3000’i buluyordu; bunun 700’ü zırhlı elbiseler giyinmiş, 200’ü süvari kuvveti idi.  Süvariler ikiye ayrılarak sağ ve sol kanatlarda vazifelendirilmiş, bu iki kuvvete de ayrı ayrı kumandanlar tayin edilmişti bunlar, Hâlid ve İkrime’dir.
Düşmanın Uhud’a intikal ettiği günün gecesi, Hz. Peygamber s.a. hâlâ şehirden henüz çıkmadığı sırada, şehir ve bilhassa Hz. Peygamber s.a’in evi bütün gece devriyelerle muhafaza ve emniyet altında bulunduruldu.  O gün Şeyheynin çifte hisarları yanında içtimâ ve teftişten sonra Hz. Peygamber s.a. geceyi açık arazide, yani karargâhta geçirdi. Elli kadar muhafız askeri, başlarında Muhammed b. Mesleme olduğu halde, bütün gece karargâh civarında devriye vazifesinde bulunarak mahalli emniyet altında bulundurdular.  Ertesi sabah Hz. Peygamber s.a. Uhud dağındaki mezkûr kavise yürüdü ve burada harp durumuna geçti; karargâhını da bir boğazla girilen mezkûr ikinci kaviste kurdu. Harbi geniş olan içerlek dış kaviste kabul etmeye karar vermişti, hazırlık ve tavırlarını buna göre ayarladı. Abdullah b. Cubeyr’in kumandası altında elli muharipten müteşekkil bir okçu birliğini Ayneyn tepesinde görevlendirdi; bunlar Zübeyr’in kumandasında küçük bir süvari birliği ile işbirliği edecekler, bu küçük süvari birliği ve okçular, Uhud ile Ayneyn tepesi arasındaki geçiti bu suretle koruyacaklar, düşmanın buradan İslâm ordusunun arkasına sızmasına mâni olacaklardı.
İslâm ordusu düşmanın ilerlemekte olduğu batı yönüne cephe vererek harp nizamında dizilmişti, sadece düşmanın gerilere sarkmasını değil, aynı zamanda şehre girmemesini de emniyet altında bulunduruyorlardı. Hz.. Peygamber s.a.’in Ayneyn okçularına:
«Akbabalar Müslümanların cesedleri üzerine konsalar bile yeni ve kat’î bir emir almadıkça yerlerinizi terketmeyiniz» şeklinde kesin emir vermişti.
Hz. Muhammed, at üzerinde yaptığı son teftişi de bitirdikten sonra attan indi ye bizzat yürüyerek o küçük ordusunun sıra ve saflarım teftiş etti.
Sağ ve sol kanadı tertip ve tanzim etti.  Kaynaklarda nakledildiğine göre kendisi çift kat zırhlı elbise giymişti.  Diğer bir rivayete göre, kendi zırhlı elbisesini Ka’b b. Mâlik’inki ile değiştirmiştir;  gayesi, anlaşılan, tebdili kıyafet etmek ve harp esnasında kendisini emniyete almaktı.
Kureyşîliler de bir gece hücumundan korkarak İkrime’nin komutasında bir muhafız kuvveti ile karargâhlarını bütün bir gece devriyelerin kontrolü altına aldılar.  Savaş sabahı asıl kuvvetleri İkrime’nin kumandasında yüz kişilik süvari kuvvetlerinin yarısı ile Hz. Peygamber s.a.’e doğru yürüyüşe geçtiler. Düşman ordusu kumandanı Ebû Süfyân idi. Kadınlar tanburlarla onları harbe teşvik ediyorlar ve bu arada intikam türküleri söylüyorlardı. Süvari kuvvetlerinin diğer yarısı Hâlid b. Velid kumandasında arkadan dolaşıp İslâm ordusunun gerilerine sarkmak üzere, harekete geçmişti.
Ayneyn tepesi ile Uhud dağı arası o kadar geniştir ki, buradan bir süvari birliği kolaylıkla Ayneyn’deki okçulardan hiç bir isabet almadan geçip gidebilir. Aynı zamanda İslâm süvari birlikleri o kadar azdı ki, bu geçitte düşmanı durdurma gücüne sahip değildi.Uhud’un altına isabet eden yerdeki bayırın diklik ve meyli, herhalde o zaman şimdiki gibi alçak değildi.O devirlerde Ayneyn tepesi ve Uhud arasındaki bayır, süvarilerin geçmelerine mâni teşkil edecek kadar dik idi. Bu yüzden, düşman Ayneyn tepesine yakın geçmeye mecbur olmuş ve bu suretle de burada yerleşmiş olan okçulara hedef teşkil etmişlerdir. Yumuşak topraktan çıkan iki kaynak sebebiyle, o zamanlar buralarda bulunan bostanlar hurma bahçelerinin ve mutad üzere bu bahçeleri birbirinden ayıran ara duvarlarının şimdi açık olan bu arazide vaktiyle ayrı bir engel teşkil etmiş olması da mümkündür. Harpte cereyan ettiği nakledilen bazı durumlar bu fikrimizi teyid etmektedir. Ebû Ducâne’nin kahramanı olduğu vak’a, herkes tarafından bilinir: Hz. Peygamber s.a.’in kendi kılıcını en iyi muharibe verilmek üzere ortaya koyması, Hz, Ömer ve Zübeyr de dahil, birçok kimsenin bu şerefi reddetmeleri ve Ebû Ducâne’nin «onunla ölene kadar çarpışması» vaadinde bulunarak nasıl kılıcı aldığı bilinir.
Kureyş’liler, bütün kuvvetleriyle Zağâbe’deki karargâhlarından hareketle Uhud’a gelince, bugünkü batı tarafında bulunan şehitliğin yakınında Müslüman ordusu ile karşılaştılar. Fakat, Hâlid’in kumandasındaki düşman süvari birliğinin acaba Ayneyn tepesi doğusundan Müslüman ordusu arkasına sarkması nasıl oldu? Acaba harp sahasına iki yüz metre kalana kadar gelip, sonra onlardan ayrılıp hemen çark ederek Ayneyn tepesinin öbür tarafına mı dolaştılar? Hâlid’in bir süvari birliği için fazla sayılmayacak on kilometrelik bir mesafeyi, karargâhlarından hemen kuzeye saparak, Uhud dağının arkasını dört nala aşıp öte taraftan Ayneyn tepesi doğusundan Müslüman ordusu gerilerine sarkması ihtimalidir. Şayet Hâlid Mekkeli asıl kuvvetlerle beraber gelmişse, onun Uhud’un kuzeyinden dolanıp kendi ordusuna nisbetle takriben dört kilometre kadar fazla bir mesafe katetmesi icap etmektedir. Bu işi başarma, bu derece önemli bir vazife ile yüklenmiş bir süvari birliği için güç bir şey değildir. Aksi halde, Ayneyn tepesine «okçular tepesi» denmesi izahsız kalır.
Harb. ilk safhası Kureyşlilerin asıl kuvvetlerinin veya öncülerinin mağlûbiyeti ile sona erdi. Hâlid’in süvarileri ise, muhtelif hücumlar yaptılar ve her defasında da Müslüman atlılar ile Ayneyn deki okçuların işbirliği neticesi başarıyla püskürtüldüler, îşte o sırada herkes ganimetlerden ne kapabilirse onu yağma ile meşgul olmaya başladı.  Müslüman okçular vazifeli bulundukları yerleri boş bıraktıkları zaman, harp henüz sona ermemişti. Kumandanlarının herhangi bir yağma ve ganimet toplama hareketine katılmamalarına dair sert ve kat’î ihtarına rağmen harb. sona erdiğini zannederek yağmaya başlamışlardı. Okçuların kumandanı, yedi veya sekiz askerle birlikte mevzilerinde kalmışlardı, bu sırada Hâlid tekrar hücuma geçti. Bu defasında kolay bir zafer kazanarak harp sahasına, yani Müslüman ordusunun arkasına sarkmış oldu.
Buradaki Müslümanlar bu darbeyi beklemiyorlardı. Bu sefer düşman atlılarının müthiş yüklenişlerine karşı koyabilmek için geri döndüler. Bu sırada harp sahasından çekilmekte olan Kureyşliler, asıl kuvvetin artık takip edilmediğini görerek onlar da durdular ve yeniden tertip ve nizâma girdiler. Müslümanlar iki taraftan da geri çekilmişlerdi, ne zaman ki düşman okçularından biri, «Hz. Peygamber s.a’i vurup öldürdüğünü» haykırması,Hz. Peygamber s.a. zırhlı elbisesini başkasınınkiyle ile değiştirmesi bu okçuyu yanıltmış olacak ve bu haberin ordu içinde yayılmasından sonra, Müslüman askerler ümitsizliğe kapıldılar ve her istikamette dağılıp kaçtılar.
Yetmiş Müslüman şehid düştü; buna mukabil, düşmandan yirmi üç silâhlı öldürülmüştü.  Anlaşılan bunların çoğu harb. ilk safhasında katledilmişlerdir.
Hz. Peygamber’in Medine’de içtimâ, teftiş gibi işlerle meşgul olduğu son iki günde harb. cereyan edeceği sahada düşman keşif ve istihkâm birlikleri tarafından tuzaklar kurmuşlardı. Ebû Âmir isimli Medineli bir Hıristiyan papaz evvelden Mekke’ye hicret etmiş ve bura halkını Müslümanlara karşı savaşa teşvik ve teşcî işine iştirak etmişti. Elli kadar arkadaşı Kureyş ordusu içinde yer almış, Uhud’a kadar gelmişti. Bu rahip, harb. cereyan edeceği bu sahada birçok çukurlar açmış ve onları başarı ile kamufle etmişti, işte harb. son safhasında bunlardan birine Hz. Peygamber s.a. düşmüş bulunuyordu.
Uhud harp sahası taşlık ve molozluktur. Harb. son safhasında düşman, dağılan Müslüman askerler üzerine bunları yağdırmaya başlamıştı. Bazılarının sırtlarından yaralanmalarına mukabil, Hz. Peygamber s.a. yüzünden isabet almış, gelen taş ön dişlerini incitmişti; giymiş olduğu zırhlı elbisenin demir halkaları derin surette yüzüne batmış ve buraya takılıp kalmıştı. A’shabdan biri bunu görüp dişleri ile bunları çıkarmak isterken, kendi dişini kırdı,fakat bu halkaları Hz. Peygamber s.a.’in yüzüne batmış olduğu yerlerinden (kemikten) söküp çıkarmaya muvaffak olamadı.  Daha sonraları, Hz. Peygamber s.a. günlük ibâdeti için abdesti sargılar içinde almakta bir müddet devam etmiştir.
Samimi imanlı küçük bir muhafız birliği, Hazreti Peygamber s.a. i sonuna kadar yalnız bırakmadı, onu başarıyla korudu. Bunlardan bir çoğu, bu asil ve mukaddes vazife uğrunda hayatlarını feda ettiler. Bu muhafaza vazifesine Ümmü Umâre adındaki bir sahâbî kadın da katılmış, onun yaptığı bu hareket Hz. Peygamber s.a’in medhi ve senasına mazhar olmuştur.
Hz. Peygamber, birkaç mü’minin yardımıyle düşman safın-daki mezkûr Ebû Âmir tarafından kazılmış olan, içine düştüğü çukurdan çıkmaya muvaffak oldu ve Uhud dağında bir mağaraya doğru tırmandı.  Bu mağara, Uhud dağının yarım daire şeklindeki boşluğunun doğu tarafına isabet etmektedir; bir insanın rahatça uzanabilmesine yetecek kadar büyüklükte ve düşman ok menzilinden uzakta bulunuyordu.
Müslümanların mukavemeti kırılır kırılmaz, düşman,son derece sevinç ve neşeye kapıldı. Mekkelilerin kumandanı Ebû Süfyân’ın karısı Hind, Hz. Peygamber s.a.’in amcalarından biri olan ve çarpışmada şehit düşen Hz. Hamza’nın cesedini yardı ve ciğerini sökerek Bedr savaşında Hz. Hamza ile teke tek döğüşüp neticede mağlûp olarak ölen babasının ve aynca amcasının ve oğlunun intikamını alabilmek için bunu parça parça edip yutmaya başladı.
Şüphesiz, son olarak verdiğimiz vak’adan daha asil hâdiseler de cereyan etmiştir. Harb. ilk safhasında Müslümanlar tarafından birçok Mekkeli bayraktar birbiri arkasına öldürüldü ve düşman sancağı uzun müddet yerlerde süründürüldü; kimse, onu tekrar dikmeye cesaret edemiyordu. Fakat Mekkeli bir kadın olan Amra bint Alkame Hârisî onu yerden kaptığı gibi dikti ve ölene kadar muzafferâne bu vazifesinden ayrılmadı. Bu hâdise, sonraları Müslüman şairlerinden Hassân b. Sâbit’in hiciv şiirlerinde işlediği bir konu olacaktır. Kureyşlîlere yardım için gelen fakat daha başlangıçta dönüp kaçan Ehâbîş kabilesine dâir yazdığı, kadınlarının erkeklerinden daha kahraman olduğunu gösteren bir hicviyesinde şöyle bir nükte düşürmektedir:
«Hârisîlerin kızı orada olmasaydı, onlar (Ehâbîşler) esirler gibi pazarlarda satılırdı.»
Bu fırsattan istifade edip bir müslümandan intikam almak gayesiyle onu öldüren bir münafık,sonra muhakeme edildi, suçlu olduğu anlaşılnca, Hz. Peygamber s.a. tarafından ölüme mahkûm edildi.
Bir diğer vak’ada da bir Müslüman diğer bir Müslümanı yanlışlıkla öldürmüştü. Bu halde diyet (kan bedeli) ödenmeliydi. Maktulün oğlu Huzeyfe b. Yemân, Allah rızası için ahval ve şartların gereğini dikkate alarak bundan feragat etmişti. İhtimaldir ki yaşı ilerlemiş olan bu zât, harb. gürültü patırdısı arasında parolayı yâ hatırlayamamıştır, veya esasen bilmemekteydi; bu zât harp sahasına sonradan gelmiş olduğundan, arkadaşları tarafından tanınmamış da olabilir.
Yavaş yavaş, Hz. Peygamber s.a’in sağ ve salim olduğu haberi etrafa yayıldı ve Müslümanlar tekrar onun etrafında toplanmaya başladılar. Bir kısım düşman mağaraya doğru tırmanmak isteyince, sayıları epey yüksek olan Müslümanlar yukarıdan düşman üzerine taşlar atmak suretiyle şiddetle karşı koydular. Düşmanda bu vaziyetten Hz. Peygamber s.a.’in orada olduğuna dâir hiç bir şüphe uyanınamıştı. Daha fazla ısrar etmeyerek çekilmişlerdi. Düşman ordusu kumandanı Ebû Süfyân, anlaşılan ordusuna karargâha dönmek hususunda kat’î emirler verdikten sonra harp sahasında son bir defa daha dolaştı ve Hz. Peygamber s.a. hakkında bazı emareler tesbit etmeye çalıştı. Harp sahasında durmadan meydan okuyarak bağırıyordu, Fakat, Hz. Peygamber s.a. cevap vermemelerini arkadaşlarına tembih etti. Ne zaman ki Ebû Süfyân, Hz. Peygamber s.a. hakkında hakaretamiz sözler sarf etti, o sırada Hz. Peygamber s.a. tarafında olan Hz. Ömer ortaya çıktı ve aralarında tarihen meşhur şu söz düellosu cereyan etti:
Ebû Süfyân «Hübelin» (şanı) yüce olsun.
Ömer İbn Hattâb Allah yücedir ve uludur!
- Bizim Hübelimiz var, sizin ise yok!
- Allah bizim (sevgili) dostumuz (Mevlâmızdır) dır. Sizin ise değil!
- Ey Ömer! Bana hakikati söyle! Muhammed s.a. i öldürdüğünü iddia eden Kamî’e’den çok, sana itimad ederim, bu iddiası doğru mu?
- Ey Allah’ın düşmanı! Hz. Peygamber s.a. ve Ebû Bekr hayattadır ve şimdi senin dediklerini işitip dinlemektedirler.
- Uhud, Bedr’e mukabildir (Onun intikamıdır); Hanzele, Hanzele’ye mukabildir.
- Evet! Fakat bizim şehidlerimiz Cennette, sizinkiler ise Cehennemdedirler.
Kureyşliler, artık tamamen karargâhlarına çekilmişlerdi. Kumandanları bu söz düellosundan sonra, adamlarını çağırıp Müslümanların bu son mukavemet birliğine hücum etmeleri için emir vermedi veya veremedi ve dönüş için onlan takip etti.
Hz. Peygamber s.a. onların bu şüpheli çekilişlerinden kuşkulanmıştı. Onların savunma tedbirleri alınmamış olan Medine şehrini zaptetmeye hazırlandıklarını zannediyordu. Yaralarına rağmen, hemen mümkün olduğu kadar işe yarar güçlü adamlarından bir avuç kuvvet tertip ve teşkil etti; gayesi şehri savunma idi. Müslüman istihbarat elemanları düşman karargâhı hakkında bazı haberler getirmişlerdi; bunlara göre Kureyşliler, develerine biniyorlar, atlar ise sırtları çıplak olarak bunların yanı başlarında yedekte bırakılıyordu. Hz. Peygamber: «Bu hal, onların hemen yeni bir harbe tutuşmak değil de, memleketlerine dönmek üzere uzun bir yolculuk niyetinde olduklarını gösterir.”dedi.
Hz. Peygamber s.a.’in gönlü hâlâ rahat edememişti. Düşmanın pek yakında bu. dönüşten vaz geçip tekrar Medine üzerine hücuma geçeceğini ve elde ettikleri muvaffakiyeti tamama erdireceklerini zannediyordu; haklıydı da. Hz. Peygamber s.a. düşmanın arkasından epey bir müddet takip etti. Hattâ bazı ileri keşif kolları çıkardı. Bunlardan ikisi esir edilmiş ve düşman tarafından şehid edilmişlerdi.  Fakat bunlardan bazıları, düşman üzerinde, Hz. Peygamber s.a.’in ordusunu yeniden tertip va teşkil ettiği, hattâ Uhud’da karşılaştıkları Müslüman ordusundan daha kuvvetli bir ordu ile tekrar karşılarına çıkmak istediği düşüncesini uyandırmaya muvaffak oldular. Düşmanın mukabil blöfü ise Müslümanlar üzerinde hiç bir tesir icra etmemiş oluyordu. Hz. Peygamber s.a. Medine’den 16 kilometre mesafedeki Hamrâ’ül-Esed mıntıkasında Vadi Akîk üzerinde Zu’1-Huleyfe’nin solunda otağ kurdu ve bütün bir gece askerlerine beş b. kadar ateşi mütemadiyen yakmalarını emretti.  Birkaç gün sonra, artık düşmanın tekrar dönmesine imkân olmadığı anlaşılınca Medine’ye dönüş için harekete geçti.
İbn Sa’d  bize, Hz. Peygamber s.a.’in Uhud harbinden sonra, düşmanın peşinden takibe çıkmadan evvel, evinin koruma ve savunması için muhafız kuvvetleri ayırıp vazifelendirdiğine dair kesin malûmat vermektedir. İbn Kesir  ise, bütün teferruatına varıncaya kadar Hz. Peygamber s.a.’in Uhud’da Ensârîlerin sancağı altında nasıl düşman karşısında vaziyet aldığını ve birçok kumandanına, düşmana karşı koymak üzere muhtelif istikametlere doğru harekâta kalkmaları hususunda nasıl emirler verdiğine dair bol bilgi vermektedir.
Uhud Şehidlerinin Medine Kabristanına Gömülmelerinin Yasaklanması:
Bazı Müslümanlar, Uhud şehidlerini Medine’ye getirip Medine kabristanına gömdüler.
Peygamberimiz, bunu yasakladı ve:
«Onları, vurulup düştükleri yerde defn ediniz!» buyurdu.
Câbir b. Abdullah der ki: «Uhud günü, halam, babamı kabirlerimize gömmek için Medine’ye getirdiği sırada Resûlullâh s.a.’ın Münâdîsi
“Şehidler, vurulup düştükleri yerlere götürülerek gömülecek!”diye seslendi.»
Başka bir rivayete göre: Câbir b. Abdullah şöyle demiştir:
«Babam, Uhud’da şehid düşünce, kız kardeşlerim, kendilerine âid deve ile beni ona gönderdiler ve:
“Git, babanı şu deveye yükle. Benî Seleme kabristanına göm!” dediler.
Yardımcılarımla birlikte Uhud’a gittim. Allah’ın Peygamberi orada oturuyordu. Bunu haber alınca, beni çağırdı:
“Varlığım, kudret elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki, baban, kesinlikle, din kardeşleriyle birlikte gömülecektir!” dedi ve Uhud’da arkadaşlariyle birlikte gömüldü.»
Şemmâs b. Osman da ölmek üzre iken Medine’ye getirilmiş, Hz. Âişe’nin evine götürülmüştü.
Hz. Ümmü Seleme:
«Amcamın oğlu, benden başkasının evine götürülüyor!» deyince, Peygamberimiz:
«Onu, Ümmü Seleme’nin eyine götürünüz!» dedi. Şemmâs’ı onun evine götürdüler. Şemmâs, hiç bir şey yemedi ve içmedi. Bir gece, bir gündüz daha yaşayıp vefat etti.
Peygamberimiz, onu, Uhud’a gönderdi ve oraya defnettirdi.
Niyette ihlâslı olmanın sonucu:
Ensardan Ebû Süfyân b. Haris ile bir arkadaşı, Uhud’a gelirken, arkadaşı:
«Allah’ım! Beni, ev halkıma döndürme! Resulünün yanında bana şehidlik nasîb et!» diye dua etmişti.
Ebû Süfyân b. Haris ise:
«Allah’ım! Bana, Resulünle birlikte çarpışmak ve Ona samimi davranmak nasîb eyle! Beni, ev halkıma ve körpeciklerime sağ, salim döndür ve onlara kavuştur!» diyerek dua etmişti.
Ebû Süfyân b. Haris, şehid olmuş, arkadaşı ise, evine dönmüştü.
Onların bu halleri, Peygamberimize anlatılınca, Peygamberimiz:
«Ebû Süfyân, iki kişinin -niyet bakımından- en doğrusu idi!» buyurdu
Ebû Süfyân, önce:
«Düşmanla savaşırım. Sonra, kızlarıma döner, kavuşurum.» demişti.
Müşriklerin, Müslümanlara galebe çaldıklarım görünce de:
«Allah’ım! Kızlarımın yanına dönmeyi istemiyor, şehid olmayı istiyorum!» diye dua etmişti.
Alnı secdeye gelmeden Cennete giren şehid:
Abdul Eşhel oğulları, kendilerinden, Uhud’da öldürülmüş olanları araştırırken, Amr b. Sabit (Usayrım)’i ölmek üzereyken buldular.
«Vallahi, işte Usayrım! Onu, buraya getiren nedir acaba?!
Biz, onu, İslâm dâvasını tanımaz bir kişi olarak gerimizde bırakmıştık.
Niçin geldiğini sorunuz kendisine bakalım?» dediler.
Ona:
«Ey Amr! Seni getiren nedir? Kavmini kayırmak için mi, yoksa, Islâmiyete olan arzundan dolayı mı geldin buraya?» diye sordular.
Amr:
«Ben, Islâmiyete olan arzumdan dolayı geldim. Allah’a ve Resulüne iman ettim, Müslüman oldum. Sonra da kılıcımı alıp Resulûllâh’ın yanında sabahladım. Müşriklerle çarpıştım. Allah da bana şehidlik nasîb etti!» dedi ve çok geçmeden onların önlerinde vefat etti.
Amr’ın durumunu, gelip Peygamberimize anlattılar.
Peygamberimiz:
«O, cennetliktir!» buyurdu.
Sa’d b. Muaz, Amr’ın kız kardeşine gidip:
«Amr; kavmini kayırma gayretinden dolayı mı, yoksa, Kureyş’e kızdığından dolayı mı, yoksa, Allah için kızdığından dolayı mı çarpışmıştı?» diye sormuştu.
Amr’ın kız kardeşi:
«O, sırf Allah ve Resulünden dolayı kızarak çarpıştı!» dedi.
Bir zaman, halk, Eshâb-ı kiramdan Ebû Hureyre’yi ortalarına almışlar, o da, onlara:
«Allah’ın huzurunda alnını, bir kerre bile secdeye koymaksızın, namazsız niyazsız cennete giren kişiyi bana haber veriniz bakayım?» diye soruyordu.
Ebû Hureyre, halkın susup durduğunu görünce:
«O, AbdulEşhel oğullarının kardeşi Amr b. Sâbit’tir!» dedi.
Amr’ın yaralanarak vefat ettiği haber verilince, Peygamberimiz:
«O, cennetliklerdendir!»
«Az işledi, çok ecre nail oldu!» buyurdu.
Uhud’da cenaze namazı kılınmadan gömülen şehid:
Cumartesi günü, Kureyş müşrikleri Uhud’dan çekilip gittikten sonra bütün şehidler gömülmüş, Muhayrık da yaralılar arasında ölü olarak bulunmuştu.
Ne o sırada, ne de sonradan Peygamberimize duyurulmak-sızın Muhayrık’ın cesedi, cenaze namazı kılınmadan ve kendisi için rahmet ve mağfiret niyazında da bulunulmadan, Müslüman kabirlerinin bir köşesine gömüldü.
Uhud şehidleri:
Uhud şehidlerinin hemen hepsi Ensardandı.
Muhacirlerden şehid düşenler, pek azdı.
Katâde:
«Arap kabilelerinden, Kıyamet gününde şehidlerinin çokluğu ile Ensar kadar ağırlanacak bir kabile yoktur!» der.
Ensardan Übey b. Kâ’b:
«Uhud günü, Ensardan altmış dört kişi, Muhacirlerden -içlerinde Hz. Hamza olmak üzre- altı kişi şehid düştü.» der.
Vâkıdî’ye göre Uhud şehidleri, yedisi Kureyş’ten, altmış yedisi Ensardan olmak üzre, yetmiş dört kişi idi.
Muâviye b. Mugîre’nin öldürülmesi:
Muâviye b. Mugîre; Uhud’da müşrikler bozguna uğradıkları zaman, Medine yakınında bir yerde uyuya kalmıştı.
Pazar günü sabahleyin Medine’ye girdi. Hz. Osman’ın evine gitti. Kapısını çaldı.
Hz. Ümmü Külsum:
«O, şimdi, burada yok. Resûlullâh’ın yanındadır.» dedi.
Muâviye:
«Onu çağırt. İlk yılda satın almış olduğum devenin bedelini kendisine ödemeye geldim. Onu ödemedikçe, gitmem!» dedi.
Hz. Ümmü Külsum, adam gönderip Hz. Osman’ı çağırttı.
Hz. Osman, Muâviye’yi görünce:
«Beni de, kendini de mahvettin! Neye geldin? dedi.
Muâviye:
«Ey Amcamın oğlu! Bana, Senden daha yakın ve beni korumağa lâyık kim var?» dedi.
Hz. Osman, onu, evin bir köşesinde sakladıktan sonra, emân almak üzre, Peygamberimiz’in yanına vardı.
Peygamberimiz, daha önce:
«Muâviye, Medine’de sabahlamıştır. Onu araştırınız!» buyurmuştu.
Aramışlar, bulamamışlar, bazıları:
«Osman b. Affan’ın evini de arayınız!» demişlerdi.
Arayanlar, eve girdiler. Hz. Ümmü Külsum’a sordular. O da onun bulunduğu yere işaret etti. Onu, bir örtünün altından çıkardılar. Peygamberimiz’in yanına götürdüler.
O sırada, Hz. Osman da Peygamberimiz’in yanında oturuyordu.
Hz. Osman, onu görünce:
«Seni, hak din ve Kitab’la gönderen Allah’a yemin ederim ki, yanına ben de ona emân verilmesini istemek üzre gelmiştim. Yâ Resûlallâh! Onu, bana bağışla!» dedi.
Peygamberimiz, ona üç günlüğüne emân verdi. Üç gün içinde Medine’den çıkıp gitmez de Medine’de bulunursa, öldürülecekti.
Hz. Osman, ona bir deve satın aldı ve teçhiz etti.
«Kalk, hemen git!» dedi.
Muâviye, Hz. Osman’ın yanından ayrıldı.
Peygamberimiz de Osman ve diğer Müslümanlarla birlikte Hamrâülesed’e doğru hareket etti.
Muâviye, Peygamberimiz’in neler yapmak istediğini öğrenmek ve bunları Kureyş müşriklerine ulaştırmak için Medine’de üç gün oyalandı.
Sonra, dördüncü gün, devesine binip yola çıktı. Akîk vadisinde bulunduğu sırada, Peygamberimiz:
« Muâviye, şu yakınlarda sabahlamıştır. Gidip onu araştırınız!
Onu, filân filân yerde bulacaksınız! » dedi ve Zeyd b. Harise ile Ammâr b. Yâsir’i oralara gönderdi.
Muâviye, yanılmış, yanlış bir yolda gidiyordu. Zeyd b. Harise ile Ammâr b. Yâsir, dördüncü gün ona yetiştiler.
Zeyd b. Harise, ona bir darbe indirdi.
Ammâr b. Yâsir:
“Benim de onda hakkım var!» dedi. Ona bir ok yerleştirdi. Muâviye’yi böylece öldürdüler. Dönüp durumu Peygamberimize haber verdiler.
Abdullah b. Übeyy’e, Mescîdde hakaret edilmesi:
Peygamberimiz, Medine’ye hicret edip geldikten ve Mescid yapıldıktan sonra, Abdullah b. Übeyy b. Selûl, her cuma Mescide gelir, Mescidin özel bir yerinde otururdu.
Mevkiine ve kavmine hürmeten onun bu hareketi hoş görülürdü.
Peygamberimiz, cuma günü Mescidde Müslümanlara hutbe îrâd ettikten sonra, oturunca, Abdullah b. Übeyy, ayağa kalkar:
«Ey insanlar! Allah’ın, aranızda bulundurup sizi Onunla galip ve üstün kıldığı, şereflendirdiği bu Resulüne yardım ediniz ve saygı gösteriniz. Sözlerini dinleyiniz ve Ona itaat ediniz!» der, otururdu.
O, Uhud günü, yapılmayacak şeyi yaptığı, kendisine uyan halk ile geri döndüğü zamana kadar hep bu şekilde hareket ederdi.
Peygamberimiz, Hamrâülesed’den döndükten sonra, cuma günü, Abdullah b. Übeyy b. Selûl, yine ötedenberi yapmakta olduğunu yapmak için ayağa kalkınca, Müslümanlar, elbisesinin eteklerinden çekerek ona:
«Otur, ey Allah düşmanı! Sen, buraya lâyık değilsin! Sen, yapılmayacak şeyi yaptın!» dediler  ve üzerine yürüdüler.
Ebû Eyyûb-i Ensârî ile Ubâde b. Sâmit, orada bulunanların İbn-i Übeyy’e karşı en sert ve haşin davrananı idi.
Muhacirlerden, ona müdâhale eden olmamıştı.
Ebû Eyyup, İbn-i Übeyy’in sakalından yakaladı.
Ubâde b. Sâmit de boynundan itti ve:
«Sen, bu yere lâyık değilsin!» dediler.
İbn-i Übeyy, ne yapacağını şaşırmış, kölelerin bulunduğu yere çıkmıştı.
«Sanki, ben, büyük bir kabahat işlemişim, kötü bir söz söylemişim!?
Vallâhi, ben, onun işini desteklemek için ayağa kalkmıştım!» diyerek dert yanıyordu.
Mescidin kapısında Muavviz b. Afra’ya rastladı.
Muavviz, ona:
«Nen var? diye sordu.
İbn-i Übeyy:
«Onun işini desteklemek için ayağa kalkmıştım. Sanki, büyük bir kabahat işlemişim, kötü bir söz söylemişim gibi onun Eshâbından bazıları benim üzerime yürüdüler. Beni yakaladılar. Çektiler ve ittiler. Halbuki, ben, onun işini desteklemek için kalkmıştım!» dedi.
Muavviz:
«Yazıklar olsun sana! Dön de Resûlullâh, senin için Allah’dan af ve mağfiret dilesin.» dedi.
İbn-i Übeyy:
«Vallahi, benim için mağfiret dilenilmesini istemiyorum!» dedi.
Münafıklar hakkındaki sûrede şöyle buyrulur:
“Onlara: “Gelin, Allah’ın Resulü işlediğiniz günahlardan dolayı sizin için bağışlanma dilesin.” denildiği zaman, başlarını çevirirler. Büyüklük taslayarak çekip gittiklerini görürsün. Onlar için, Allah’tan af dilesen de, dilemesen de farketmez. Allah onları asla bağışlamayacak. Allah fâsık, doğru ve mantıklı düşünmeyi terke-den âsi, bozguncu bir toplumu doğru yola iletme lütfunda bulun-maz, başarıya ulaştırmaz.” (63/5-6).
“Onlar için yarlığama dilesende, dilemesen de birdir.
Allah, onları, asla yarlığamaz.
Allah, fasıklar güruhunu doğru yola çıkarmaz.”
Abdullah b. Übeyy b. Selûl, oğlunun Mescidde Müslümanlarla birlikte oturduğunu görünce:
«Muhammed, beni, Sehl ve Süheyl’in hurma kurutma yerinden çıkardı!» dedi.
Haris b. Süveyd’in boynunun vurulması:
Haris b. Süveyd b. Sâmit, münafıklardandı.
Babası Süveyd’i, vaktiyle Buas vak’asında Mücezzer b. Ziyad öldürmüştü. Hâris’in öc alma hıncı sönmemişti.
Haris, Bedir’de Mücezzer’i öldürmek için fırsat kollamışsa da öldürmeğe muvaffak olamamıştı.
Uhud günü gelip Müslümanlar bozguna uğrayınca, Haris, onun arkasından yaklaşarak ansızın kılıçla boynunu vurdu.
Peygamberimiz, Hamrâülesed’den dönerken, sıcak bir günde Cebrail geldi. Hâris’in, Mücezzer’i aldatıp bir yere götürürken, ansızın vurup Öldürdüğünü haber verdi ve kendisinin de kısas yoluyla öldürülmesini emretti.
Peygamberimiz, hayvanına binip Kuba’ya gitti. Kubâ Mescidinde Allah’ın dilediği kadar namaz kıldı.
Peygamberimiz’in geldiğini işiten Ensar, gelip Peygamberimizi selâmladılar.
Peygamberimiz’in o gün, o saatte gelmesinden endişelendiler.
Peygamberimiz, Müslümanlarla musâfaha yaptı. Oturdu ve konuştu.
Peygamberimiz, Haris b. Süveyd’in, bir çarşafa bürünüp gelmekte olduğunu görünce, Uveym b. Sâide’yi çağırdı.
«Haris b. Süveyd’i, Mescidin kapısına götür. Mücezzer b. Ziyad için boynunu vur!
Çünki, o, Mücezzer’i, Uhud günü öldürmüştür!» dedi.
Uveym, Hâris’i yakaladı.
Haris:
«Bırak beni! Rasûlullâh ile konuşacağım!» diyordu. Uveym, onu bırakmadı.
Peygamberimiz, Mescidin kapısındaki hayvanını getirtip binmek için davrandı.
Haris:
«Vallahi, yâ Resûlallâh! Onu, gerçi ben öldürdüm.
Vallahi, ne İslâmiyetten dönmüşümdür, ne de şüphelenmişimdir.
Bu cinayet şeytanın fitlemesi ve nefsimi ona yöneltmesiyle vuku’ bulmuştur.
Allah’a ve Resulüne tevbe ediyorum.
İşlediğim cinayetten dolayı diyetini vereyim.
Ben, Allah’a ve Resulüne tevbe ettim!» diyor ve Peygamberimiz’in hayvanının üzengisini tutuyordu.
Mücezzer’in oğulları da orada idiler.
Peygamberimiz, onlara hiç bir şey söylemiyor, Hâris’in konuşmasının sonunu almak istiyordu.
Hâris’in konuşması bitince:
«Gel, ey Uveym! Vur şunun boynunu!» dedi.
Uveym, Mescidin kapısına götürüp Hâris’in boynunu vurdu.  Mücezzer’i şehid ettikten sonra, Mekke’ye kaçtığı, tevbe etmesine, memleketine ve kavmine dönmesine müsâade almak üzre kardeşi Cülas b. Süveyd’i gönderdiği de rivayet edilir.
Kuzman’ın Uhud’a gelişi:
Kuzman, münafıklardandı. Kendisi, kavmiyle birlikte Uhud seferine çıkmaktan kaçınmıştı. Sabaha çıkınca, Zafer oğulları kadınları onu ayıpladılar ve kınadılar:
«Ey Kuzman! Erkekler savaşa çarpışmağa gitti. Sen kaldın. Yaptığından utan! Senin, kadından farkın yok. Kavmin çarpışmağa gitti. Sen, evde kaldın. Artık; ev bekçisisin!» dediler.
Kuzman, cesareti ve kahramanlığı ile tanınırdı.
Evine girdi. Yayını, ok çantasını ve kılıcını alıp Uhud yolunu tuttu.
Peygamberimiz, Müslüman saflarını düzelttiği sırada safların en arkasına geldi. Yavaş yavaş ilerliyerek ön safa girdi ve orada yer aldı.
Uhud’de Müslümanlar arasından, müşriklere ok yağdıranların ilki Kuzman’dı.
Sonra, Kılıcına el atarak onunla da çok işler gördü.
Müslümanlar bozulup dağıldıkları zaman Kuzman, kılıcının kınını kırdı. “Ölmek, kaçmaktan hayırlıdır.
Ey Evs Hânedanı! Siz de benim yaptığım gibi, şeref ve şan için çarpışınız!” diyerek müşriklerin ortasına kılıçla daldı.
Müşriklerden Hâlid b. Â’lem, tepeden tırnağa kadar demir zırha bürünmüş olduğu halde, Müslümanların önünü kesiyor, onlara: “Davarların tarlada bir araya toplandığı gibi toplanınız! Siz de ey Kureyş topluluğu! Muhammed’i, sakın öldürmeyiniz de esir ediniz. Onun ne yapacağını bir görelim bakalım!” diyerek haykırdığı sırada, Kuzman, ona doğru vardı. Omuzuna şiddetli bir darbe indirdi. Hâlid b. Â’lem’in omuzunu göğsüne kadar yardı. Kılıcını, ondan çekip çıkardıktan sonra geri döndü.
Kuzman, müşriklerden Velîd b. Âs’ı da bir vuruşta yere serdi.
Kuzman, müşriklerden yedi, sekiz kişi öldürdü. Kendisi de yaralandı ve Zafer oğullarının evine getirildi.
Uhud savaşından önce, Kuzman’ın adı anıldıkça, Peygamberimiz:
“O, cehennemliktir!” derdi.
Kuzman, yaralanıp yatağa düştüğü zaman, Müslümanlardan birisi, ona:
“Ey Kuzman! Seni tebrik ve cennetle tebşir ederim. Vallâhi, bu gün senin uğradığın musîbet, sana Allah’dandır.” Demişti.
Kuzman:
“Ne diye tebrik ve tebşir ediliyorum?! Vallâhi ben, kavmimin gayretinden başka bir maksadla çarpışmadım. Böyle olmayaydı, çarpışmazdım!” dedi. Yaralarının sancısı şiddetlenince de ok çantasından bir ok alıp kolunun damarını keserek intihar etti.
Kuzman’ın, böyle, kendi kendini öldürdüğü haber verilince, Peygamberimiz:
“Allahü ekber! Ben, gerçekten, Allah’ın kulu ve Resûlü olduğuma şehâdet edirim!”
“Şüphe yok ki, Allah, bu dini, fâcir bir adamla da te’yid eder!” buyurdu.
Huseyl ile Rifâa’ın Uhud’a gelişleri:
Huseyl b. Câbir (Huzeyfetülyeman’ın babası) ile Rifâa b. Vakş çok yaşlı ve faziletli kişilerdi. Yaşlı oldukları için, Uhud seferine katılamamışlardı.
Bunlar, bir köşke çıkıp kadınlar, çocuklar ve yaşlılarla oturdukları sırada, biri, diğerine:
«Biz, kendi başımızın çâresine bakalım. Daha ne bekliyoruz? Ömürlerimizden bir şey kalmadı. Ancak, iki yutumluk, bu günlük, yarınlık ömürlerimiz kalmıştır.
Kılıçlarımızı alsak da gündüzün Uhud’da Resûlulâh’ın yanına katılsak, belki, Allah, bize şehidlik nasib eder!» dedi. Kılıçlarını alıp Uhud’a geldiler ve mücâhidler arasına katıldılar.
Kâ’b b. Mâlik’in Peygamberimizi görüp Müslümanlara seslenmesi:
Müslümanların bir kısmı Şı’b’da, bir kısmı dağa sığınmış bulundukları sırada Peygamberimizi, Şı’b’da ilk gören, Kâ’b b. Mâlik oldu.
Kâ’b, Peygamberimizi, Miğferinin altında parlayan gözlerinden tanıdı.
«Ey Müslümanlar! Ey Ensar topluluğu! Müjde! işte! Re-sûlullâh» diyerek ve parmağı ile, Peygamberimiz’in bulunduğu ye-re işaret ederek bağırmağa başlayınca, Peygamberimiz, ona eliyle:
«Sus!» diye işaret etti.
Abdurrahman b. Avf’a Meleklerin yardım etmesi:
Haris b. Sımmeanlatıyor: «Resûlullâh s.a., Uhud günü Şı’b’da bulunduğu sırada
“Abdurrahman b. Avf’ı gördün mü?” diye benden sordu.
“Evet, yâ Resûlallâh! Dağın eteğinde müşriklerden kalabalık bir birliğin onun üzerine yürüdüklerini gördüm. Yanına gidip onu korumaya niyetlendimse de Senin yanında bulunmayı daha uygun buldum.” dedim.
Peygamber s.a.:
“Melekler, onunla birlikte çarpıştılar! buyurdu.
Abdurrahman’ın yanına döndüğüm zaman, kendisini, vurulup yere düşmüş yedi kişi arasında buldum.
Ona:
“Şu sağındakilerin hepsini sen mi öldürdün?” diye sordum.
“Şu Ertat b. Abd-i Şurahbil ile şu iki kişiyi ben öldürdüm. Fakat, şunları, kimlerin öldürdüklerini görmüş değilim!” dedi.
Kendi kendime:
“Resûlullâh s.a.’ın buyurdukları doğru imiş! “dedim.»
Azılı iki müşrikin gider-ayak öldürülmesi:
Müşriklerden Osman b. Abdullah b. Mugîre, ala bir at üzerinde, tepeden tırnağına kadar zırhlanmış, silâhlanmıştı.
Peygamberimiz, Şı’b’a doğru giderken, arkasından:
«Sen, kurtulursan, ben kurtulmayayım!» diyerek haykırıyordu.
Peygamberimiz, durdu. Orada, Ebû Âmir tarafından kazılmış olan çukurlardan birine atın sürçerek yüzü üzerine düştüğü görüldü.
At, çukurdan çıktı. Eshâb-ı kiram, onu titrerken yakaladılar.
Haris b. Sımme de Osman b. Abdullah’ın üzerine yürüdü. Onunla bir müddet çarpıştılar. Sonra, Haris, onu ayağından kılıçla vurup yere yıktı. Üzerine çöküp başını kesti. Onun yepyeni olan zırhını, miğferini ve kılıcını aldı.
Kureyş müşriklerinden Übeyd b. Haciz, Osman’ın öldürüldüğünü görünce, gelip yetişti.Harisin omuzuna bir darbe indirerek Hâris’i yaraladı ve yere yıktı. Arkadaşları, onu sırtlarında taşıyarak Peygamberimiz’in yanına getirdiler.
Ebû Dücâne, hemen Ubeyd b. Hâciz’in üzerine yürüdü. Bir müddet çarpıştılar.
Her biri, kılıç darbelerinden kalkanlariyle korunmakta idiler.
Nihayet, Ebû Dücâne, onun üzerine atılıp boynuna sarıldı. Onu yere vurdu. Kılıcı ile koyun boğazlar gibi boğazladıktan sonra Peygamberimiz’in yanına döndü.
Peygamberimiz’in, Übeyy b. Halefi öldürmesi:
Übeyy b. Halef, Mekke’de Peygamberimize rastladıkça:
«Yâ Muhammed! Benim bir atım var. Her gün, ona on altı ölçek darı yediriyorum. Bir gün gelir, onun üzerine biner, seni öl-dürürüm!» der, Peygamberimiz de:
«Belki, inşâallâh, ben, seni öldürürüm!» diyerek ona karşılık verirdi.
Übeyy b. Halef, Uhud’da Peygamberimiz’in hayatına son vermek için and içmişti.
Kardeşi Ümeyye b. Halefin öcünü almak istiyor ve
«Nerededir şu Peygamber olduğunu iddia eden kişi? Gelsin de benimle çarpışsın! Peygamberse, beni öldürür!» diyordu.
Peygamberimiz, Uhud’da çarpışırken, arkasına dönüp bakmıyor, Sahâbîlerine de:
«Übeyy b. Halefin arkamdan gelmesinden korkarım. Onu gördüğünüz zaman, bana yaklaştırınız! diyordu.
Peygamberimiz, Şı’b’a geldiği sırada  Übeyy b. Halefin atını mahmuzlayarak geldiğini gördü ve onu tanıdı.
Übeyy b. Halef:
«Yâ Muhammed! Sen kurtulursan, ben kurtulmayayım!» diyerek atını mahmuzlayıp Hz. Peygambere yaklaştı.
Peygamberimiz’in yanında bulunan Sahâbîleri:
«Yâ Resûlallâh! içimizden birisi ona karşı koysa, saldırsa olmaz mı?» dediler.
Peygamberimiz:
«Bırakınız gelsin o!» dedi.
Übeyy b. Halef, Peygamberimiz’in yanına kadar geldi.
Eshâb-ı kiram, dayanamıyarak, onun önünü kesmek istediler.
Peygamberimiz:
«Geri durunuz!» dedi.
Hemen, Haris b. Sımme’nin kargısını eline aldı. Sonra, Sahâbîlerine, puğur devenin silkinmesi gibi, silkindi. Onları, devenin sırtından sineklerin uçup dağılışı gibi, başından dağıttı.
Peygamberimiz’in o sıradaki celâdeti, hiç kimsede yoktu.
Peygamberimiz, davranınca, Übeyy b. Halef, dönüp kaçmaya başladı.
Peygamberimiz, ona:
«Ey yalancı! Nereye kaçıyorsun?!» dedi  ve onu, boynunun, miğferle zırh yakası arasındaki kısmından kargı ile vurup yaraladı.
Übeyy, sığır böğürür gibi böğürerek atından yere yuvarlandı.  Kaburga kemiklerinden bazısı da kırıldı.
Müşrikler; onu ordugâhlarına götürdüler.
Yarasının kanı çıkmıyordu. Ağrısı, sızısı dayanılacak gibi değildi. Bunun için, Übeyy:
«Vallahi, Muhammed, beni öldürdü!» dedi.
Arkadaşları:
«And olsun ki, sen aklını kaybetmişsin! Sendeki yaranın hiç ehemmiyeti yok!» dediler,
Übeyy b. Halef ise:
«O, bana, Mekke’de: “Seni, ben öldüreceğim!” demişti. Vallahi, o, benim üzerime tükürse, yine beni öldürür!» dedi.
Arkadaşları:
«Ey Ebû Amir! Vallahi, senin yaran mühim değil. Eğer, bu sendekinin aynı herhangi birimizde olsaydı, bize hiç bir sıkıntı vermez, ona aldırış bile etmezdik!» diyerek teselli etmeğe çalışıyorlar, fakat o:
«Lât ve Uzzâ’ya yemin ederim ki: eğer, bende olan bu yara, Zülmecaz panayırı halkında olsaydı, hepsi de çoktan ölüp giderlerdi!  O, bana: Seni, ben öldüreceğim! demedi mi? Değil ben, bütün Rebîa ve Mudarlar halkı da olsa, muhakkak öldürür o!» diyordu.
Übeyy b. Halef, bir gün veya bir günün bir kısmı geçtikten sonra, Mekke’ye altı mil uzaklıkta bulunan Serife gelince, öldü.
Übey b. Halefin, giderken:
«Susadım! Susadım!» diye bağırdığı, bir adamın da:
«Su verme ona! Çünki o, Resûlullâh’ın düşmanıdır.» dediği rivayet edilir.
Peygamberimiz’in kılıcını yıkatması ve bir daha böyle bir mağlubiyete uğranmıyacağını müjdelemesi:
Peygamberimiz, evine geldiği zaman, Zülfikâr adlı kılıcını Hz. Fâtıma’ya uzattı:
“Yavrucağızım! Bunun kanını yıka!
Vallâhi, o, bu gün, bana yapacağı vazifeyi gereği gibi yaptı!” dedi.
O sırada Hz. Ali de kılıcını Hz. Fâtıma’ya uzattı:
“Bunun da kanını yıka! Vallâhi, o, bu gün, bana yapacağı vazifeyi gereği gibi yaptı!” dedi.
Peygamberimiz Aliye:
“Sen, nasıl hakkiyle çarpıştınsa, seninle birlikte Âsım b. Sâbit de, Hâris b. Sımme de, Sehl b. Huneyf de, Ebû Dücâne de hakkiyle çarpışmışlardır!”
“Allah, bize Fethi hakimiyeti nasib edinceye kadar, müşrikler, bir daha bizi bunun gibi bir musîbete uğratamıyacaklardır!” dedi.
Bir şehid yavrusunun evlâd edinilmesi:
Beşir (Bişr) b. Akrebe anlatıyor: “Babam Akrabe, Uhud günü şehid olunca, ağlayarak Peygamber Aleyhisselâm’a gittim.
(Sevgili Yavrucuğum! Sen, ne diye ağlıyorsun? Sus, ağlama! Senin baban ben olursam, annen de Âişe olursa, râzı olmaz mısın? dedi.)
(Babam, annem Sana fedâ olsun yâ Resûlallâh! Râzı olurum!) dedim.
Eliyle, başımı sıvazladı, okşadı. Başımda, elinin değidiği yerin saçları siyah kaldı. Diğer yerlerin saçları ağardı.
Dilimde pelteklik vardı. Püskürünce, peltekliğim de geçti.
Bana: (Senin adın ne?) diye sordu.
Akrebe! (Büceyr!) dedim.
Hayır! Sen, Beşîr (Bişr sin!) dedi.
ÜMMÜ EYMEN r.a.
Peygamberimiz Cennetle müjdeliyor
Peygamberimiz s.a. doğmadan önce babasını, altı yasında da annesini kaybetmişti. Hem yetim, hem de öksüz olarak büyüdü. Fakat birçok kadın, bir anne şefkatiyle o yüce Peygamberi bağrına bastı. Ona annesizlik acısını hissettirmemek için ellerinden gelen gayreti gösterdiler.
İşte bu kadınlardan birisi de Ümmü Eymen’di. Peygamberimiz’in Ehl-i Bcytten saydığı ve “annemden sonra annem” diyerek iltifat ettiği bu büyük İslâm kadının asıl ismi. Bereke bint-i Salebe’ydi. uzun yıllardan beri peygamber ocağının hizmetlerini görüyordu. Peygamberimiz’in babası Abdullah’ın vefatından sonra da aynı evde kaldı. Artık hem anne Âmine’nin hem de Peygamberimiz’in yardımcısıydı.
Resulullah s.a. altı yaşına geldiğinde, Hz. Amine, yanına Ümmü Eymen’i de alarak Medine’ye gitti. Niyeti hem oradaki akrabalarını, hem de kocası Abdullah’ın kabrini ziyaret etmekti. Bir ay Medine’de kaldılar.
Ümmü Eymen (r.a.) Medine’deki bir hatırasını şöyle anlatır: “Bir gün Yahudi âlimlerinden ikisi yanıma geldi. ‘Bize Ahmed’i çıkar’ dediler. Ben de onu dışarı çıkardım, iyice incelediler. Sonra da, ‘Bu çocuk, peygamberdir. Burası da onun hicret edeceği yerdir. Bu memlekette büyük savaşlar olacaktır’ dediler.”
Ümmü Eymen onların bu konuşmalarından sonra çok korkmuştu. “Sevgili oğluna” bîr zarar vermelerinden endişe duyuyordu. Her hangi bir tehlikeye karşı onu korumak için, Peygamberimiz’in yanından ayrılmamaya gayret gösterdi.
Nihayet Mekke’ye hareket günü gelmişti.Ümmü Eymen buna çok sevindi. Artık Yahudilerin Resulullaha bir zarar veremeyeceklerini düşünüp rahatladı. Bu üç kişilik kafile Medine’den ayrıldılar. Mekke’ye doğru yola koyuldular. Neşeli bir şekilde yollarına devam ediyorlardı. Fakat biraz sonra beklemedikleri birsey oldu. Hz. Âmîne birden bire rahatsızlandı. Bu hastalıktan kurtulamayıp vefat edeceğini anlamıştı. Baş ucunda duran Peygamberimiz’in yüzüne baktı, bir rüyasını hatırladı. Şöyle dedi:
“Şayet rüyada gördüklerim doğruysa, sen Celâl ve bol ikram sahibi olan Allah tarafından Âdem oğullarına helâl ve haramı bildirmek üzere Peygamber gönderileceksin. Sen, teslimiyeti, ceddin ibrahim’in dinini yerleştireceksin. Cenabı Hak seni devam edegelen putlardan, putperestlikten koruyacaktır.
“Her yaşayan ölür; her yeni eskir. Her yaşlanan zeval bulur. Evet, ben de öleceğim. Fakat devamlı anılacağım. Çünkü temiz bir evlât dünyaya getirdim. Arkamda hayırlı birini bırakıyorum.”
Amine bundan sonra ciğerparesini Ümmü Eymen’e emânet etti. Ona iyi bakması ricasında bulundu. Çok geçmeden de ruhunu teslim etti. O sırada otuz yaşındaydı. Peygamberimiz böylece altı yasında iken öksüz kalıyordu. Cenab-ı Hak sevgili Resulüne, küçük yaşından beri her türlü acyı tattırıyor ve onu kemâle erdiriyordu ki. ümmetine tam örnek olabilsin. Ona iman edenler, peygamberlerinin çektiği sıkıntıyı hatırlayarak teselli bulsunlar, karşılaştıkları musibetlere sabretsinler.
Ümrna Eymen’in sırtına artık ağır bir yük yüklenmişti. Ağlamak, hıçkırmak, istiyor, fakat Peygamberimiz’in üzüleceğini düşünerek vaz geçiyordu. Kendini toparladı. Bundan sonra ona annesinin yokluğunu hissettirmcyccekti. Bunun için de elinden gelen fedakârlığı göstermeye çalışacaktı. Öz evlâdıymiş gibi mübarek yavruyu bağrına bastı. Sonra da onu şöyle teselli etti:
“Üzülme, ağlama canım Muhammed’im! ilâhî kadere karşı boynumuz kıldan incedir. Can da Onun, mal da. Hepsi bize emanet. O, emâneti nasıl verrnişse öyle alır.”
Sevgili Peygamberimiz’in gözü yaşlıydı. Artık hem yetim, hem de öksüz kalmıştı. Babasının yüzünü hiç görmemişti. Bundan sonra annesinin de yüzünü göremeyecekti. Göz yaşları arasında, “Ben de biliyorum. Onun hükmüne her zaman boyun eğerim. Fakat anne yüzü unutulmayacak bir yüzdür. O yüzü tekrar göremem diye üzülüyorum” dedi. Fakat kendisini toparlamakta gecikmedi. Annesine karşı son vazifesini yerine getirmek istiyordu. Yaşından beklenmeyen, bîr olgunluk içerisinde dadısına şöyle dedi:
“Haydi. O, emâneti sahibine teslim etti. Biz de onun naşını toprağa teslim edelim de rahat etsin.”
Biraz sonra annelerin en şereflisini, en bahtiyarını birlikte defnettiler.
Artık Resulullahı Mekke’ye götürme vazifesi Ümmü Eymen’e kalmıştı. Peygamberimizi deveye bindirdi. Birlikte yola çıktılar. Beş günlük meşakkatli bir yolculuktan sonra Mekke’ye ulaştılar. Ümımü Eymen göz yaşları arasında Peygamberimizi, dedesi Abdulmuttalib’e teslim etti. Fakat gerek dedesinin yanında bulunduğu sıralarda, gerekse onun vefatından sonra amcası Ebû Talib’in himayesinde iken. Peygamberimiz’in hizmetinde bulunmaktan geri durmadı. Bunu kendisi için büyük bir şeref saydı.
Aradan yıllar geçti. Peygamberimiz 25 yaşına gelmişti. Herkes onu seviyor, “Muhammedü’l-Emin” diye tanıyordu. O sırada kendisinden 15 yaş büyük, dul fakat Mekke’nin en şerefli kadını Hz. Hatice ile evlendi. Hatice Validemiz zengindi. Bütün servetini sevgili beyinin emin ellerine teslim etti.
Peygamberimiz, bir anne şefkatiyle kendisini bağrına basan, ancak bir annenin yapabileceği kadar fedakârlık gösteren sevgili dadısını unutmamıştı. Ona her türlü maddi yardımda bulunuyor, bir evlâdın annesine duyabileceği saygı kadar hürmet gösteriyordu. Bu arada sevgili dadısının bir yuva kurmasını temin etti. Onu Ubeyd b. Zeyd ile evlendirdi.
Peygamberimiz kırk yaşına geldiğinde, Cenab-ı Hak onu kendine muhatap seçti ve peygamberlikle vazifelendirdi. Çocukluğundan beri kendisine, sadâkat elini uzatan Ümmü Eymen, başından beri onun mühim bir şahsiyet olacağını tahmin ediyordu. Çünkü gerek doğumunda, gerekse doğumundan sonra birçok harika hallerine şahit olmuştu. Bu sebeple onu hiçbir zaman yalnız bırakmadı. Devamlı yanında yer aldı. Davete başladığı zaman da onu yalnız bırakmadı. Tereddütsüz iman ederek Resulullahı sevindirdi.
O devirde Müslüman olmak, akıl almaz işkenceleri peşinen kabul etmek demekti. Ümmü Eymen de bu acı işkencelerden hissesini aldı. Fakat imanından zerre kadar taviz vermedi. Çünkü bu yolda ölmeyi büyük bir şeref sayıyordu, işkenceler tahammül edilemeyecek bir duruma geldiğinde önce Habeşistan’a, sonra Medine’ye hicret etti. Böylece iki hicret sevabı birden alıyordu. Ümmü Eymen Mekke’de olduğu gibi Medine’de de ResuluIIahı bir an olsun yalnız bırakmadı, hizmetinden geri durmadı.
Peygamberimiz’in bahtiyar Dadısı mütevekkil birisiydi. En zor durumlarda bile Cenab-ı Haktan ümidini kesmez. Onun yardım edeceğine inanırdı. Bu teslim ve tevekkülünün mükâfatını bazan peşin olarak görürdü.
Hicret ederken, Revha yakınlarında gecelemişti. Çok susamıştı. Yanında bir damla dahi su yoktu. Hiç telaşlanmadı. Çünkü kullarına karşı son derece merhametli olan Rabbinin, kendisini gördüğüne ve durumunu bildiğine inancı sonsuzdu. Susuz ve bîtap düşmeyeceğinden emindi. Nitekim Cenab-ı Hakkın yardımı gelmekte gecikmedi. Semâdan beyaz bir urgana bağlanarak sarkıtılmış bir kova gördü. Cenab-ı Hakka hamd ve şükr ederek kalktı, kovanın yanına gitti. İçi tamamıyla, berrak ve buz gibi bir su ile doluydu. Kana kana içti. Tamamen susuzluğu geçti ve rahatladı. Bu vak’ayı nakleden Ümmü Eymen şöyle der:
“Artık bundan sonra bir daha hiç susamadım.”
Ümmü Eymen’in bir diğer vasfı da, gözü pek bir iman fedaisi olmasıydı. İslâm dâvası uğruna hayatını ortaya koymaktan hiçbir şekilde çekinmezdi. Uhud Savaşında bir an için mücâhidler bozulmuş, hattâ savaş devam ederken bazı Sahabîler Medine’ye kadar gelmişlerdi. Ümmü Eymen bu duruma çok üzüldü. Onların, Peygamberimizi cephede düşman karşısında bırakıp paniğe kapılmalarından çok rahatsız oldu. Cepheyi terk eden birine şöyle çıkıştı:
“Burada öreke [iğ] var! Bari onu al da iplik bük! Kılıcını da getir, bana ver. Kadınlarla birlikte Uhud’a gidip, ben çarpışayım” Ümmü Eymcn daha Fazla duramadı. Bir kadın olarak kendisinin de orada yapabileceği bir şeyler elbette vardı. Bir kaç kadınla birlikle Uhud’un yolunu tuttu. Oraya vardığında hemen Resuiullahın durumunu sordu. Onun sağlık haberini alınca da ferahladı. Diğer kadınlarla birlikte yaralıları tedavi etti. Mücahidlere su dağıttı.”
Bütün Sahabiler gibi Ümmü Eymen de Peygamberimizi çok severdi. Hayatını Peygamberimize feda edebilecek bir imana sahipti. Resulullahı devamh sevinçli görmek ister, onun üzülmesine hiç tahammül edemezdi. Resulullahla birlikte sevinir, onunla birlikte üzülürdü. Bir gün Peygamberimiz s.a. hasta bir çocuğu kucağına almıştı. Çocuk hastalığın tesiriyle inliyordu. Peygamberimiz şefkatinden ağladı. Resulullahın ağladığını gören Ümmü Eymen de ağlamaya başladı. Peygamber Efendimiz, “Resulullah yanında iken niçin ağlıyorsun?’’ diye sordu. Ümmü Eymen ona olan sevgisini şöyle ifade etti:
“Resulullah ağlarken ben nasıl olur da ağlamam?”
Ümmü Eymcn’in Ubcyd b. Zeyd ile evliliğinden Eyman dünyaya geldi.Ubeyd Ümmü Eymen’i boşadı.Hz. Ubeyd Hüncyn Savaşına katıldı. Kahramanca mücâdele etti ve şehâdet mertebesini kazandı.
Peygamber Efendimiz, kendisine annelik yapan, imanı uğrunda her türlü yokluk, çile ve ıztıraplara göğüs geren, hatta bunun için işkencelere maruz kalan fedakâr Dadısını tek başına bırakmadı. Birgün Ashabına hitaben,
“Cennet ehlinden bir kadınla evlenmek isteyen Ümmü Eymen’le evlensin buyurdu. Böylece onun Cennetlik bir kadın olduğuna işaret ediyordu. Üramü Eymen Resulullahın kendisi hakkındaki bu sözünü duyunca sevinçten ne yapacağını şaşırdı. Öyle ya! Bir Müslüman için bundan daha büyük bir saadet düşünülebilir miydi?
Resulullahın davetine ilk icabet eden evlâtlığı Zeyd b. Harise oldu. Hz. Zeyd gene bir Sahabîydi. Ümmü Eymen gibi yaşlı bir kadın İle evlenmeye sırf Allah’ın Resulünü memnun edebilmek için talip olmuştu. Peygamberimiz’in rızasını dünyevî lezzete tercih etti. Bundan sonra Resulullah bu büyük Sahabîsi ile sevgili Dadısını İslâm’ın ilk yıllarında nikahladı. İşte babası gibi büyük bir Sahabî olan İslâm kumandanı Üsâmc b. Zeyd bu evlilikten dünyaya geldi.
Ümmü Eymen’in Peygamberimiz’in yanında ayrı bir yeri vardı. Bâzan latifede bulunarak onun gönlünü alırdı. Fakat Peygamber Efendimiz latife yaparken bile doğru söyler, hakikati ifade buyururdu. Muhatabını incitmeden sevindirir, neşelendirirdi. Hz. Ümmü Eyrnen bir defasında Resulullah’ın huzuruna girerek, “Bana bir binek temin ediniz’ diye ricada bulundu. Resulullah
“Seni deve yavrusuna bindireceğim” buyurdu. Ümmü Eymen Resulullahın nüktesini anlamadı.
“ Ey Allah’ın Resulü, yavrunun benî taşımaya gücü yetmez. Hem ben deve yavrusu istemiyorum ki” dedi. Peygamberimiz sözünü tekrarladı:
“Seni ancak bir deve yavrusuna bindireceğim” buyurdu.
Böylece yüce Peygamberimiz şaka yaparken dahi hakikati beyan ediyordu. Her deve, bir deveden doğması sebebiyle deve yavrusu değil miydi?
Ümmü Eymen Peygamberimiz’in vefatında yanında bulundu. Göz yaşlarını tutamıyordu. Ona,
“Niçin bu kadar ağlıyorsun’? dediler. “Ben vahyin kesilmesine ağlıyorum.”‘ cevabını verdi.
Bu büyük İslâm kadınına Peygamberimiz’den sonra Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer de layık olduğu hürmeti gösterdiler. Çünkü, Resululahın değer verdiği kimseler Sahabîlerin yanında da kıymetliydi. Bu sebeple zaman zaman ziyaretine giderler, varsa ihtiyaçlarını görürlerdi.  O da dua ederdi,
Yaşı bir hayli ilerleyen Ümmü Eymen Hz. Osman’ın halifeliğinin ilk yıllarında vefat etti. Onun rivayet ettiği bir badis-i şerif şöyledir:
“Hiçbir farz namazı kasten terk etme. Kim namazı kasten terk ederse, Allah ve Resulünün koruma ve teminatından mahrum kalır.”
ÜMMÜ SELEME r.a.
Çileden sonra gelen saadet!
Ümmü Seleme ilk Müslüman!ardandı. ilk Müslümanlardan olan Abdullah b. Abdul Esed’le evliydi. Bu bahtiyar aile Islârnıyeti kabul etmekle, akrabalarının ve diğer müşriklerin akıl almaz işkencelerine maruz kaldılar. Fakat inançlarından zerre kadar tâviz vermediler, işkenceler dayanılmaz bir hal alınca da Habeşistan’a hicret ettiler. Habeş Necâşisi kendisine sığınan muhacirleri iyi karşıladı. Onlardan hiçbir yardımı esirgemedi. Fakat vatanlarından, Peygamberimiz’den uzakta olmak, diğer muhacirler gibi Ürnmü Seleme’yi ve beyini çok üzüyordu.
Ümmü Seleme’nin gurbet ellerde dört çocuğu dünyaya geldi. Bunlar: Zeyneb, Seleme, Ömer ve Dürre idi. Asıl ismi Hind olan Ümmü Seleme, bu künyeyi oğlu Seleme doğduktan sonra aldı.
Muhacirler uzun müddet Habeşistan’da kaldıktan sonra tekrar Mekke’ye döndüler. Fakat yine müşriklerin işkencelerine maruz kaldılar. Bundan sonra Peygamherimiz Allah’ın emri üzerine Müslümanlara Medine’ye hicret etmelerini söyledi. Ümmü Seleme ve beyi Ebû Seleme bu emre uydular. Allah yolunda ikinci defa hicret için hazırlık yaptılar. Ve kısa zaman içinde Medine’nin yolunu tuttular.
Müslümanların teker teker veya kafileler halinde Mekke’yi terketmeleri, müşrikleri iyiden iyiye kızdırıyordu. Bu hicreti durdurmak için harekete geçtiler. Ümmü Seleme’nin müşrik olan akrabaları da buna. katıldılar. Ebû Seleme’ye yetişerek Ümmü Seleme’nin götürülmesine müsaade etmeyeceklerini bildirdiler. Onlara karsı koyabilecek gücü olmayan Ebû Seleme, hanımını ve oğlu Scleme’yi bırakıp yola yalnız olarak devam etmek mecburiyetinde kaldı. Sonrasını Ümmü Seleme’den dinleyelim:
“Akrabalarım beni Ebû Seleme’nin elinden alınca, onun yakınları kızdılar ve ‘Madem onlar Ümmü Seleme’yi bizim adamımızdan ayırdılar, biz de oğlumuzu Ümmü Seleme’nin yanmda bırakmayız’ dediler. Oğlum Seleme’yi aralarında çekiştirmeye başladılar. Sonunda onun elini kolunu çıkardılar ve o haliyle alıp götürdüler. Bir aya yakın, sabahtan akşama kadar göz yaşı döktüm. Nihayet bana acıdılar ve
“İstersen kocanın yanına gidebilirsin’ dediler. Bunun üzerine kocam Ebû Seleme’nin akrabaları da oğlumu getirip bana verdiler. Bundan sonra ben oğlumla birlikte Medine’ye hareket ettim.”
Ümmü Seleme, uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra Medine’ye, ulaştı, kocası Ebû Seleme’yi buldu. Artık hasret ve çile sona ermiş, aile fertleri tekrar birbirine kavuşmuştu. Ümmü Seleme ile Ebû Seleme evlilik hayatının müstesna misâllerini veriyorlardı, çok mes’uddular. Hattâ Ümmü Seleme, beyi Ebû Seleme kendisinden evvel vefat ederse, bir başkasıyla evlenmemeyi dahi düşünüyordu. Bir gün konuyu beyine açtı:
“Ey Ebû Seleme, cennetlik kocası ölen cennetlik bir kadın, sonradan başkası ile evlenmezse, Allah muhakkak onu Cennette kocasıyla bir araya getirecektir. Aynı şekilde, cennetlik bir hanımı vefat eden cennetlik bir erkek de sonradan başka bir kadınla evlenmezse, Allah muhakkak onu da hanımıyla bir araya getirecektir. Öyle ise gel seninle sözleşelim. Ne sen benden sonra evlen, ne de ben senden sonra evleneyim.”
Ebû Seleme hanımının bu teklifini kabul etmedi. Şöyle dedi:
“Sen benim sözümü dinle! Ben öldükten sonra sen evlen.” Sonra da değerli hanımı için şu duayı yaptı:
“Allah’ım, Ümmü Seleme’ye benden sonra daha hayırlı ve onu hor görmeyecek, incitmeyecek bir koca nasib et.”
Bu konuşmadan sonra fazla bir zaman geçmemişti ki, Uhud Savaşı’nda aldığı yara açıldığından, Ebû Seleme yatağa düştü. Ümmü Seleme ona hizmet ediyor, bir dediğini iki etmiyordu. Elinden gelen fedakârlığı gösteriyordu. Bu hal beş ay devam etli. Beş aynı sonunda Ebû Seleme vefat etti. Onun vefatını, haber alan Sevgili Peygamberimiz, hemen geldi, Ebû Seleme’nin baş ucunda oturdu, açık kalan gözlerini kapadı ve
“Şüphesiz ruh çıktığında göz onu takip eder” buyurdu.
O sırada Ebû Seleme’nin akrabalarından bâzıları ağıtlar yakarak, uygunsuz sözler söyleyerek ağlıyorlardı. Peygamberimiz bu durumdan hoşlanmadı.
“Siz kendiniz için hayırdan başka şeye duâ etmeyin. Çünkü melekler söylediklerinize Âmin’ derler” buyurarak onları ikaz ettikten sonra, Ebû Seleme için de şöyle duâ etti:
“Allah’ım, Ebû Seleme’yi affet. Derecesini hidâyete erenler arasına yükselt. Arkasında kalanlar için de Sen halef ol! Bizi de onu da affet.Ey Âlemlerin Rabbi, kabrini genişlet. Orada onun nurunu çoğalt!”
Ümmü Seleme, kocasının vefatından sonra dul kaldı. Başka bir erkekle evlenebilmesi için beklemesi gereken müddet (iddet) tamamlanınca birçok Sahabî ona evlenme teklifinde bulundu. Fakat o bunların hiçbirisini kabul etmedi. O, “Mü’minlerin annesi” şerefine nail olacaktı. Fakat bunu bilmiyordu. Devamlı olarak Ebû Seleme’nin Peygamberimiz’den öğrendiği ve kendisine de öğrettiği şu sözleri söylüyordu:
“Sabrederek mücadeleye devam edenler, başlarına bir belâ geldiği zaman: “Biz ilâhî kazaya rıza için yaratılmış kullarız. Sonunda yine Allah’ın huzuruna vararak hesaba çekileceğiz” diyenlerdir.” (2/156) der, sonra da “Allah’ım! bu uğradığım musibetin mükâfatını ihsan et ve beni ondan daha hayırlısına nail eyle’ diye dua ederse, muhakkak Allah onun duasını kabul eder.’
Ümmü Seleme bir yandan Peygamberimiz’in tavsiye etliği duayı tekrarlıyor, bir yandan da,
“Ebû Seleme’den daha hayırlı kim olabilir?” diye düşünüyordu. Çok geçmeden bu “hayırlı” kimseyi öğrendi.
Peygamber Efendimizin, Ümmü Seleme gibi mücâhide bir hanımın dört çocuğu ile ortada kalmasına ve perişan olmasına gönlü razı olamıyordu, İslâmiyet uğrunda bu kadar çile ve ıztırap çeken ve fedakâr Sahabıyesini nikahlamakla mükâfatlandırmak istedi. Dünür göndererek kendisiyle evlenmek istediğini bildirdi. Ümmü Seleme, Rasûlullahın elçisini görünce duasının kabul edildiğini anladı, Çok sevinmekle birlikte, çocuklarının Resûlullahı rahatsız edeceklerinden korktuğu için müsbet cevap vermedi. Nihayet Peygamber Efendimiz kendisi gitti. Ümmü Seleme ona şöyle dedi:
“Ya Resûlullah! Ben yaslı bir kadınım. Hem çocuklarım var. Aynı zamanda şiddetli şekilde kıskancım. Velîlerimden nikah şahitliği yapabilecek kimse de yok.”
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu;
“Yaşlı bir kadın olduğunu söylüyorsun. Bir kadının kendisinden daha yaşlı bir erkekle evlenmesi ayıp değildir.
“Yetimlerin olduğunu söylüyorsun. Onların geçimleri Allah ve Resulüne aittir.
“Diğer hanımlarınızı kıskanırım’ diyorsun Bunu senden kaldırması için Allah’a duâ ederim.
“Yanında nikah şahitliğini yapabilecek velinin olmadığını söylüyorsun. Burada olan ve olmayan velîlerin içerisinde bana razı olmayacak yoktur.”
Bunun üzerine Ümmü Seleme Peygamberimiz’in evlenme teklifini kabul etti ve nikahlandılar. Peygamberimiz düğün yemeği verdi. Ümmü Seleme bununla ilgili hatırasını şöyle anlaür:
“Vefat eden Zeyneb’in [mü’minlerin annesi] odası bana verildi. Odada bir toprak çanak, çanağın içinde bir parça arpa, bir el değirmeni ve bir de taştan yapılmış çömlek buldum. Çömleğin içinde erimiş yağ vardı. Arpayı el değirmeniyle öğüttüm, çömlekte bulamaç yaptım. Biraz yağ koydum.İşte bu yemek Resûlullah ile ev halkının düğün yemeği oldu.
Resûlullah’ın yanında ayrı bir yeri vardı
Ümmü Seleme’nin Peygamberimiz’in yanında ayrı bir yeri vardı. Resulullah onu kendisinin en yakınları ve mübarek neslinin devamına vesîle olan Eh1-i Beyti arasında sayıyordu.
Bir gün Ümmü Seleme’nin yanında iken Hz. Fâtıma, Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin gelmişti.
Peygamberimiz onlarla beraber yemek yedi. Bu sırada,
“Ey ehl-i beyt! Allah sizden kiri, günahı gidermek ve tertemiz yapmak ister” mealindeki Ahzab Sûresinin 35. âyet-i kerimesi nazil oldu. Peygamberimiz kızı Fâtima’yı, damadı Ali’yi ve torunları Hasan ile Hüseyin’i hırkasının içine alarak “Ya Rabbi bunlar benim ehl-i beytim ve yakınlarımdır. Onlardan günahları gider ve onları temizle” buyurdu. Ümmü Seleme böyle bir fazileti kaçırmak istemedi.
“Yâ Resûlallah. ben de ehl-i beyttenim” dedi. Peygamber Efendimiz
“Evet, inşaallah” buyurarak sevgili hanımım taltif etli.
Hz. Ümmü Seleme, Peygamberimize yakınlığı ile tanınıyordu. Bu sebeple Peygamberimiz’in hanımları Rasûlullahtan birşey isteyecek olsalar, Ümmü Seleme vasıtası ile isterlerdi.
Peygamberimiz, Rıdvan Biatı’nda, hakkında vahiy gelmeyen bir meselede Ümmü Seleme Validemizle istişare yapmış ve onun fikrini uygun görerek tatbik etmişti.
Ümmü Seleme birçok Sahabînîn erişemediği bâzı ulvî manzaralara da şahit olmuştu. Bir defasında Peygamberimiz’in Dihye ile konuştuğunu gördü. Fakat Peygamberimiz onun Dihye değil, Cebrail olduğunu söyledi. Vahiy meleğini görmüş olmak Ümmü Seleme’yi derecesiz sevindirdi.
Bir gün Peygamberimiz Ümmü Selcme’nin yanında iken yine Cebrail geldi. Peygamberimiz Ümmü Seleme’ye
“Kapıyı üzerimizden kapa. İçeriye kimseyi alma!”‘ buyurdu. Onlar içerdeyken Hz. Hüseyin geldi, içeriye girmek istedi. Ümmü Seleme onu içeriye koymak istemediyse de, Hüseyin bir fırsatını bulup içeriye daldı ve Resûlullah’ın kucağına oturdu. Peygamberimiz sevgili torununu öptü ve sevdi. Cebrâil a.s.,
“Onu çok mu seviyorsun?” diye sordu. Peygamberimiz
“Evet, çok seviyorum” buyurdu. Bundan sonra aralarında şöyle bir konuşma geçti:
“İyi ama ümmetin onu şehid edecek.” “Demek onu mü’min-ler öldürecek?”
“Evet. İstersen onun şehid edileceği yeri de sana haber vereyim.”
Peygamberimiz bildirmesini isteyince de Cebrail a.s. kısa bir müddet için oradan ayrıldı. Kerbelâdan getirdiği bir avuç kırmızı ve ıslak toprakla döndü. Bunun üzerine Peygamberimiz’in mübarek gözleri yaşardı. Cebrail’in getirdiği toprağı saklaması için Ümmü seleme’yc verdi,
Peygamberimiz’in vefatından sonra Ümmü Seleme onun sevgili torunlarını gördükçe hep Resûlullah’ın onlara olan sevgisini hatırlar, göz yaşı dökerdi. Onun hatırasına onlara gözü gibi baktı. Bir zarar gelmemesi için elinden gelen gayreti gösterdi.
Peygamberimiz’den 378 hadîs rivayet etmiştir. Kızı Zeyneb ve oğlu Ömer de tanınmış fıkıhçılardı.
Cemel Vak’ası’nda Ümmü Seleme, Hz. Ali’nin tarafını tuttu ve oğlu Ömer’i yanına alıp
“Canımdan daha kıymetlidir, fakat senin bulunduğun yerde seninle birlikte bulunsun” diyerek onu Hz. Ali’ye teslîm etti. Ömer, Cemel Vak’ası’nda Hz. Ali’nin yanında idi.
Aradan yıllar geçti Cebrail’in verdiği haber gerçekleşti. Hz. Hüseyin, Hicretin 61. yılında. Kerbelâ’da Yezîd’in adamları tarafından şehid edildi, O sabah, Sahabîler Ümmü Seleme’nin ağladığını gördüler. Sebebini sordular. Ummü Seleme üzüntüsünün sebebini şöyle açıkladı:
“Rüyamda Resûlullalu gördüm. Başında, saç ve sakalında topraklar vardı.
‘Ey Allah’ın Resulü, size böyle ne oldu? diye sordum.
“Biraz önce Hüseyin’i şehid ettiler’ buyurdu.
“ İşte bu gördüğüm rüyânın tesiri ile ağlıyorum’ dedi.
Hz. Hüseyin’in şehid edildiği gün güneş tutulmuş; gökyüzü kıpkırmızı kesilmişti. Halk Kıyametin kopacağını zannetti,
Hz. Hüseyin’in şehadetine sadece insanlar değil cinler dahi göz yaşı dökmüştü. Ümmü Seleme bununla ilgili bir hatırasını şöyle anlatıyor:
“Resülullahın vefatından sonra cinlerin ağladığını hiç duymamıştım. Birgün yine onların ağladığını duydum. Oğlum Hüseyin’in şehid edildiğini hissettim. Hizmetçimi göndererek haber getirmesini istedim. Biraz sonra Hz. Hüseyin’in şehid edildiği haberiyle geldi.”
Hz. Hüseyin’in şehid edildiğini haber alan Ümmü Seleme baygınlık geçirmiş, hıçkırıklar içerisinde ağlamıştı.
Peygamberimiz’in vefatına kadar onunla birlikte yasayan Hz. Ümmü Seleme, ondan çok sey öğrenmişti. Bilhassa kadınlarla ilgili meselelerde İslâm fikhını en iyi bilen Sahabîler arasında yer aldı. Pekçok mesele onun fetvalarıyla açıklığa kavuştu.
Ümmü Seleme, hadis ilmine de çok büyük hizmetlerde bulundu. O, hadis rivayeti hususunda Peygamberimiz’in hanımları içerisinde Hz. Âişe’den sonra ikinci sırayı alır. Rivayet ettiği hadislerin sayısı 378’dir. Onun rivayet ettiği hadislerden ikisi su mealdedir:
“Kocası kendisinden razı olduğu halde ölen kadın Cennete girer.”
“Ey kalpleri döndüren Allah! Kalbimi dinin üzerine sabit kıl”
Peygamberimiz’in hanımları içerisinde en son vefat edeni olan Ümmü Seleme, 84 yıl gibi bereketli bir ömür sürdükten sonra. Hicretin 58, senesinde. Medine’de vefat etti. Bakî Kabristanına defnedildi. Cenaze namazını Ebû Hüreyre kıldırdı. Allah onlardan olsun.
ÜMMÜ SÜLEYM r.a.
Evliliğiyle iman kurtaran Sahabîye
Ümmü Süleymin asıl ismi Rumeysâ idi, Medineliydi. Neccar oğullarındandı. Peygamberimiz’in süt teyzesıydi. Büyük Sahabi Haram b. Mühan’ın ve Kıbrıs’ın fethi sırasında şehıîd olan Ümmü Haram’ın kız kardeşiydi. Mâlik b. Nadr ile evliydi. Büyük Sahabi Encs b. Mâlik bu evlilikten doğmuştu.
Ümmü Sülcym Medine’de İslâmiyetin yayılmaya başladığı sıralarda Müslüman olmuştu. Kalbi ve gönlü huzurla dolmuştu. Fakat kocası Mâlik İslâm’ı kabul etmemişti. Üstelik Ümmü Süleym’in Müslüman olduğundan da haberi yoktu.
Ümmü Sülcym, kocasının İslâmiyeti kabul etmeyeceğini; kendisine de müdahalede bulunacağını biliyordu. Fakat kimden gelirse gelsin, İslâm dâvası yolunda her türlü tepkiye ve sıkıntıya katlanmayı göze almıştı. Onun tek arzusu, o sırada henüz çocuk yaşta bulunan Enes’in Müslüman olarak yetişmesiydi. Sık sık ona kelîme-i Şehadet telkin ediyordu, Bir gün yine ona kelimci şehadet öğretirken kocası Mâlik eve geldi. Çok kızdı. Hiddetli bir şekilde,
“Ne o, sende mi dinini değiştirdin?” diye çıkıştı. Ümmü Süleym sakindi. Vakarlıydı.
“Hayır,” dedi, “sadece Muhammed’in peygamber olduğuna iman ettim.” Doğrusu Mâlik bu cevabı hiç beklemiyordu. Şimdiye kadar sessiz ve sakin biri olarak tanıdığı hanımının, bu cesareti nereden aldığını da anlayamamıştı. Çok kızdı.
“Oğlumun ahlâkını ve inancını bozmaya çalışma” diyerek sert bir dille onu tehdit etti. Oysa Ümmü Süleym, oğlunu ebedî olarak Cehennemde yanmaktan kurtarıyor, bunun yolunu öğretiyordu. İnad etmenin, hakikatlardan yüz çevirmenin mânâsı var mıydı? Taştan, odundan yontulan putlara ilâh diye tapınma, onlardan yardım bekleme cehaleti daha ne zamana kadar devam edecekti? Ümmü Süleym kocasına yumuşak bir şekilde,
“Ben onun inancını bozmuyorum, bilakis düzeltmeye çalışıyorum” dedi.
Fakat Mâlik’in gözünü cehalet karanlığı bürümüştü. Çok öfkelendi. Evi terk etti. Kaderin garip bir tecellisidir ki, kendisini takip eden bir düşman tarafından öldürüldü. Böylece Hz. Encs küçük yaşta yetim kalıyordu.
Bu, her ne kadar bir felaket olarak görülse de, aslında bir rahmetti. Çünkü Mâlik bir İslâm düşmanıydı. Anne ve oğulun Islâmı yaşamasına ve bu pınardan kana kana içmelerine mâni olacağı şüphesizdi. Cenab-ı Hak, İslâmiyete çok büyük hizmetleri dokunacak olan Hz. Enes’in müşrik bir babanın terbiyesi altında büyümesine rızâ göstermemişti. Ümmü Süleym Cenab-ı Hakkın yarattığı her şeyde mutlaka bir hayır olduğuna inanırdı. Kadere teslim olarak sabretti.
Ümmü Süleym biricik oğlu Enes’i üvey babanın baskısı altında büyütmek istemiyordu, Onu yetiştirmek hususunda karşılaşacağı bütün sıkıntıları peşinen kabul ederek, Enes büyüyünceye kadar evlenmemeye karar verdi.
“Oğlum Enes büyüyüp bana müsaade etmedikçe evlenmeyeceğim” diye kendi kendine söz verdi.
Ümmü Süleym fakir biriydi. Bundan sonra artık sıkıntılı bir hayat yaşadı. Fakat Cenab-ı Hakka tevekkülü sonsuzdu. Rabbinin zorluktan sonra mutlaka bir kolaylık yaratacağına inanıyor, sabrediyordu.
Bu büyük Sahabiye istese maddeten zengin bir hayat yasayabilirdi. Çünkü kendisiyle evlenmek iste yen birçok zengin vardı. Bunların teklifini kabul etse, maddeten hiçbir sıkıntısı kalmazdı. Fakat o, Enes’in büyümesini bekliyor; karşılaştığı bütün zorluklara oğlunun hatırı için, gönül hoşluğu ile katlanıyordu.
Ümmü Süleymin taliplilerinden ve teklifi birkaç defa reddedilenlerden biri de, Ebû Talha’ydı. Yine birgün Ümmü Süleym’c geldi,
“Artık Enes büyüdü. Meclîslerde söz sahibi oldu” dedi. Bununla Ümmü Süleym’e dul kaldığı sıradaki sözünü hatırlatmak istemişti. Ümmü Süleym onun ne demek istediğini anladı.
Aslında Ebû Talha birçok yönden reddedilecek gibi değildi. Çünkü, hem zengin, hem de kavmi tarafından sevilen biriydi. Fakat müşrikti. İmanın lezzetini henüz tatmamıştı. Ümmü Sülcym’in, eli ile yaptığı puta tapan bîr insanla evlenmesi düşünülebilir miydi?
Hz. Ümmü Süleym zeki biriydi. Ebû Talha’nın kendisiyle evlenmekte ısrarlı olduğunu görünce, kalbinde bir ümit parladı. Bu evliliği, kalbi ölü bir insanı diriltmek, karanlıktan aydınlığa çıkarmak için bir vesile yapmayı düşündü. Ebû Talha’ya,
“Aslında senin gibisi reddolunmaz. Fakat sen müşriksin. Seninle evlenirsem bana tâbi olarak iman eder misin, yoksa küfrünü gizleyerek mi yaşarsın? Zira ben bir Müslümanım, Allah’a ve Resulüne iman ettim” dedi.
Medine’de İslâmiyet bir hayli yayılmış olduğundan Ebû Talha’ya da birkaç defa Müslüman olması teklif edilmişti. Aslında fayda ve zarar vermekten aciz putlara tapmanın manasızlığını o da anlamış, kalbi uyanmıştı. Zaman zaman bu düşünceler üzerinde kafa yorduğunu itiraf etti. Ümmü Süleym onun bu sözlerinden cesaret aldı. Düşünen bir insanın reddedemeyeceği şu sözleri söyledi:
“Sana faydası ve zararı olmayan bir taşa tapmayı nasıl uygun görüyorsun? Bir marangozun getirip senin için yonttuğu bir ağaç parçasının sana ne bir faydası! dokunur, ne de bir zararı...”
Ümmü Süleym, ihlaslı ve veciz konuşuyordu. Her sözü Ebû Talha’nm yüreğinde iz bırakıyor, kalbinde yerleşen bâtıl inançları siliyordu. Bu sözler karşısında söyleyecek birşey bulamadı. Oradan ayrılmak zorunda kaldı. Ümmü Sülcym bir insana iman hakikatlerini benimsetmenin zorluğunu biliyordu. Fakat azim ve gayretiyle, hak bildiği yolda sebat ederek bu zorluğun üstesinden gelebileceğine inanıyordu.
Ebû Talha birkaç gün sonra tekrar geldi, teklifini tekrarladı. İstediği kadar para vereceğini söyledi. Ancak Ümmü Süleym ne kadar zengin olursa olsun, müşrik birisiyle evlenmek istemiyordu. Müslüman olmadıkça teklifini kabul etmemekte ısrarlıydı. Onun Müslüman olması için her türlü imkân ve fırsatı değerlendirmek istiyor, en tabiî hakkından fedakârlık yapıyordu. Cenab-ı Hakkın erkeğin evleneceği kadına vermesi gereken bir hak olarak helâl kıldığı, mehir parasından dahi vaz geçiyordu. Onun bir tek gayesi vardı: Ebû Talha’nın imanını kurtarmak. Ebû Talha’ya şayet Müslüman olursa onu mehir olarak kabul edeceğini, ayrıca mehir istemeyeceğini söyledi. Şöyle dedi:
“Ey Ebû Talha! Ben senden para değil, Müslüman olmanı istiyorum. Sen ilâh diye taptığın putu ateşe atacak olsan, onun yanıp kül olacağını bilmez misin? Sen böyle bîrşeyin karşısında eğilmekten utanmıyor musun? Eğer Allah’tan başka ilâh bulunmadığına ve Muhanımed’in Resulullah olduğuna şehadet edersen, ben bunu mehir olarak kabul edeceğim. Senden ayrıca mehir istemeyeceğim.”
Bu sözler, Ebû Talha’nın kalbindeki batıl inançların son kalıntılarını da teker teker yıkmaya kâfi geldi. Yüzünde iman alâmetleri belirmeye başladı. Bu hakikati kabul etmek hususunda daha fazla ısrarda bulunmanın doğru olmayacağını düşündü. Ümmü Süleym’e
“Bana yaptığın teklifi kabul ettim. Allah’tan başka ilâh bulunmadığına ve Muhammed’in Resulullah olduğuna şehadet ederim” dedi.
Ümmü Süleym böylece sabrının neticesini görüyordu. Cenab-ı Hak hâlis niyetinin mükâfatını bu güzel netice ile verdi. Artık Ebû Talha’yı reddetmenin mânâsı yoktu. Teklifini kabul etti ve onunla evlendi. Böylece, hem bir insanı küfürden kurtarıyor, hem de yuvasına yeni bir düzen getirmiş oluyordu. Ümmü Sülevm vasıtasıyla Müslüman olan Ebû Talha büyük Sahabîler arasına girecekti. Birçok savaşlarda vücudunu Peygamberimize siper edecek, servetini Allah ve Resulü uğrunda harcamaktan çekinmeyecekti. Bu sebeple, birçok defalar Resulullahın iltifatına mazhar olacaktı.
Ümmü Sülcym, Ebû Talha’nın ebedî hayatını kurtardığı için çok memnundu. Diğer taraftan Ebû Talha da sevinçliydi. Hem İsiâmiyctle müşerref olmuş, gönlü ve kalbi nurla dolmuştu, hem de Ümmü Süleym gibi iman fedaisi bir hayat arkadaşına sahip olmuştu. Birlikte mesud bir ömür geçirdiler.
Ümmü Sülcym bu hareketiyle kendinden sonraki hanımlara örnek oluyordu. Müslüman bir kızın veya kadının, zengin de olsa, şöhretli de olsa, reddedilmeyecek kadar güzel de olsa inanmayan veya inancını yaşamayan bir erkekle evlenmemeleri gerektiğine dikkat çekiyordu. Ayrıca bir insanın ebedî hayatını kurtarmak için maddî hiçbir fedakârlıktan çekinmemek gerektiğini bizzat yaşayarak gösteriyordu.
Ümmü Süeymin Ebû Talha ile evliliğinden çok az bir zaman geçmişti. Peygamberimiz Mekke’den Medine’ye teşrif buyurdu. O gün yedisinden yetmişine herkes Resulullahı karşılamak için sokaklara dökülmüştü. Peygamberimizi karşıladılar. Onun, evini barkını bırakarak İslâm dinini ihya için buralara hicret ettiğini herkes biliyordu. Bu sebeple imkânlarına göre birşeyler hediye ediyorlardı.
Ümmü Süleym de Resulullaha birşeyler hediye etmek istiyordu hem de herkesinkinden farklı birsey: Yıllarca koruduğu,uğrunda bütün sıkıntılara katlandığı biricik oğlu Enes’i.Ümmü Süleym oğlunun Resulullaha hizmet etmesini kendine tercih ediyordu. Hem de Enes’in Resulullah’ın terbiyesinde vetişmesini arzuluyordu.
Hz. Enes, o sırada on yaşında bulunuyordu. Elinden tuttu. Peygamberimize götürdü.
“Ya Resulallah! Ensarın erkek ve kadınlarından size hediye vermeyen kalmadı. Ben de hediye olarak bu oğlumu size takdim ediyorum. Hizmetinizde bulunsun” dedi. Ayrıca onun için duâ etmesi ricasında bulundu.
Peygamberimiz onun bu hareketinden çok memnun olmuştu. Hz. Enes’î hizmetine almayı kabul etti. Ve onun için söyle duada bulundu:
“Ya Rab, onun çocuklarını ve malını çoğalt ve ona verdiklerini bereketli mübarek kıl.”
Hz. Enes bu dua sebebiyle çok uzun bir hayat yaşadı. Çok sayıda mal ve evlâda sahip oldu,
Enes o günden sonra Peygamberimiz’in ebedî âleme göç etmesine kadar onun mukaddes hizmetinde bulundu. Resulullahın ilim ve feyzinden doya doya istifade etti. Ondan en çok hadis rivayet eden Sahabilerden üçüncüsü olma şerefini kazandı. Bugün birçok hadisi bu büyük Sahabînin rivayetlerinden öğreniyoruz.
Ümmü Süleym’le Ebû Talha, birlikte mesut bir hayat yaşıyorlardı. Evliliğin üzerinden bir yıl geçtiğinde, bir oğulları dünyaya geldi, ismini Üveymir koydular. Bu yavru, anne ve babasının gönlünü eğlendiriyor, evin İçini neşe ve sevince boğuyordu. Peygamberimiz bu aileyi ziyaretine geldiğinde Üveymir’i kucağına alıyor, seviyor, onunla şakalaşıyordu. Günler böylece akıp gidiyordu.
Fakat bu hayat dolu çocuk birgün hastalandı. Ebeveyni ne kadar uğraştılarsa da, derdine şifâ bulamadılar. Çünkü Cenab-ı Hak bu yavruyu dünya zindanından Cennet bahçelerine almak istemişti. Öyleyse çaresini bulmak mümkün değildi. Nitekim birkaç gün sonra da vefat etti. Babası o sırada evde yoktu.
Ebû Talha eve her gelişinde ilk defa Üveymir’i sorardı. Ümmü Süleym bunu biliyordu. Fakat hiç telaşa kapılmadı. Çünkü sakin, telaşsız ve mütevekkil hali telaşına engeldi. Allah’tan gelen her türlü imtihana gönül hoşluğu ile razı olurdu. Çocuğun anne ve babasına Ccnab-ı Hakkın bir emâneti olduğuna, istediği zaman onu alabileceğine dâir inancı sonsuzdu. Ölüye feryad ü figanla ağlamayacağına dâir Resuiullaha söz vermişti. Hayatı boyuncu bu sözüne sâdık kalmaya kararlıydı. Bu düşüncelerle çocuğu yıkadı, kefenledi, bir kenara bıraktı. Evdekilere de,
“Babasına oğlunun öldüğünü ben söylemedikçe hiçbiriniz söylemeyin” diye tembih etti. Biraz sonra eve gelen Ebû Talha, oğlunun durumunu öğrenmek istedi. Ortalıkta göremeyince nerede olduğunu merak etmişti. Ümmü Süleym oğlunun ölüm haberini birden bire vermek istemiyordu. Kocasının aniden telâşa kapılıp üzülmesine gönlü razı olmazdı. “Biraz rahatlamış olacak. Iztırabı dindi, uyudu” dedi. Sonra da unutturmak için daha önce hazırlamış olduğu yemeği beyinin önüne getirdi. Hz. Talha gerek Ümmü Süleym’in sözünden, gerekse onun telaşsız halinden çocuğun gerçekten iyileştiğini zannetti. Birlikte yemek yediler, sohbet ettiler.
Ümmü Süleym, artık beyine acı haberi vermek istiyordu. Ancak birden bire, “Oğlun vefat etti”‘ diyemezdi. Bunun için şöyle bir yol takip etti:
“Ey Ebû Talha! Falanca aileyi gördün mü? Kullanmaları için verdiğim emâneti geri almaya gittiğimde ağırlarına geldi. Vermek istemediler’ dedi.
Hz. Ebû Talha,
“Öyle şey olur mu? Hiç de iyi yapmamışlar” karşılığım verdi. Ümmü Süleym söylemek istediği şey için kocasını böylece hazırladıktan sonra, asıl meseleye geçti,
“Ey Ebû Talha, işte o filancalar sensin. Oğlun da senin yanında Allah’ın bir emânetiydi. Onu geri aldı” dedi.
Ebû Talha birden şaşırdı. Fakat söyleyecek birşey de bulamadı. Kadere razı ve teslim olduğunu gösterdi. Birlikte çocuğu defnettiler.
Ebû Talha ertesi gün Peygamberimize gitti. Durumu haber verdi. Peygamberimiz s.a. onlar için,
“Cenab-ı Hak bu gecenizi hakkınızda mübarek eylesin” diye duada bulundu.
Üveymir’in vefatından bir yıl sonra bir çocukları daha oldu. Peygamberimize müjde verdiler. Peygamberimiz bu çocuğun ismini Abdullah koydu.  Abdullah’ın dokuz çocuğu dünyaya geldi. Peygamberimiz’in duasının berekctiyle hepsi de Kur’ân’ı ezberledi, hafız oldu.
Bir insanın en fazla sevdiği şey, hayatıdır, insan, hayatını korumak ve muhafaza etmek için gayret gösterir. Fakat Allah ve Resulullah sevgisi öyle bir sırdır ki, gerçek mânâda iman eden biri, bu sevgi uğrunda hayatını feda etmekten çekinmez. İşte, bir kadın olduğu halde, Ümmü Sülcym de bu sırra ercnlerdendi. O, gözü pek bir iman fedâisiydi. İslâm dâvası uğrunda hayatını ortaya koymaktan perva etmezdi.
Uhud Savaşndaydı. Mücâhidlerin bozulduğu ve Resulullahın şehid edildiği haberi Medine’yi hüzne boğmuştu, hanım Sahabiler, bu haber karşısında neye uğradıklarını şaşırmışlardı. Tek tesellileri haberin doğru olmamasıydı.Birkaç kadınla birlikle Ümmü Süleym de cepheye koştu. Önlerine ilk çıkan Sahabîden Resulullah s.a’i sordu. Onun sağ olduğunu haber, alınca çok sevindi. Dünyalar bağışlansa bu kadar sevinmezdi.
Bir kadın olarak elbette Ümmü Süleym’in de cephede yapabileceği hizmetler vardı. Nitekim üzerine düşen vazifeyi en güzel şekilde ifa etti. Allah rızası için kanlarını sebil eden mücâhidlerin yaralarını sardı, onlara su ikram etti.
Ümmü Süleym’in Hüneyn Savasında da vücudunu Resulul-lah’a siper etti. O bu savaşa, Resulullahın izniyle cephe gerisinde hizmet görmek için katılmıştı. Peygamberimiz s.a. onunla birlikte birkaç kadına daha müsaade etmişti.
Savaşın başlangıcı ve en şiddetli anıydı. Düşman kuvvetleri çok güçlüydü. Yeni Müslüman olmuş, gönülleri İslâm’a henüz tam ısınmamış mücahidler Resulullahın etrafından dağılıverdiler. Bir anda Peygamberimiz büyük bir tehlikeyle yüz yüze kaldı. Gözü dönmüş müşrikler fırsat kolluyorlardı. Her an Allah’ın Resulüne bir zarar verebilirlerdi. Ümmü Süleym bunu görmüştü. Müslümanların Resulullahın etrafından dağılmalarına çok kızdı. Vakit geçirmeden Rasûlullahın yanına gitmek gerektiğini düşündü. Müşriklerin hücumuna karşı vücudunu ona siper etmek istiyordu. Bütün tehlikeyi göze alarak harekete geçti. Ve Allah’ın yardımı sayesinde kısa zamanda Resulullaha ulaştı. Birden kendisini çok sevindiren birşeyle karşılaştı, tebessüm etti. Muhterem beyi Ebû Talha da Resulullahın yanı başındaydı ve onu koruyordu. Bu bahtiyar karı koca birlikte Resulullahı düşmandan korumaya başladılar.
Peygamberimiz Ümmü Süleym’i görmüştü.
“Ümmü Süleym, sen misin?” diye sordu. Bütün varlığını Allah ve Resulünün yolunda feda etmekten çekinmeyecek kadar kuvvetli bir imana sahip olan Ümmü Süleym,
“Evet, benim. Annem babam size feda olsun ya Resulallah!” cevabını verdi. Gözleri çakmak çakmak olmuştu.Yüce Allah kendisine sevgili Habibinin yanı başında bulunma imkânını bahsetmişti. Onun için bundan daha büyük bîr saadet olur muydu?
Ebû Talha da hanımının bu cesaretinden son derece mütehassis olmuştu. Sevincinden;
“Ya Resulallah, Ümmü Süleym’in elindeki hançeri gördünüz mü?” diye sordu. Peygamberimiz tebessüm etti. Ümmü Süleym’e bu hançerle ne yapacağını sordu. İslâm mücâhidesi kahraman kadın. “Ben bu hançeri bu günler için hazırlamıştım. Hele müşriklerden biri yanıma yaklaşsın bununla karnımı deşerim” cevabını verdi. Sonra da
“İzin verirseniz sizin etrafınızdan dağılan Müslümanları da öldüreyim” dedi. Peygamberimiz buna müsaade etmedi. Sonra tebessüm ederek,
“Ey Ümmü Süleym, Cenab-ı Hakkın yardımı bize yetişti.” buyurdu. Biraz sonra Müslümanlar toparlandılar. Savaş, İslâm ordusunun galibiyetiyle neticelendi.
Ümmü Süleym gerçi fakirdi, dünyalık namına fazla bir şeyi yoktu. Fakat kanaat ehliydi, cömertti, eli açıktı. Resulullah s.a. hanesine teşrif buyurduğu zaman, ona bir şeyler ikram etmek için can atardı. Bazan da günlerce biriktirebildiği bir miktar yağ ve benzeri yiyeceği Peygamberimize gönderir, Resalullahi kendi nefsine tercih ederdi.
Bir koyunu vardı. Onun sütünden biriktirebildîği yağı btr tulumda topladı. Tulum dolunca onu hizmetçisi Rübeybe ile Resulul-lah’a gönderdi. Rübeybe,
“Ya Resulallah! Bu yağı Ümmü Süleym size gönderdi. Boşaltınız da tulumu geri götüreyim” dedi. Evdekiler Resulullahın emri üzerine tulumu boşaltıp Rübeybe’yc geri verdiler. Rübeybe eve döndüğünde Ümmü Süleym evde yoktu. Tulumu bir çiviye astı. Ümmü Süleym eve geldiğinde tulumun yağ ile dolu olduğunu gördü. Çok şaşırdı. Aynı zamanda kızmıştı da. Çünkü Resulullahın yağa ihtiyacı olduğunu biliyordu. Hemen Rübeybe’yi çağırdı. “Ben sana bu yağı Resulullaha göıür dememiş miydim?” dedi. Rübcybe bir yanlışlık yapmamıştı. Kendisinden emin bir vaziyette
“Ben yağı götürdüm inanmazsanız gidip sorunuz” dedi. Ümmü Süleym Rübeybe’ye inanıyordu. Fakat meseleyi tahkik etmek, öğrenmek istiyordu, ikisi birlikle Resulullah’ın hanc-i saadetine gittiler. Ümmü Süleym
“Ya Resulalîah! Ben Rübeybe ilc size bir tulum yağ göndermiştim, aldınız mı?” diye sordu. Peygamberimiz
“Evet, getirdi” buyuranca, Ümmü Süleym heyecanla,
“Sizi hak peygamber olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki. tulum yağ ile dolu olup altından akmaktadır” dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz ona su müjdeyi verdi:
“‘Ey Ümmü Süleym, Allah’ın kendi Resulüne ikramda bulunduğu gibi, sana da ikram etmiş olmasına şaşıyor musun? Ye ve Allah’a şükret.”  Böylece Ümmü Süleym hâlis niyetinin mükâfatını dünyada da görüyordu. Ccnab-ı Hak onun Resulullaha gönderdiği yağdan daha fazlasını kendisine ikram etmişti.
Ümmü Süleym’in bütün ailesi; kardeşleri, kocası, oğlu hepsi de İslâm’a gönül vermiş, Allah ve Resulü uğrunda hiçbir fedakârlıktan çekinmeyen kimselerdi. Bu sebeple, tüm ailenin Peygamberimiz’in yanında ayrı bir yeri vardı. Fakat Resulullah s.a. süt teyzesi Ümmü Süleym’i diğerlerinden daha çok seviyordu. Bu sebeple, zaman zaman onu ziyaret ediyor, hâlini hatırını soruyor, gönlünü alıyordu. Ümmü Süleym’in bu derece Resulullahın iltifatına mazhar olması, sık sık onu ziyaret etmesi, Sahabîlerin dikkatini çekmişti. Bîrgün bunun sebebini sordular. Buyurdu ki:
“Ben Ümmü Sülcym’e acıyorum. Kardeşi Haram b. Milhan beni korurken şehid oldu.”
Ümmü Süleym, ziyaretine geldiğinde Peygamberimiz’in duasını almak, rızasını kazanmak için elinden gelen, hizmeti yapmaktan geri durmazdı. Peygamberimize olan sevgi ve hürmetinden dolayı, onun üzerine oturduğu ve namaz kıldığı eşyayı başkasına çıkarmaz, Resulullah’dan bir hatıra olarak saklardı. Birgün Peygamberimiz Ümmü Sülcym’in evine gelmişti. Biraz sohbet ettikten sonra, asılı duran deriden yapılmış su kabını alarak su içmişti. Ümmü Süleym hemen kalktı, Resulullah’ın ağzının değdiği yeri kesti, teberrüken sakladı. Ayrıca tıraş olduğunda Peygamberimiz’in mübarek saç ve sakal kıllarını da bir hatıra olarak saklamıştı.
Başka birgün, Peygamberimiz Ümmü Süleym’i ziyaret etmiş, biraz oturduktan sonra bir müddet uyumuştu. Bu arada mübarek alınlarında ter damlaları birikmişti. Ümmü Süleym, Resulullahı uyandırmamaya gayret göstererek ter damlalannı toplamaya başladı. Fakat Peygamberimiz s.a.uyanmıştı.
“Ey Ümmü Süleym, ne yapıyordun?” buyurdu. Ümmü Süleym,
“Ya Resulallah; bereket için alnınızda biriken ter damlalarını topluyorum saklayacağım” dedi. Resulullah tebessüm buyurdu. Ümmü Sülcym Peygamberimiz’in vefatından sonra, biriktirdiği ter damlalarını koku imâlinde kullandı.
Resululah’ın hatıraları, Ümmü Süleym için büyük bir teselli kaynağıydı. Bir defasında oğlu Enes’e
“Perçemini tamamen kesemem. Çünkü Resulullah mübarek elîyle onu okşardı” diyerek Resulullah’ın hatırasına olan saygısını ifade etmişti.
Hz. Ümmü Süleym, Resulullahtan ayrı kalmaya tahammül edemezdi. Onun en güzel günleri, tehlikeli de olsa, sıkıntılı da olsa, Resulullahla beraber olduğu anlardı. Birgün Peygamberimiz hac için Mekke’ye gidiyordu, Bütün hazırlıklar tamamlanmıştı. Biraz sonra hareket edilecekti. Ümmü Süleym de onunla beraber bulunmak istiyordu. Fakat maddeten buna imkânı yoktu. Bu sebeple üzüntülüydü. Dokunulsa ağlayacaktı. Peygamberimiz,
“Ey Ümmü Süleym, bu yıl bizimle hacca gelir misin?” buyurdu. Ümmü Süleym, üzgün bir şekilde,
“Ya Resulallah, eşimin iki binek hayvanı var. Bunlardan birine kendi, diğerine de oğlu binecek” dedi. Peygamberimiz’in, bu fedakâr hanımın üzülmesine gönlü razı olmadı. Hanımlarının yanına alarak onu da götürdü, Ümmü Sülcym’in sevincine artık diyecek yoktu.
Ümmü Süleym, Resululahın sırrını kimseye söylemediği gibi, oğlu Enes’e de onun sırrını kimseye söylememesi için tenbihte bulunurdu, Hz. Enes bununla ilgili bir hatırasını şöyle anlatıyor:
“Ben çocuklarla birlikte oynarken Resulullah s.a. yanımıza geldi ve selam verdi. Sonra beni bir iş için gönderdi. Bu yüzden annemin yanına dönmekte geciktim. Geldiğim zaman annem bana ‘Niçin geciktin?’ diye sordu. ‘Resulullah beni bir iş için göndermişti’ dedim. Annem
“Resulullahın işi neydi?’ dedi. Ben, bu bir sırdır. Kimseye söyleyemem’ dedim. Bunun üzerine annem
‘Öyleyse Resulullah’ın sırrını kimseye anlatma diye tenbihte bulundu.”
İlimde de örnek Ümmü Süleym ,son derece hayâlı biri olduğu halde, mahrem, meseleleri Resulullaha sormaktan çekinmezdi. O, hayanın öğrenmeye manî olmaması gerektiğinin şuurundaydı. Böylece bir çok ailevî konu, onun Resulullaha yönelttiği sorular vasıtasıyla açığa kavuştu. Bir defasında zihnini meşgul eden bir meseleyi sormak için Resulullahm huzuruna geldi,
“Ya Resulallah rüyasında erkeğin gördüğü suyu gören kadının gusletmesi gerekir mi?” diye sordu. Peygamberimiz, “Evet, kadın onu rüyasında görüp meni gelirse, gusletmesi gerekir’ buyurdu. Müminlerin annesi Ümmü Seleme de oradaydı.
“Ya Resulallah kadının suyu olur mu?” diye sordu. Peygamberimiz:
“Evet var. Erkeğin suyu koyu, beyazdır. Kadınınki ise ince, beyazdır.  İki sudan hangisi önce gelir veya diğerine galip olursa, çocuk onun sahibine benzer” buyurdu.
Gerek Resulullah’la devamlı beraber olduğu için, gerekse birçok meseleyi Resulullahtan sorması sebebiyle, Ümmü Sülcym ,ilimde müstesna bir yer kazandı. Öyle ki, Sahabîler çözemedikleri bazı mahrem meseleleri ona sorarak öğrenirlerdi. Bir ara âlim Sahabîlerden Zeyd b. Sabit ve Abdullah b. Abbas hacla ilgili bîr meselede ihtilafa düşmüşlerdi. Hz. Zeyd, ziyaret tavafını yaptıktan sonra hayız olan bir kadının veda tavafını da yapması gerektiğini söylüyordu. Ibni Abbas da ,böyle bir kadının, isterse Kâbe’den ayrılabileceğini ifade ediyordu. Anlaşamadılar meseleyi Ümmü Süleym’den sormaya karar verdiler. Ümmü Sülcym ,Hz. Safiy-ye’nin ziyaret tavafını yaptıktan sonra âdet gördüğünü, Peygamberimiz Hz. Safiyyc’nin âdetten kurtulup veda tavafını yapmasını beklemeden Medine’ye hareket etmesini emir buyurduğunu söyleyerek, meseleyi halletti.
Bu büyük İslâm kadını, birkaç tane de hadis rivayet etti. Bunlardan birisi su mealdedir:
“Müslüman bir kadının üç çocuğu bulûğ çağına gelmeden ölürse, Cenab-ı Hak fazl ve rahmetiylc onu Cennete koyar” Resulullah’a,
‘İki çocuğu da ölse böyle midir?’ diye soruldu. O,
‘Evet, iki çocuğu da ölse’ cevabını verdi.
Evet, Resulullah sevgisiyle yanıp tutuşan, İslâm’a bütün varlığı ile, cansiperane hizmet eden Ummü Süleym elbette bu hizmetinin mükâfatını görecekti. Peygamberimiz bir hadîslerinde onun uhrevt derecesine işaretle şöyle buyuruyordu:
“Cennete girdim, önümde bir hışırtı işittim. Bir de ne gereyim Milhan kızı Rümeysâ değil mi?”
ÜSEYD b. HUDAYR r.a.
Üseyd İbni Hudayr, Medineli müslümanlardan olup Evs kabilesinin Eşheloğulları kolundandır. Mus’ab İbni Umeyr’in Medine’deki çalışmaları sonucu müslüman olmuştur. Güzel Kur’an okuyan sahâbilerdendi. Resûlullah s.a.’den 18 hadis rivayet etmiştir. Buharı ve Müslim onun sadece bu hadisini müştereken rivayet etmişlerdir.
Hakkında Hz. Peygamber’in
“Üseyd İbni Hudayr ne güzel bir kul” takdiri bulunan Üseyd, hicri 20 yılında vefat etmiş ve Baki’ kabristanına defnedilmiştir.
Künyesi Ebû Yahya’dır. İslâm’ı ilk kabul edenlerdendir. Mus’ab b. Umeyr vasıtası ile müslüman olmuş ve ikinci Akabe Biatında bulunmuştur. Bedir savaşında bulunup,bulunmadığı ihtilaflıdır. Rasûluilah kendisini Zeyd b. Harise ile kardeş yapmıştı. Uhud savaşına katılmış ve yedi yerinden yara almıştır. Buhârî’nin Tarih’inde haber yerdiğine göre öldüğünde dört biri dirhem borcu vardı. Alacaklılara verilmek üzere arazisi satıldı. Hz. Ömer
“Ben kardeşimin çocuklarını eli boş, fakir bırakmam!” dedi ve araziyi geri verdi. Dört senelik meyvesini dört b. dirheme alacaklılara sattı. H. 20 veya 21’de vefat etti.
Kureyş müşriklerinin lideri Ebû Süfyân b. Harp, Kureyş’ten bir topluluğa
«Çarşıda gezerken, Muhammed’i öldürecek bir kimse yok mu?» dedi.
Bedevi Araplardan bir adam, Ebû Süfyân’ın yanına varıp
«Ben, katillerin kalbi en katı, tutuş ve yakalayışı en sert, saldırışı en çabuk ve en hızlı olanıyım!
Eğer, sen, benim yiyeceğimi sağlarsan, gidip onu öldüreyim. Yanımdaki kartal kanadını andıran hançeri onun tepesine vururum. Sonrar yolcu kafilesi içine karışırım.  Sür’atta herkesi geride bırakır, geçerim. Çünkü, ben, en tenha ve en kestirme yolları bilen kılavuz kişiyim!» dedi.
Ebû Süfyân:
«Sen, bizim dost ve yardımcımızsın!» dedi ve ona bir deve ile yiyecek verdi.
«Haydi, göreyim seni! Maksadını gizli tut. Onu, hiç kimseye açma.
Çünkü, ben, bunu, senden işiten kimsenin, Muhammed’e yetiştirmeyeceğinden emin değilim!» dedi.
Bedevi de
«Bunu, hiç kimse bilmeyecek!» dedi.
Peygamberimiz’i öldürmek üzere kiralanan bedevi, hazırlanıp geceleyin yola çıktı. Devesi üzerinde beş gün gidip sabahleyin Medine Harresinin Kara taşlığının arkasına ulaştı. Altıncı günü sabahını da orada geçirdi. Sonra, Peygamberimizi soruşturmaya başladı. Nerede olduğu, kendisine gösterildi.
Bedevi, devesini bağladıktan sonra, Peygamberimize doğru gitti.
Peygamberimiz, o sırada Abdul’Eşhel Oğullarının Mescidinde bulunuyordu”.
Eshabından bir topluluk içinde konuşuyordu’.
Peygamberimiz, bedeviyi uzaktan görür görmez, Eshabına
«Şu adam, muhakkak sûikasd yapmak istiyor!
Onunla, yapmak istediği şey arasına, vallahi, yüce Allah gerilmektedir!» dedi.
Bedevi, durdu ve
«Abdulmuttalib’in oğlu hanginiz?» diye sordu.
Peygamberimiz, ona
«Ben’im Abdulmuttalib’in oğlu!» dedi.
Bedevi, Peygamberimize doğru yönelip giderken, Üseyd b. Hüdayr, onu, izarının eteğinden tutup hızla çekti.
Bedevinin, elbisesi içinde gizlediği hançeri göründü. Görününce, elleri, yanlarına düştü!
Üseyd b. Hudayr, bedevinin boğazını şiddetle sıkıp kuvvetini kesti.
Bedevi:
«Kanımı, kanımı bağışla yâ Muhammed!» diye bağırdı.
Üseyd:
«Yâ Resûlullâh! Sûikasdcidir bu adam!» dedi.
Peygamberimiz, bedeviye:
«Sen, bana, doğrusunu söyle! Buraya ne için geldin?
Eğer, bana, doğrusunu söylersen, doğruluk, sana fayda verir.
Yalan söylersen, bu, senin için iyilik getirmez!
Yapmaya kalkıştığın işten, zaten, benim haberim var!» dedi.
Bedevi:
«Ben, emân verilmiş bulunuyor muyum, emniyette miyim?» diye sordu.
Peygamberimiz:
«Sen, emniyettesin!» deyince, bedevi, Medine’ye ne için geldiğini, Ebû Süfyân’ın yaptıklarını birer birer haber verdi.
Peygamberimiz, bedevinin, Üseyd b. Hudayr’ın yanında hapsedilmesini emretti. Ertesi günü sabahleyin onu çağırttı.
«Ben, sana emân vermiştim. Haydi, nereye gitmek istersen, git! daha hayırlı olanı tercih et!» dedi.
Bedevi
«Nedir o daha hayırlı olan?» diye sordu.
Peygamberimiz:
«Allah’tan başka ilâh olmadığına ve benim de Resûlullâh olduğuma şehâdet etmendir!» dedi.
Bedevi:
«Şehâdet ederim ki: Allah’dan başka ilâh yoktur. Sen de muhakkak Allah’ın Resulüsün!
Vallahi, yâ Muhammed ben, Senin yanındaki adamlardan korkmamışımdır. Fakat, Seni görünce, aklım başımdan gitti ve za’fa düştüm.
Sonra, Sen, benim yapmaya teşebbüs ettiğim şeyi de anladın. Halbuki, bundan hiç bir kimsenin haberi olmamış, Medine’ye gelirken, hiç bir atlı da beni geçmemişti.
Anladım ki: Sen, Allah tarafından korunmaktasın ve hiç şüphesiz hakkı temsil ediyorsun!
Ebû Süfyân’ın cemâati ise, şeytan cemaatıdır!» dedi.
Peygamberimiz, gülümsedi.
Bedevi, Medine’de bir müddet oturdu. Sonra, Peygamberimiz’den izin alarak Medine’den ayrıldı.
YAHUDİLERLE YAPILAN SAVAŞLAR
(Medine’den Yahudi Kabilelerinin Sürülmesi)
Benû Kaynukâ:
Müslümanlarla aralarında birçok müşterek taraflar bulunan Yahudilerin, Hz. Peygamber s.a. ile birlikte yaşamayıp onunla birlikte bulunmamaları, insanlık için acıklı bir hâdise telâkki edilmelidir. Müslüman Devleti ile ilk silâhlı askerî çatışma teşebbüsü, Medineli Benû Kaynukâ kabilesinden gelmiştir. Onların meslekleri esasında kuyumculuk olup, şehrin merkezinde kendilerine ait meşhur pazarda, iş yerlerini yoğunlaştırmışlar ve anlaşılan buradan şehrin dışarıyla ticaretini kontrol altında bulunduruyorlardı. Onlar, ziraata elverişli bir araziye sahip değillerdi.Müslümanlara karşı iki hafta kadar muhasarada dayanabilecekleri birçok hisarlara sahiptiler. Utanç duyulacak şekilde bir Müslüman hanımın şeref ve namusu ile oynayarak harb. doğmasına sebeb oldular.Şehrin diğer yahudileriyle olan münasebetleri de iyi durumda değildi.Harp başladığı vakit kimse yardımlarına gelmedi.
Neticede kayıtsız şartsız teslim oldukları vakit Hz. Peygamber s.a., onları nereye isterlerse oraya hicret etmede tamamen serbest bıraktı.  Hicretin, 2., Milâdın 623. senesinde cereyan eden bu hicret harekâtına nezâret etmek üzere, bir resmî memur tayin etti.  Bu kısa süren savaş, kendi evinden birkaç yüz metre uzakta olmasına rağmen Resulullah s.a. şehirde Müslümanların oturduğu kısma bir vekil tayin etti.
Benû’n-Nadîr:
Ertesi sene, diğer bir Yahudi zümresi olan Benû’n-Nadîr’ler, çok ağır bir cürüm işlediler; Hz.İsmâ’il soyundan bir Peygamber’in gelmesi gerçeği, bir İsrâiloğlunun içgüdü ve insiyakına zıt düşmekteydi. Bedr’de Müslümanların kazandığı zafer, antipati duygularına şimdi bir de kıskançlık ve hasedi de eklemiş bulunuyordu. Beni Kaynuka’ Yahudi kabilesine mensup olup da suç işlemiş kimselerin bölgeden çıkarılıp atılması, ayrıca korku ve endişe doğurmuştu.Bu arada Resûlullah’ın Yahudiler arasındaki bazı suçlu şahıslara karşı aldığı tedbirler, onların sabırlarını da taşırmıştı. Elimiz altındaki klâsik kaynaklara  göre, bu psikolojik durumun baskısı altında Yahudiler, Resûlullah’a şu haberi gönderdiler:
«Sen bize üç adamını alarak gel! (Ebû Dâvûd’a göre bu, «otuz adam» şeklinde nakledilmektedir) . Buna mukabil bizim hahamlarımızdan da üç kişi çıksınlar, her iki taraf da böylece) aralarında dinî meseleleri seninle birlikte münâkaşa etsinler. Şayet bu (hahamların) gönlü hoş olursa, hepimiz senin dinine geçeriz.»
Bu Yahudi hahamlar abâ ve harmaniyeleri altına hançerler alıp gizlemek suretiyle Resûlullah’ı öldürmeyi kurdular. Fakat evvelce bu kabileye mensup Yahudilerden biri ile evlenmiş bir Arap hanım vardı. O, Ensâra mensup Müslüman erkek kardeşine bu suikast haberini ulaştırabildi ve bu sahabe de tam o sırada Beni Nadîr Yahudi kabilesi bölgesine gitmek üzere evinden çıkmış bulunan Resûlullah’a yolda yetişti ve kendisine getirilen bu haberi nakletti. Bunun üzerine Resûlullah derhal geri döndü ve ertesi sabah, silâhlı kuvvetlerinin başına geçerek onların oturmakta olduğu bölgeyi işgal altına aldı. Onlar, şehrin güney doğu kesiminde yaşıyorlardı. Nüfusları toplam iki-üç b. kadar vardı. Buhârî’ye göre, Resûlullah onları kuşattığında, komşu bir Yahudi kabilesi olan Beni Kurayza, Müslümanları arkadan vurmak üzere askerî hazırlıklara girişti. İşte bu olay sebebiyledir ki Beni Nadirlerle savaşı bir gün sürdürdükten sonra girişmiş bulunduğu kuşatmayı kaldırdı ve Kurayza’lılar üzerine yürüdü. Onlar sayıca daha azdılar ve kısa bir zaman içerisinde sulh teklifinde bulundular; Nadîr’lilere hiçbir şekilde yardıma kalkışmamaları şartıyla Kurayza’lıların bu sulh talepleri kabul edildi.
Bunun üzerine Resûlullah, Beni Nadîr’in oturduğu yerleşim bölgesine döndü ve öyle bir yere (Avalinin biraz güneyinde) karargâh kurdu ki, Beni Nadîr kabilesile Benû Kurayza Yahudi kabilesinin yardımlaşması ihtimalleri tamamen ortadan kalktı. Mahsur kalan Yahudiler, sığınmış oldukları vahanın hurmalıkları arasında, Müslüman ordusuna zarar verip zorluklar çıkarma ihtimaline karşı, Hz. Peygamber s.a. bez yahut deri çadır yerine, düşman oklarından korunmak üzere kendisi için tahtadan bir kulübe inşa ettirmişti. Kur’ânda da zikredildiği gibi, Müslümanlar düşmana ait bazı hurma ağaçlarını kestiler; gayeleri hücuma geçtiklerinde, kolaylık temin etmeleriydi. Her türlü iaşe ikmâlinden mahrum kalan Yahudiler, pek kısa zaman sonra bitap düşüp teslim oldular. Hz. Peygamber s.a. bunlara da silâhları müstesna, diğer bütün menkul mallarını beraberlerinde alıp hicret etmeleri hakkını tanıdı.  Keza, onlara Müslüman ahâlisinden olan alacaklarını tahsil edip beraberlerinde götürmelerine de müsaade etti. Aynı şekilde, uzun süreli ticarî muamelelerde, ödenen miktarı tenzil edip kalan kısmı tahsil etmelerine de izin verdi.  Medine’yi 600 develik bir kervan halinde terkettiler.  Onların çoğu Hayber’e gidip yerleştiler ve burada, İslâm devletine karşı düzenler tertip etmeye koyuldular.
Hiç şaşılmasın ki bunlar, Medine’yi terkederken utanç ve acılarını örtbas etmek istediler ve bunun için de şehirden uzaklaşırlarken çalgı çalıp şarkı söylemek yoluna müracaat ettiler.
Beni Kurayza:
Taktik ve strateji açısından, Medine’de Yahudilerle girişilen evvelki savaşlara kıyasla Beni Kurayza ile tutuşulan bu harp, daha da az mâlûmata sahip olduğumuz bir harptir. Bunların Hendek savaşı sırasında Müslümanlara karşı ne kadar hâinâne bir harekette bulunduklarını biliyoruz; bu hâdise onlarla ilk ve son olarak bir harbe, tutuşmak için Müslümanların elinde bir vesile olmuştur. Hendek kuşatmacılan harbi bırakıp yurtlarına döndükleri günü takip eden gün, Hz. Peygamber Beni Kurayza’yı muhasara hareketine girişti. Birkaç hafta süren bir mukavemetten sonra bîtâb düşüp kendi seçecekleri bir hakemin kendi mukadderatlarını tayin etmesi şartıyla teslim oldular. Hz. Peygamber Muhammed s.a. bunu kabul etti. Beni Kurayza’nm bizzat seçmiş olduğu hakem, hükmünü Yahudilerin mukaddes kitabı olan Tevrat’ın mağlûp düşman karşısında Yahudilere tanımış olduğu haklan, aynen Müslümanlara tanımak şeklinde verdi  ve bu hüküm infaz edildi.
Bunlardan alman ganimetten beşte bir hisse, «Beyt’ul-Mâl»e yani Devlet hazinesine tahsis olunmuştur. Bu hisse, Suriye ve Necd’den silâh ile at satın alınmak üzere sarf olunmuştur.
Beni Kaynukâ kabilesinin 623 Milâdî yılında Medine’den nasıl sürüldüğünü görmüştük. Bu tarihden sonra da bu kabilenin Medine’de bulunduğuna dair kaynaklarda telmihler mevcuttur. Meselâ bunlardan biri, Kureyş’e karşı Hicrî 2, Milâdî 624 yılında cereyan eden Uhud savaşında bu kabilenin Müslümanlarla beraber savaşmak üzere teklifte bulundukları rivayetidir.  Bir başka kaynak, Beni Kurayza Yahudi kabilesine karşı girişilen savaşta Müslümanlara yardım ettiklerini söylemektedir.  Bu kaynaklardan hiçbiri, Kaynukâ’ların İslâm’ı kabul ettiklerini zikretmemektedirler. Ancak kaynaklardan bir diğeri bunların Hayber’e karşı girişilen savaşta yine İslâm ordusuna yardım ettiklerini nakletmektedir. Bu son kaynakta açıkça«bunlar Gayrı Muslim olduklarından Hayber harbi sonunda ganimetten sadece bir mükâfat aldıkları, nizamî ve normal hisseye dahil olmadıkları» bildirilmektedir.  Anlaşılan müslümanlar tarafından suçlu duruma düşmüş olan Yahudiler cezalandırılmak üzere kuşatıldıkları vakit kardeşlerine hiç bir surette yardımda bulunmamış bir kısım Yahudilerin Medine’de kalmalarına ve burada sulh ve sükûn içinde meşguliyetlerine devam etmelerine Hz. Peygamber müsaade etmiştir.
Hayber’in Fethi:
Gerek Medine, gerekse Hayber, her ikisi de lâvlık -volkanik bir arazi üzerine müesses iki şehirdir; bununla beraber aralarında büyük farklar bulunduğu anlaşılmaktadır. Medine geniş bir ova üzerinde kurulmuştur.- deve ile enine bir günlük, boyuna da bir günlük yol alınabilecek bir alandır. Hayber bölgesi, lâvlık arazi ile örtülü yaylalık bir yerdir, bunun ortasında birden derin bir çöküklük, bir gedik görülür. Azamî bir veya iki kilometrelik bir genişliğe sahip bu vadide Hayber şehri kuruludur. Hayber’de sadece yedi kale (veya kule) vardır diyenlerin yanında İbni İshâk ve İbn Sa’d, eserlerinde sayısız kaleler olduğunu yazarlar. Medine’den itibaren 150 kilometre kadar tutan bu güzergâh, eskiden deve kervanlanyla dört günde aşılırdı.
Mezkûr yayla, pek derin bir vadi ile kesilmiş bulunduğundan, burada çok sayıda su kaynakları ve sulanan hurmalıklar, sair ziraî çiftlikler ile hayvan üretme merkezleri vardır. Bugünkü mevcut duruma bakacak olursak, Hayber’de içinde 12.000 hurma ağacının hattâ Makrîzî’ye göre 40.000 ağacın bulunduğu çiftliklere dâir tarihî bir kayıtta mübalâğa olmadığı neticesine varabiliriz. Bu çiftliklerle kaplı vâdide dik bir yokuş vardır ve bugün de Kasr-ı Merhab denilmektedir.
Medine’nin Beni Nadîr Yahudilerinin çoğunun Hayber bölgesine hicret ettiklerini biliyoruz. Onların buraya göçmelerinden itibaren burada bulunan İslâm’a karşı vaziyet almış kuvvetler, ayrıca Mekkeliler, Gatafanlılar ve diğerleri bir araya gelip teşkilâtlanmışlar ve bu, Hendek Savaşı ve Medine’nin Muhasarası ile sonuçlanmıştı
Mekkelilerle gerçekleştirdiği Hudeybiye Anlaşması, Hz. Peygamber’in kuvvetlerinin gitgide Hayber’de büyüyen bu tehlike ile uğraşmasına imkan tanımıştı. Bu anlaşma ile Müslümanlar, bir üçüncü taraf ile meselâ Hayber ile bir harbe tutuştuklarında, Mekke’lilerîn bitaraf kalacağına dair taahhüt almış bulunuyorlardı. Gatafan ve Fezâre kabileleri, Hayberli müttefiklerine yardım edeceklerini ifâde ediyorlardı ve gerçekte de onlar, Hz. Peygamber’in bir ordu ile Hayber’e karşı bir sefere çıktığını öğrenir öğrenmez 4.000 kişilik bir askerî kuvvet ile müttefiklerine yardım etmek üzere hareket ettiler. Hz. Peygamber s.a. derhal plan değiştirdi ve Hayber üzerine değil de, Hendek Savaşında Müslümanlara karşı aldıkları düşmanca tavır ve hareketin cezalandırılması için bizzat Gatafan ve Fezâre üzerine yürüyormuş gibi yaptı. Mezkûr iki kabile geride bıraktıkları aile ve sürülerini savunmak üzere derhal geri döndüler ve artık bunların yerlerinden kımıldamayacaklarından emîn olması üzerine Hz. Peygamber, Hayber üzerine olan asıl taaruzuna döndü. Halbuki evvelce O, Medine’nin bir kısım hurma mahsûlünü Hayber seferi esnasında bitaraf kalacak olurlarsa, onlara verilmesi ile ilgili bir teklifte bulunmuş ve onlar da red cevabı göndermişlerdi. Bu aç gözlü ve haris kabile halkı Hayber’in fethinden sonra Hz. Peygamber’e gelip ondan, evvelce vâdedilen hurma tutarını talep etmek istemişler ve huzurdan kovulmuşlardır. Bir sabah, her zamanki gibi Hayber ahâlisi, ziraat âlet ve edevatı ve sürüleriyle evlerinden çıktıklarında, İslâm Ordusunu karşılarında buldular ve alelacele kendilerini savunma maksadıyla muhkem kalelerine attılar.
Nâ’im Kalesi ilk teslim olandır. Buradan atılan bir değirmen taşının bir müslüman askeri şehit ettiğinin dikkate alırsak, buranın muhkem bir kale burcuna sahip olduğu neticesi çıkacaktır. Ebû Hukayk adlı bir aileye ait olan diğer kale bölgenin en büyük kalesiydi ve düşen ikinci kale buydu. Sonra eş-Şıkk ve en-Netât kaleleri gelir; Kasr Merhab yaylada değil de, vadinin aşağısında bulunan en-Netât bölgesindeydi. Merhab, Yemenli bir Himyerî idi. Kendisi teke tek bir döğüş yapmak üzere kaleden aşağı inmişti. ‘Uşâr adında çok uzun ve alçak dallı, bol yapraklı bir ağaç vardı ki bir tarafda duran bir kimse öteki yandakini hiç göremezdi. Merhab ve hasmı Müslüman savaşçı, birbirlerini yakalamak üzere ağacın etrafında dönmeye başladılar ve her biri bir kılıç savuruşta bir dal kesip uçurmaya başladı; neticede, sadece ağacın gövdesi ortada kaldı ve Merhab’ın maktul düşmesiyle bu teke tek dövüş son buldu. Hemen arkasından Merhab’ın kardeşi Yâsir ortaya çıktı ve bu da bir diğer Müslüman cengâverin kılıcı altında can verdi. Dâr Benî Kımme işte bu Yâsir’e aitti. Burası yiyecek maddeleri stok edilen bir ambar veya bir mağaza idi. Tarihçilerin bize bildirdiklerine nazaran, uzun süren harp yüzünden sıkıntı çekmeye başlayan müslümanlar için bu binanın düşüşü çok faydalı olmuştur. Daha sonra el-Ketîfe Kalesi gelir. el-Vetîh ve es-Sülâlim Kaleleri ise en son düşen kalelerdendir ve muhasara, edilmeleri iki hafta kadar sürmüştür. Bir defasında kalelerini savunanlar, tahkim edilmiş bir mahalden sürülüp çıkarıldıklarında, hemen az ilerdeki bir diğer muhkem mevkie ric’at edip çekilmişler ve burada mukavemete devam etmişlerdir.
es-Sa’b Kalesi, bölge ile irtibatı temin eden gizli bir yeraltı geçidine sahipti. Bu geçidin mevcudiyetini Hz. Peygamber bir Yahudiden öğrenmiş ve kalenin kolaylıkla fethedilmesi üzerine onu mükafatlandırmıştı. Muhasara edenlerin üzerine taş fırlatmak üzere bazı kalelerde az miktarda da olsa mancınık kullanılmıştır. Nizâr hisarının fethi esnasında buradan bir mancınık ganimet olarak ele geçirilmişti; işte bu mancınık hiç vakit geçirilmeden Müslümanlar tarafından Nizâr hisarının düşürülmesinde kullanılmıştır. En şiddetli harb. Merhab kalesi önünde verildiğine dair tarihçilerin rivayet ettikleri haberlerde en ufak bir şüphe yoktur; Hz. Ali o günün en bahadır savaşçısı idi. Hz. Ali de, atılan ok, taş ve sair şeylere karşı kendine siper etmek üzere, kalenin alınmasından sonra yerinden çekip çıkardığı büyük bir kapıyı elinde taşımıştır; bu kapı o kadar ağırdı ki, sonradan sekiz kişi bu kapıyı yerinden kaldırmaya gücü yetmemiştir. Ele geçirilen ganimetler arasında bir mancınık, birçok üstü tahkim edilmiş (zırhlı) araba (debbâbe) ve çok miktarda şarap da bulunmaktaydı; bu son ganimet maddesi derhal dökülüp imha edilmiştir.
Hayber Harbi sırasında, bir gün siyahi bir köle çoban geldi ve Hz. Peygamber ile görüşüp İslâm dinini kabul etti. Hz. Peygamber bunun üzerine bu köleye şu emri vermiştir:
«Şimdi sürüsünü Yahudi efendine geri götür; İslâm Dini, emânete hıyanet etmemeyi emretmektedir.» Çoban köle, koyun ve keçi sürüsünü efendisinin hisarına kadar sürdü ve tam kapının yanında sürüyü ürküttü. Hayvanlar esasen sahip oldukları alışkanlıklarıyla ağıla dönüp girdiler ve köle de bunu müteakip İslâm Ordusu Karargâhına hür bir insan olarak döndü.
Hz. Peygamber, mukavemet sona erip sulh gerçekleşince, Müslümanların eline geçen bütün Tevrat nüshalarını Yahudilere iade etmiştir.
Hayber önünde İslâm Ordusu, iki yüzü süvari olmak üzere, tamamı 1600 askerden ibarettir. Bu duruma mukabil düşman tarafta Yakûbî’ye göre 20.000, Makrîzî’ye göre, 10.000 asker bulunuyordu bunlar ayrıca, savunmada olmak ve harbi kendi kalelerinde kabul etmek gibi bir muharebe üstünlüğüne sahiptiler. İbn Sa’d’a göre Harb. sonunda Müslümanlar tarafından 15 şehide mukabil düşman tarafında 93 Hayberli maktul düşmüştü. Hayber arazisini Devlet hudutları içine aldıktan sonra İslâm Hükümetine düşen en başta gelen vazife, sadece yeni tebeanın meşru hak ve menfaatlarım korumak değil, aynı zamanda bölgede sükûnet ve asayişin de devam etmesini sağlamaktı. Medineli Beni Nadîr Yahudilerinin harp, kan diyeti v.s gibi ne zaman vuku bulacağı evvelden bilinmeyen anî zaruretler karşısında toplumun ihtiyaçlarını karşılamak üzere teşkil ettikleri bir «müşterek belde fonu» meselesi vardı. Nadîr Yahudileri Medine’yi terkedip de Hayber’e yerleştiklerinde işte bu «fonun»muhafaza edildiği kasayı da beraberlerinde buraya taşımışlardı. Hayber’in düşüşünü müteakip Hz. Peygamber s.a. aynı kasanın bu defa «yeni beledî teşkilât»ına devir teslim edilmesini istemiştir. Eski kasa muhafızının bütün meblâğın harpler sırasında harcanıp tüketildiğine dâir yemin etmesi üzerine Hz. Peygamber şöyle cevap verdi:
Ben sana inanmak isterim. Şayet sonra yalan söylediğin meydana çıkacak olursa, emniyet ve hayatını kaybedersin. Sonradan bu «Hazîne», yerli bir Yahudinin ihbarı üzerine ortaya çıkarılmış ve yalancı görevli akıbetini bulmuştur.
Teslim Şartları:
Hz. Peygamber s.a.’in Hayberlilere hayatlarını bağışlayacağı ve memleketi sırtlarındaki elbiseler müstesna, yanlarına hiç bir şey almaksızın terkedecekleri şeklinde tezahür etmişti. Daha sonra bu kararından vazgeçip şöyle bir hâl tarzını uygun buldu. Onlar evvelce sahib oldukları arazîde kalacaklar, İslâm Hükümeti ile ziraî bir işletmede ortaklık akdetmiş gibi, işledikleri araziden elde ettikleri mahsulun yarısını vereceklerdi. Bu şart Devlet tarafından aksi hükmü olunmadıkça belirisz bir müddetle devam edecekti. İlerki senelerde Hayber Yahudileri İslâm Devletinden görmüş oldukları bu alicenap idare üzerine kendi aralarında:
«O kadar adalet var ki, cennet yer yüzünde kuruldu» demeye başladılar. Hakikaten Müslüman vergi tahsildarlarının âdeti şuydu: Mahsûlü iki eşit yığın halinde topluyorlar ve bunlardan arzu ettikleri birinin seçimini Hayberli vergi mükelleflerine bırakıyorlardı.
Diğer Yahudiler:
Teymâ’, Vâdî el-Kurâ ve Fedek bölgelerinde ya pek az veya hiç çarpışma olmamıştır. Neticede bunlar da aynen Hayberlilerin teslim olduğu şartlarla teslim olmuşlardır.
İki yıl sonra Tebûk seferi esnasında (Hicrî 9-Milâdî 630), Akabe körfezindeki Maknâ gibi bazı Yahudi kasabaları da teslim oldular.
YALANCI PEYGAMBERLER
Allah tarafından peygamber olarak gönderilmedikleri halde, peygamber olduklarını iddia eden ve çevrelerinde kendilerine inanmış az veya çok taraftar toplayabilen yalancılar, mütenebbîler.
Bunların ortaya çıkışının peygamberlik tarihi kadar eski olduğuna şüphe yoktur. Zira ilk insan Âdem’in, Allah tarafından gönderilen ilk gerçek peygamber olduğu ve bunu diğer peygamberlerin takip ettikleri göz önünde bulundurulursa, bunları taklit ederek toplumları kendi hevesleri istikametinde yönlendirmek ve maddî menfaat sağlamak isteyen bazı yalancıların peygamber kisvesi altında zuhur etmelerini tabiî karşılamak gerekir. Nitekim Yalancı Peygamber’le ilgili oldukça eski haberlere Kitâb-ı Mukaddes’te de rastlamak mümkündür. Meselâ Tevrat’ta. (Teşriiye, 13/1-5) şöyle denilmiştir:
“Eğer aranızda bir peygamber yahut rüya gören çıkarsa ve sana bir hârika yahut bir alâmet verirse ve bilmediğiniz başka ilâhların ardınca yürüyelim ve onlara kulluk edelim, diye hakkında söylediği alâmet hârika vâkî olursa, o peygamberin yahut rüya görenin sözlerini dinlemeyeceksiniz; çünkü Allah’ınız Rabbi bütün yüreğinizle ve bütün canınızla seviyor musunuz diyebilmek için Allah’ınız Rab sizi deniyor. Allah’ınız Rabb. ardınca yürüyeceksiniz ve ondan korkacaksınız ve onun emirlerini tutacaksınız ve onun sözünü dinleyeceksiniz ve ona kulluk edeceksiniz ve ona yapışacaksınız. Ve o peygamber, yahut o rüya gören öldürülecek; çünkü Allah’ın Rabb. size yürümeyi emrettiği yoldan sizi çekmek için, sizi Mısır diyarından çıkaran ve sizi kölelik evinden kurtaran Allah’ınız Rabbe karşı sapıklık söylemiştir. Böylece aranızdan kötülüğü atacaksınız”. Yalancı Peygamber hakkındaki haberlere İncilde de rastlanır. Matta (7/15) İncili’nde de şöyle denilmiştir:
“Yalancı Peygamber’den sakının; onlar size koyun esvabında gelirler; fakat iç yüzden kapıcı kurtlardır. Onları meyvalarından tanıyacaksınız”.
Kur’ân’ın Mâide sûresinde ise (âyet 93), “Allah’a karşı yalan uydurandan veya kendisine bir şey vahyedilmemişken, bana da vahyolundu diyenden ve ben de Allah’ın indirdiği gibi indireceğim, diyenden daha zâlim kim olabilir?” denilmek suretiyle Yalancı Peygamber ‘e işaret edilmiştir.
‘Müslümanlar, Yalancı Peygamber’in zuhuruna, İslâm tarihinin çok erken bir devrinde şahit olmuşlardır. Hz. Peygamber henüz hayatta iken bunlardan bazılarına karşı askerî kuvvet göndermek zorunda kalmış; vefatından sonra ise, ilk halifesi Ebû Bekr, bunların da teşvik ve tahrikleriyle bazı kabileler içinde başlayan irtica ve irtidad hareketlerini bastırmak ve âsileri ortadan kaldırmak için geniş bir temizlik işine girişmiştir.
İslâmî kaynaklarda Yalancı Peygamber olarak adlarına rastlanan kişilerin, umumiyetle, Hz. Peygamber’in Veda haccından sonra, ölümüne sebep olan hastalığının belirmesi ve hastalık haberinin kabileler arasında yayılması üzerine harekete geçtikleri ve peygamberlik iddiasıyla merkezî idareye karşı baş kaldırdıkları görülür. Bu hareketin altında, hem dinî, hem de siyasî liderliği elinde bulunduran Hz. Peygamber’in vefatından sonra, Müslüman olan kabileleri merkezî idareden kopararak idareleri altına almak ve kendileri için parlak bir istikbal sağlamak gayesi yatıyordu. Peygamberlik iddiaları ise, halkı kendi etraflarında toplayarak gayelerinin gerçekleştirilmesini kolaylaştırmak içindi. Çünkü Hz. Peygamber’in kısa bir zamanda bütün kabileleri etrafında nasıl topladığını ve onların nasıl sevilen bir lideri olduğunu görmüşlerdi. Eğer onun tarafından tesis edilen bu merkezî idareyi yıkamaz ve kabileleri İslâm’dan önceki dağınık ve müstakil hallerine döndüremezlerse, gayelerini hiçbir zaman gerçekleştiremezler ve İslâm’ın süratle büyüyen kuvveti önünde yok olup giderlerdi.
Başlangıçta aynı zamanda, ayrı ayrı kabileler içinde çıkan Yalancı Peygamber ‘in, birbirleriyle her hangi bir irtibatları bulunmasa bile, hepsinin düşüncesi bu idi ve Hz. Peygamber’in hastalık haberi süratle etrafa yayıldığı zaman kendilerini harekete geçiren sebep de yine bu düşünceydi.
Arabistan’ın Yemâne bölgesinde oturan Benû Hanîfe’ den Museylîme adındaki yalancı peygamberin Medine’ye gelerek Hz. Peygambere söylediği sözlerde ve ayrıca ona yazdığı bir mektupta, sözünü ettiğimiz bu düşüncenin ve gerçekleştirmek istediği gayenin izlerini bulmak mümkündür. Museylime, Medine’ye gelmiş ve
“Eğer Muhammed, kendisinden sonra beni bu işe halef kılarsa kendisine uyarım” demeye başlamıştır. Hz. Peygamber, Musey-lime’nin bu sözlerini duyunca, hatibi Sabit b. Kays’la birlikte onun kaldığı eve gitmiş ve elindeki hurma dalını göstererek
“Sana şu dal parçasını bile vermem. Ben, senin hakkında Allah’ın emrine asla tecavüz edemem. Eğer sen bana ve Allah’a sırt çevirirsen, Allah seni muhakkak helak edecektir. Ve bana öyle geliyor ki sen, rüyamda bana gösterilen yalancı kişisin. İşte, hatibini Sabit; o sana gereken cevabı verecektir” demiş ve Musey-lime’nin yanından ayrılmıştır.
Bu haberi veren Buharî ve Müslim, Hz. Peygamber’in sözünü ettiği rüyayı da nakletmişlerdir.
Museylinıe, Hz. Peygamberle ilk karşılaşmasından sonra, ona bir de mektup yazmış ve arzı yeryüzünü yarı yarıya aralarında paylaşmayı teklif etmiştir. Fakat Hz. Peygamber, ona yazdığı cevapta, arzın Allah’a ait olduğunu ve onu dilediği kimseye vereceğini bildirmiştir.
Museylime’nin Hz. Peygamber’den aldığı bu ret cevapları karşısında, boş durmayacağını ve uygun bir zamanda harekete geçmek için Yemâme’de etrafına kuvvet toplamaya başlayacağını tahmin etmek güç değildir. Ancak, Medine’ye hicret ettikten sonra Mekkeli müşriklerle. Bedir, Uhud ve Hendek gibi büyük savaşlara giren ve muhtelif seferler düzenleyen Hz. Peygamber’in, Yemâme’de zuhur eden bir yalancı peygambere karşı kuvvet çıkardığını gösteren tek bir habere rastlanmaması, buna karşılık Şam seferi için Usâme kumandasında bir ordu hazırlığıyla meşgul olması, Museylime’nin, Hz. Peygamber’in hayatında henüz bir tehlike sayılmadığının açık delilini teşkil eder. Şu var ki Museylime, diğer Yalancı Peygamber gibi, Hz. Peygamber’in Veda haccından sonra hastalığının arttığı ve Müslümanların yalnız onunla meşgul olduğu sıralarda faaliyetini artırmış ve Yemâme halkını etrafında toplamayı başarabilmiştir. Bir süre sonra da Hz. Peygamber’in vefatı dolayısıyla Museylime’nin takibi ve hak ettiği cezaya çarptırılması işi, ilk halife Ebû Bekr’e düşmüştür.
Hz. Peygamber’in hastalığı sırasında peygamberlik iddiasıyla ortaya çıkanlardan biri de, yukarıda söz konusu edilen rüyada adı geçen Esved el-Ansî’dir. Ya yüzünü bir peçeyle örttüğü veya daima bir merkeple dolaştığı için Zu’l-Hımâr lakabıyla tanınan Esved el-Ansî, Yemen’de oturan Ans kabilesine mensuptu. Asıl adı Abhale b. Kâb olan Esved, kabilesi içinde kâhinlik ve sihirbazlık yapıyor, halka acayip şeyler göstererek onları hayretler içinde bırakıyordu. Bazı rivayetlerden öğrenildiğine göre, Hz. Peygamber, vefat ettiği yıl, Cerîr b. Abdullah’ı Esved’e göndermiş ve onu İslâm’a davet etmiştir; fakat Esved bu davete herhangi bir cevap vermemiştir. Eğer bu rivayet doğru kabul edilirse, Hz. Peygamber’in sağlığında, Esved’in henüz peygamberlik iddiasına kalkışmadığı, fakat Müslüman olmayı da hiç düşünmediği neticesine varılır.. Zira Esved, o sıralarda peygamberlik iddiasında bulunmuş olsaydı, Hz. Peygamber onu İslâm’a davet etmek için bir kişi değil, fakat hiç olmazsa onunla savaşacak bir müfreze gönderirdi. Öyle anlaşılıyor ki Esved, Hz. Peygamber’in Veda haccından sonra hastalanması üzerine peygamberlik iddiasında bulunmuş ve etrafında kalabalık bir taraftar kitlesi meydana getirmeye muvaffak olmuştur. Esved, peygamberlik iddiasına önce doğup büyüdüğü yer olan Kehf-i Hubbân’da başlamıştır. Mezhıclerin kendisini desteklemeleri, Necrânlılarm da desteklemek hususunda ona vaatlerde bulunmaları, Esved’in cesaretini artırmış, yalancı peygamberliğinden on gün sonra Necrân’ı, yirmi beş gün sonra da San’â’yı ele geçirmiştir. Daha sonraki günlerde ise, Aden’den Tâif ve Bahreyn’e kadar bütün Yemen, Esved’in hâkimiyeti altına girmiştir. Bu sırada hasta olmasına rağmen olayları gelen haberlerden takip eden Hz. Peygamber, Hadramevt’te bulunan vali ve kumandanlarına mektup gönderiyor ve onlara, dini korumalarını, dinden dönenlerle savaşmalarını, Esved’i hileyle veya savaşarak ortadan kaldırmalarını ve emirlerini dininde sebat eden ve bu işte yardımı dokunacak olan bütün Müslümanlara duyurmalarını emrediyordu. Nitekim, bu emirler kısa bir zaman içinde semeresini vermiş ve Esved, San’â’daki sarayında boğazlanarak öldürülmüştür. Ancak, onun ölüm haberi Medine’ye ulaştığı sıralarda Hz. Peygamber de birkaç gün önce vefat etmiş bulunuyordu. Esved’in ölümüyle İslâm dini azılı bir düşmanından kurtulmuştu; fakat ona bağlı olan süvariler, San’â ile Necran arasında dolaşıyor ve Müslümanlara korku salıyorlardı. Bunların temizlenmesi işi de Hz. Peygamber’in halîfesi Ebû Bekr’e kalmıştı.
(Hz. Peygamber’in hastalanması üzerine peygamberlik iddiasında bulunanlardan biri de Benû Esed’ten Tuleyha b. Hevaylid’tir. Benû Esed, Mekke’nin fethinden önce Kureyş’in yakın dostu olan bir kabileydi ve onlarla birlikte Medine’yi kuşatarak Müslümanlarla savaşmıştı. Fakat Mekke’nin fethinden sonra, İslâm’ın kuvvetlendiğini ve Müslümanların önünde durma imkânının kalmadığını fark ederek Hz. Peygambere itaat etmek gerektiğini anlamış ve bir çok Arap kabilesi gabi, hicretin dokuzuncu yılında, İslâm’ı kabul ettiklerini bildirmek için Medine’ye bir heyet göndermişti. Ancak bu heyet, Hz. Peygambere Benû Esed kabilesinin İslâm’a girişini, onların Müslümanlara bir lûtfu imiş gibi takdim etmiş ve bu yüzden Müslümanların kendilerine minnettar olmalarını istemişti. Halbuki eğer gerçekten Müslüman olmuşlarsa, asıl onların, doğru yolu bulmalarına vesile oldukları için Müslümanlara ve bu yola onları ilettiği için de Allah’a minnettar olmaları gerekirdi. Nitekim Benû Esed heyetinin bu gururlu davranışı sebebiyle, Allah Ta’âlâ, Hz. Peygambere Hucurât sûresinin 17. âyetini indirmiş ve
“Müslüman oldular diye seni minnete sokuyorlar. De ki: Müslümanlığınızı başıma kakmayın. Eğer doğruysanız, sizi imana hidayet ettiği için asıl siz Allah’a minnettarsınız” (49/17) buyurmuştur.
Benû Esed kabilesinin Hz. Peygambere gönderdiği bu heyet arasında, kabilenin ileri gelenlerinden Tuleyha b. Huvaylid de bulunuyordu ve heyetle birlikte o da Müslümanlığı kabul etmişti. Fakat Hz. Peygamber’in hastalanması, Tuleyha’nın peygamberlik iddiasıyla ortaya çıkmasına ve etrafına topladığı bir kuvvetle Semira mevkiinde ordugâh kurmasına sebep olmuştur. Tarihçi Taberî, Hz. Peygamber’in hastalık haberinin yayılması üzerine, önce Museylime’nin isyan ettiğini, sonra Esved’in Yemen’i ele geçirdiğini, kısa bir süre sonra da Tuleyha’nın peygamberlik iddiasında bulunup Semira’ da ordugâh kurduğunu haber verir. Tuleyha, kardeşinin oğlu Habbâl’i Hz. Peygambere göndermiş ve tıpkı Museylime gibi, onunla anlaşma yolları aramıştır. Habbâl, Hz. Peygambere Tuleyha’nın durumunu anlatmış ve ona Zu’n-Nûn adında bir meleğin gelip gittiğini haber vermiştir. Fakat Hz. Peygamber Habbâl’e iltifat etmemiş, hatta ona bedduada bulunmuştur. Daha sonraki günlerde de Dırâr b. Ezver’i Benû Esed ülkesindeki valilerine göndererek dinden dönenlere karşı harekete geçmelerini ve onlarla savaşmalarını emretmiştir. Rivayetlere göre, cereyan eden ilk savaşta Dırâr, Tuleyha’yı sıkıştırmış ve kılıcıyla üzerine yürümüş olmasına rağmen, onu öldürmeye muvaffak olamamıştır. Ancak adamlarıyla birlikte bozguna uğrayan Tuleyha, ölümden kurtuluşunu, kılıç darbesinin kendisine işlemediği şeklinde yorumlamış ve bu yorumu adamları vasıtasıyla peygamberliğinin bir delili olarak yaymaya başlamıştır. Filhakika bu haber, cahil halk tabakası üzerinde etkisini göstermiş ve yeniden Tuleyha’nın etrafında toplanmalarını sağlamıştır. Bu sıralarda, Hz. Peygamber’in ölüm haberi de etrafa yayılınca, durumunu daha çok kuvvetlendiren Tuleyha, Museylime’den ve Esved taraftarlarından sonra, Hz. Peygamber’in halifesi Ebû Bekr’in başına ayrı bir gaile olmuştur.
Museylime, Esved ve Tuleyha’dan sonra zuhur eden diğer bir yalancı peygamber de, Benû Temîm’den Secâh adında bir kadındır. Benû Temîm, senetu’l-vufûd -elçiler yılı denilen dokuzuncu hicrî yılda İslâmiyeti kabul ettiklerini bildirmek için Hz. Peygambere gönderdiği kalabalık ve gürültücü heyetiyle tanınmış bir kabileydi. 70-80 kişiden oluşan bu heyet Medine’ye geldiği zaman Hz. Peygamberi görmek için önce mescide uğramış, fakat onun, evinde istirahat etmekte olduğunu öğrenince, gürültü yaparak ve
“Ey Muhammed, bize çıksana!” diyerek bağırmaya başlamışlardı. Nitekim ibu olay sebebiyledir ki Allah Ta’âlâ, Hucurât sûresinin 4-5. âyetlerini indirmiş ve şöyle buyurmuştur:
“Hücre-i saadetlerin, evlerinin arkasından sana “Ey Allah’ın rasulü” diyecekleri yerde, bağıra çağıra isminle seslenenlerin çoğu aklı kıt, düşüncesiz kimselerdir. Eğer onlar, sen yanlarına çıkıncaya kadar sabretseler, bekleyebilselerdi, kendileri için daha yahırlı olurdu. Allah çok bağışlayıcı ve engin merhamet sahibidir.” (49/4-5)
Davranışlarının kötülüğüne rağmen, Allah tarafından bağışlandıklarına delâlet eden bu âyetin indirilmesinden sonra, Hz. Peygamber, heyette bulunanlara hediyeler vermiş ve içlerinden ileri gelenleri, yine kendi ülkelerine vali ve zekât âmili-memuru olarak tayin etmişti. Ancak Hz. Peygamber’in vefatına kadar görevlerini yürüten bu vali ve memurlar, Hz. Peygamber’in vefatından sonra, halife olarak iş başına geçen Ebû Bekr’e itaat edip etmemek hususunda tereddüt göstermeye, bazıları dinden dönerken bazıları da zekât mallarını göndermemeye başlamışlar, bazıları ise, dinlerine bağlı kalarak diğerleriyle mücadeleye girişmişlerdi. İşte bu sıralarda, Cezîre’de Benû Tağlibler arasında yaşayan ve kâhinlik yapan Secâh adlı bir kadın, peygamberlik iddiasıyla ortaya çıkmış ve halifelik görevine henüz başlamış olan Ebû Bekr’le savaşmak üzere harekete geçmiştir.
Yukarıdan beri özetlenen olaylar göstermektedir ki Hz. Peygamber’in hayatında Müslüman olan kabilelerden bazıları, kalplerine imanın henüz iyice yerleşmemiş olması dolayısıyla peygamberlik iddiasında bulunan bazı şarlatanların telkin ve etkilerine kapılmaktan kurtulamamışlar ve daha önce kabul ettikleri İslâm esaslarını kolayca reddederek Yalancı Peygamber ‘in peşlerine takılmışlardır. Museylime, Esved, Tuleyha ve Secâh, bir taraftan kendi hokkabazlık ve kâhinliklerini kullanarak, diğer taraftan da çöl Arablarının koyu cehaletinden faydalanarak siyasî ihtiraslarını tatmin yolunda başarılı adımlar atabilmişlerdir. Ancak onların bu başarısında rol oynayan en büyük âmilin, Hz. Peygamber’in hastalığı ve Yalancı Peygamber’le savaşacak bir ordunun hemen çıkartılamaması olduğunu da unutmamak gerekir. Nitekim Hz. Peygamber, bu hastalığından kurtulamamış ve bu irtidâd (dinden dönme) ve isyan hareketlerini bastırıp sulh ve sükûnu hâkim kılma işini halifesine bırakmıştır.
Hz. Peygamber’in vefatından sonra Ebû Bekr halife seçilip İslâm devletinin basma geçtiği zaman, bastırması gereken irtidâd hareketleri yanında, İslâm dini yönünden belki daha tehlikeli bir başka hareketle de karşılaşmıştır. Bu hareket, bazı kabilelerin, Hz. Peygamber’in hayatında devlete verdikleri zekâtı, Ebû Bekr’in hilâfetinde vermekten çekinmeleriydi ve bir irtica hareketiydi. Usâme kumandasında teşkil edilen ordunun Şam’a doğru hareket ettiği bir sırada, Esed, Gatafân ve Tayy kabilelerine mensup bir heyet Medine’ye gelerek kendilerinin zekât vermekten muaf tutulmalarını istemişler, bununla birlikte, namazı kılıp orucu tutacaklarını bildirmişlerdir. Ebû Bekr, tabiatlıyla, onların bu isteklerini reddetmiş, bazı sahabîlerin araya girip onları İslâm’a alıştırıncaya kadar kendi hallerine bırakılmaları yolunda ileri sürdükleri görüşler de hiç fayda sağlamamıştır. Ebû Bekr’e göre, en doğru hareket, zekât vermeyenlerle savaşmak ve kılıçla onları yola getirmekti. Ömer b. Hattâb, Hz. Peygamber’in
“Bana, şahadet kelimesini söyletinceye kadar düşmanla savaşmam,mücadele etmem emredildi. Bunu söyledikleri zaman, canlarını ve mallarını korumuş olurlar” mealindeki meşhur hadisini hatırlatarak
“Onlar dinden çıkmadıkları ve şahadet kelimesini söyledikleri halde, onlarla yinesavaşacak mısın?” dediği zaman da, Ebû Bekr
“Allah’a yemin ederim ki O’nun elçisine verdikleri torba bağını dahi vermekten çekinirlerse, onlarla yine savaşırım” cevabını vermiştir. Ebû Bekr’in bu kesin tutumu karşısında Ömer b. Hattâb ve diğer sahabîler de onun görüşüne katılmak zorunda kalmışlardır. Nitekim kısa bir süre sonra Ebû Bekr, İslâm’ın bütünlüğünü bozacak tehlikeleri bertaraf ettiği zaman, onun bu görüşündeki haklılığı bütün sahabîler tarafından anlaşılmıştır.
Ebû Bekr, halife olduğu zaman, Hz. Peygamber’in hastalığıyla birlikte başlayan irtidâd ve ölümü üzerine ortaya çıkan irtica hareketlerini bastırmak için on bir kişiyi görevlendirmiş ve her birinin idaresine askerî bir kuvvet vermiştir: 1. Ikrime b. Ebî Cehl, yalancı peygamber Museylime üzerine gitmekle görevlendirilmiştir. 2. Şurahbîl b. Hasene, Ikrime’yi takviye edecek, sonra beraberince Amr İbnu’l-Âs’a yardım etmek üzere Kuzâ’a bölgesine geçeceklerdir. 3. Muhacir b. Umeyye, Yemen’de zuhur eden, fakat zuhurundan üç ay sonra öldürülen yalancı peygamber Esved el-Ansî’nin Kays b. Mekşûh kumandasında birleşen adamlarına ikarşı Ebnâ’ya yardım edecek, sonra Hadramevt ve Kinde’ye geçecektir. 4. Hâlid b. Velîd, yalancı peygamber Tuleyha’nm üzerine yürüyecek, onu imha ettikten sonra, Secâh’la birleşen Mâlik b. Nuveyre’ye karşı gidecektir. 5. Hâlid b. Sa’îd, Şam tarafına, 6. Amr b. Âs, Kuzâ’a havalisine, 7. Huzeyfe b. Mihsan, Debâ havalisine, 8. Arface b. Herseme, Mehre’ye, 9. Ma’n b. Haciz, Benû Suleym ve Benû Havâzin’e, 10. Suveyd b. Mukarrin, Tihâme’ye, 11. Alâ b. Hadramî de Bahreyn tarafına yürüyeceklerdir.
Hz. Peygamber’in vefat ettiği sıralarda Yemâme’ye hâkim olan ve etrafında oldukça büyük kuvvet toplayan Museylime, Ikrime b. Ebî Cehl’in hissesine düşmüştü. Ancak Ebû Bekr’in talimatına göre, Ikrime yalnız başına hareket etmeyecek, kendisini takviye etmekle görevlendirilen Şurahbîl’i bekleyecekti. Fakat Ikrime, Taberî’nin ifadesine göre, şan ve şeref kazanmak için hareket etmekte acelecilik göstermiş ve Şurahbîl’i beklemeden Yemâmeliler üzerine yürümüştür. Ancak Museylime’nin 40 000’i bulan askeri karşısında duramamış ve geri çekilip gitmek zorunda kalmıştır. Şurahbîl ise, Ebû Bekr’in talimatına göre yerinde kalması ve yardım için gelecek olan Hâlid b. Velîd’i beklemesi gerekirken, o da Ikrime gibi acele ederek Museylime üzerine yürümüş, fakat mağlûp olmuştur. Nihayet Hâlid b. Velîd gelince, Müslümanlarla Museylime’nin askerleri arasında şiddetli bir savaş başlamıştır. Bu savaşta, bir ara Müslümanlar bozulup geri çekilir gibi olmuşlarsa da, ikinci bir hücumda, düşmanı etrafı duvarla çevrili bir bağa sığınmak zorunda bırakmışlardır. Museylime de bu bağda bulunuyordu. Fakat içeride sıkışıp kaldıkları için kurtuluş ümitleri yoktu. Nitekim Museylime öldürülünceye kadar savaş devam etmiş, onun öldürülmesinden sonra da adamlarının temizlenmesinde herhangi bir güçlük olmamıştır.
Esved el-Ansî’nin öldürülmesiyle, Yemen’in bir yalancı peygamber belâsından kurtulduğuna, fakat ona bağlı süvarilerin San’â ile Necrân arasında başıboş dolaşarak Müslümanlara korku saldıklarına yukarıda işaret etmiştik. Bbû Bekr halife olunca, bir yandan Muhacir b. Umeyye’ yi Esved’in adamlarını temizlemekle görevlendirirken, bir yandan da Yemenli Ebnâlardan olan Fîrûz ed-Deyremi’yi oraya vali tayin etmişti. Fakat Fîrûz’un tayini, Kays b. Mekşûh veya diğer adıyla Kays b. Abdi Yegûs’u hoşnut etmemişti. Her ne kadar Kays, Esved’in kumandanlarından idiyse de, onun kendisine bir kötülük yapmasından korktuğu için, bu yalancı peygamberin öldürülmesinde Dâzeveyh ve Curşûş’la birlikte Fîrûz’a yardım etmişti. Hatta Esved’i Kays’ın öldürdüğü bile söyleniyordu. Fîrûz’un vali olması üzerine Kays’ta beliren kıskançlık duyguları, onu Fîrûz’a ve aslen İranlı olan Ebnâlara karşı harekete geçmeye ve bazı hileli oyunlar oynamaya sevk etti. Ebnâların ileri gelenlerini öldürmek, Ebnâları da Yemen’den sürüp çıkarmak istiyordu. Dâzeveyh’i öldürdü; Fîrûz ise, ölümden bir şans eseri kurtulmuştu. Kays, kuvvetini artırmak için Esved’in adamlarını etrafına topladı ve San’â’yı ele geçirdi. Ebnâların büyük ibir kısmını Yemen’den çıkardı, bir kısmını da tesirsiz hale getirdi. Böylece Yemen halkının çoğu Kays’ın idaresi altına girmiş ve bu ülkede Esved’ten sonra ikinci bir irtidâd olayı meydana çıkmış oluyordu. Bununla birlikte Fîrûz, Benû Ukayl’in ve Akklerin de yardımıyla Kays’a karşı ciddî bir harekete girişmiş, daha sonraları Ebû Bekr’in görevlendirdiği Muhacir b. Umeyye’nin de yetişmesiyle Kays’ı mağlûp etmiştir. Yakalanan Kays, zincire vurularak Medine’ye gönderilmiş, fakat Ebû Bekr tarafından affedilmiştir. Ancak Yemen, mürtedlerin temizlenmesiyle sulh ve sükûna kavuşmuştur.
Hz. Peygamber’in sağlığında Benû Esed’in ileri gelenlerinden peygamberlik iddiasıyla ortaya çıkan Tuleyha ise, Hz. Peygamber’in gönderdiği Dırâr b. Ezver tarafından mağlûp edilmiş olmasına rağmen öldürülmemişti. Bir süre sonra da Hz. Peygamber vefat etmiş ve Tuleyha daha çok kuvvetlenme fırsatını ele geçirmişti.
Hz. Peygamber’in vefatı üzerine, Esed, Gatafân ve Tayy kabileleri, aralarındaki anlaşmayı yenileyerek sıkı bir dostluk kurmuşlar, ayrıca Tuleyha’ya yardım etmek hususunda da birleşmişlerdi. Bu kabileler, önce Medine’ye bir heyet göndererek, zekât vermekten muaf tutuhnâlarını istemişler, fakat bu istekleri Ebû Bekr tarafından reddedilmişti. Heyet, ülkelerine dönünce, Medine’nin kuvvet yönünden çok zayıf olduğunu haber vererek kabilelerini şehir üzerine saldırmaya teşvik etmiştir. Filhakika bu sıralarda Bbû Bekr, Usâme kumandasında teşkil ettiği bir orduyu Şam tarafına çıkarmıştı ve bu sebepten Medine savunma yönünden oldukça zayıf kalmıştı. Bundan faydalanmak isteyen bir grup Tuleyha taraftarı Medine’ye saldırmış, fakat Ebû Bekr’in önceden aldığı tedbir sayesinde bozularak kaçmak zorunda kalmıştır. Ebû Bekr tarafından takip edilen saldırganlar, daha sonra Zu’l-Kassa’da bir daha mağlûp edilmiş, fakat asıl darbe, bu iş için görevlendirilen Hâlid b, Velîd tarafından vurulmuştur. Yalancı peygamber Tuleyha, Hâlid’le yaptığı savaşta tam bir hezimete uğramış ve kaçmak zorunda kalmıştır. İrtidâd eden kabileler ise, birer birer İslâm’a dönmüşlerdir. Kaynaklar, kaçarak hayatını kurtaran Tuleyha’nm sonradan Müslüman olduğunu ve Hz. Ömer devrinde İslâm ordusunda kahramanca çarpışıp faydalı işler gördüğünü haber verirler.
Hz. Peygamber’in vefatından sonra ortaya çıkan ve Benû Tağlib arasında peygamberliğini ilân eden Secâh’a gelince, Benû Temîm’in bazı kollarını kendi tarafına çekip kuvvetini artırdıktan sonra. Ebû Bekr’le savaşmak için Hazn denilen mevkie gelmiş ve orada karargâh kurmuştur. Bu arada Yerbûların reisi olan Mâlik b. Nuveyre’ye de elçiler göndererek onunla anlaşmak ve iş birliği yapmak istediğini bildirmiştir. Mâlik, Benû Temîm’in ileri gelenlerinden ve Hz. Peygamber tarafından Benû Yerbûlara vali olarak tayin edilmişti. Secâh’ın iş birliği teklifini kabul ettikten sonra da onun yakın bir danışmanı olmuş ve Secâh’ı, Medine’ye saldırmadan önce Benû Temîm içinde hâlâ Müslüman olanlarla savaşmak ve onları kendi tarafına çekmek hususunda ikna etmiştir. Daha sonraları Museylime’nin hâkim olduğu Yemâme’ye saldırmak üzere harekete geçtiği görülen Secâh, Museylime’den gelen anlaşma teklifini reddetmemiş, hatta bu hususta gelen haberlerden öğrenildiğine göre, bazı menfaatler karşılığında Museylime’yle evlenmiştir. Ancak bir yandan adamlarını tatmin etmeyen bu menfaatler ve Secâh’ın peygamberliği hususunda beliren şüpheler, diğer yandan Tuleyha işini hallettikten sonra Secâh’la birleşen Mâlik b. Nuveyre üzerine yürümekle görevli Hâlid b. Velîd’in Mâlik’i öldürmesi, Secâh’ın bütün ümitlerini yıkmıştır. Nitekim Yalancı Peygamber ‘in birer birer ortadan kaldırılması ve idareleri altına aldıkları kabilelerin tekrar İslâm’a dönmelerinden sonra, Secâh’ın da sessizce kaybolduğu görülür ki kaynaklar onun Muâviye devrine kadar yaşadığını ve Müslüman olarak öldüğünü kaydederler.
İslâm tarihinde Yalancı Peygamber ‘in zuhuru, Hz. Peygamberle başlayan İslâmiyet’in, yine onun ölümüyle sonra ereceğimi zanneden bir kaç açıkgözün, geriye kalacak bir mülkten hisse kapma isteklerinin basit bir tezahüründen ibarettir. Oysa insanlık tarihi ispat etmiştir ki bu mülkün asıl sahibi Allah’tır ve onu, sadece dilediği kimselere vermiştir.
ZİKİR
Anmak, hatırlamak, düşünmek; dinî ıstılahta Allah adını ve Allah’ın zatına has esma-i husnâ (güzel isimler)’sını tekrarlamak; Allah’ı zikretmek; zikrullah. Kelimenin bu mânalar dışında Kur’ân’a isim olarak kullanıldığı gibi “Peygamberleri, apaçık mûcizeler ve kitaplarla gönderdik. Sonra da, bütün insanların iyiliği, kurtuluşu için, ana hatları vahyedilen konularıa (mücmelleri) ayrıntılı açıklaman için, okunması ibadet olan övünç kaynağı Kur’ân’ı, bölüm bölüm sana indirdik. Umulur ki, düşünmelerine, incelemelerine vesile olur” (16/44), ehl-i kitabın din âlimlerinden, ehlı’z-zikr adıyla söz edildiği de görülür. “Senden önce de, kesinlikle kendilerine vahiy gönderdiğimiz, özgürce sorumluluklarını yerine getirmek üzere, liyâkatli, güvenilir erkekleri peygamber olarak görevlendirdik. Eğer bilmiyorsanız, bilenlere, kutsal kitapları bilenlere sorun.” (16/43). Bundan başka, kelime, Sâd sûresinin ilk âyetinde, “şanlı ve şerefli” anlamımda zi’z-zikr denilmek suretiyle Kur’ân’a sıfat yapılmış, İnşirah sûresinin 4. âyetinde de Hz. Peygamber’den söz edilirken aıynı anlamda
“Senin hayrına, itibarını, şanını yükseltmedik mi?” (94/4) denilmiştir.
Kelimenin Kur’ân’da yer alan bu farklı anlamları arasında en çok kullanılanı ve en çok şöhret kazananı “Allah’ı anmak” anlamına gelen zikru’llah olmuştur. Bu anlamda gelen âyetlerin çoğunda Allah’ı zikretmenin önemi belirtilmiş, bir çok âyette de Allah’ı zikir hususunda açık ve kesin emirler yer almıştır. Ankebût sûresinin 45. âyetinde zikru’llahın en büyük ibadet olduğu belirtilerek şöyle denilmiştir:
“Sana vahyedilen kitaptan bölüm bölüm oku. Namazı adâbına riayet ederek aksatmadan kıl. Namaz, meşru olmayan şehevî fiilerden, gayri meşru ilişkilerden, zinadan ve şeriatın suç saydığı, haram kıldığı, kamu vicdanının tasvip etmediği, mü’minlerin icrasında hayır görmediği şeylerden insanı alıkoyar. Allah’ı zikir, namaz, Allah’ın övünç kaynağı kelamını okumak, Allah’ın dinini tebliğ elbette en büyük ibadettir. Allah’ın kullarına lütfuyla ilgisi ise en büyük mazhariyettir. Allah hile ile kurduğunuz düzenleri, tuzakları ve ilişkileri biliyor.” (29/45) Allah’ın zikri muhakkak en büyük (ibadet) tür. Allah ne yaptığını bilir.”
Allah’ın zikriyle kalpleri mutmain olarak iman edenlerden söz edilirken söz zikrü’llah’a getirilmiş ve;
“Bunlar, iman edenler, Allah’ı zikirle, Kur’an ile, Allah’ın övünç kaynağı kelâmını okuyarak, Allah’ın lütfuyla ilgisi sayesinde akılları ve kalpleri mutmain olanlar, huzura kavuşanlardır. Hatırınızdan çıkarmayın. Ancak Allah’ı zikirle, Allah’ın övünç kaynağı kelâmını okuyarak, Allah’ın lütfuyla ilgisi sayesinde, kalpler huzura kavuşur, sükûnet bulur. İman ederek, hâlis niyet ve amaçlarla, İslâm esaslarını, İslâmî düzeni hayata geçirenlere, iş barışı içinde bilinçli, planlı, mükemmel, meşrû, faydalı, verimli çalışarak nimetin-ürünün bollaşmasını sağlayanlara, yerinde, haklı çıkışlar yaparak, düzelmeye, iyiliğe, iyileştirmeye ön ayak olanları, cârî-kalıcı hayırlar salih ameller işleyenlere ne mutlu! Varacakları yer de ne güzel bir yerdir.” (13/28-29) denilmiştir. Buna karşılık Zümer sûresinin 22. âyetinde
“Kalpleri kararmış, katılaşmış, kafaları kalınlaşmış, yüzlerinin nuru silinmiş kimseler, Allah’ın kafalarını, gönüllerini İslâm’a açtığı, Rablerinden glen bir nûra, Kur’ân’a kavuşmuş olan kimseler gibi midir? Allah’ı zikirden, Allah’ın övünç kaynağı Kur’ân’ından ve namazdan uzak, kalpleri katılaşmış, kafaları kalınlaşmış olanların vay haline! Onlar başlarına buyruk bir hayat, koyu bir cehalet, dalâlet ve bozuk düzen içindedirler.” (39/22) bildirilmiş; Cin sûresinin 17. âyetinde de “Kim Rabbmı zikretmekten yüz çevirirse, Rabbı onu gittikçe yükselen bir azaba sokar” denilmiştir. Mücadele sûresinin 19. “Onları bu yolla denemek için akıtırdık. Kim, Rabbinin övünç kaynağı kitabından, Kur’ân’dan, zikirden, şeriattan yüz çevirir, Kur’an öğrenimini, öğretimini, şeriatı, Allah’ı zikri engelleyici tedbirler alırsa Rabbi onu, devamlı artan dehşetli cezalara çarptırır, azaplara uğratır.” (72/17) âyetinde ise, şeytanın ruhlarını istilâ edip Allah’ın zikrini unutturduğu kimseler şeytanın partisi olarak tavsif edilmiş ve bu partinin mutlaka hüsrana uğrayacağı bildirilmiştir.
Zikir, insanı işte bu hırstan ve zihnini dünya meşgalesinden arındırmak ve her fırsatta Allah’ı düşünerek nefsini şehevî arzulardan uzaklaştırıp fısktan, bâtıldan ve dalâletten korumak gayesiyle emrolunmuştur. Bu husustâkî en açık ve şümullü emrin Münâfikûn sûresinin 9. âyetinde geldiği görülür:
“Ey iman edenler, mallarınız ve çocuklarınız, sizi, allah’ı zikirden, namazdan Allah’ın övünç kaynağı kelâmını okumaktan, Allah’ın dinini anlatmaktan, İslâm’ı tebliğden alıkoymasın. Kimler böyle yapar, Allah’ı zikri ihmal ederse onlar, işte onlar hüsrana uğrayanlardır.” (63/9) Buna karşılık’ Nûr sûresinin 36 ve 37. âyetlerinde tavsifi yapılan gerçek’ müminler, o kimselerdir ki, onları ne ticaret, ne de alış veriş Allah’ı zikretmekten ve namaz kılmaktan alıkoymaz. “Bu nur bir takım evlerde, mescitlerdedir. Allah mescitlerin binalarının yükselmesini ve içlerinde adının zikredilmesini, namaz kılınmasını, Kur’an okunmasını, zikir meclisleri kurulmasını, dininin, şeriatının anlatılmasını, icrası zorunlu kesin hükümler haline getirdi. İnsanlar orada gündüzün ilk ve son saatlerinde onun koyduğu kurallara riayet ederek Allah’ı tesbih ederler, namaz kılarlar. Toptan alım-satımların, ithalat ve ihracatın ve çarşılarda, pazarlardaki alışverişlerin, ticarî muamelelerin, kendilerini Allah’ı zikirden, Allah’ın övünç kaynağı kelâmını okumaktan, namazı adâbına riayet ederek aksatmadan kılmaktan, vicdanlarını, servetlerini, sosyal bünyelerini arındıran, berekete vesile olan zekĞatı vermekten alıkoyamayacağı yiğit, samimi dindar insanlar, Allah’ı tesbih ederler. Onlar akılların, kalplerin ve gözlerin allak bullak olduğu bir günden korkarlar.” (24/36-37)
İşte bu anlamda, Kur’ân’da. Zikirle ilgili olarak pek çok emir yer almıştır. Örnek olmak üzere bunlardan bir kaçını sıralayabiliriz: “Namazı kıldıktan sonra, ayakta, yürürken, meclislerde otururken, yanlarınız üzerinde yataklarınızda yatarken, Allah’ı zikre, şükre devam edin. Huzura kavuşunca da, namazı âdâbına, riayet ederek, aksatmadan kılın. Namaz, mü’minlere yazılı bir emir halinde, vakitleri belli bir farzdır.” (4/103).
“Rabbinin adını zikre, şükre devam et, Rabbine ibadet et, Rabbinin dinini şeriatını anlat. Bütün varlığınla O’na yönel.” (73/8).
“Zekeriyya: “Rabbim, bana, oğlum olacağına dair bir alâmet ver” dedi. Allah: “Senin alâmetin, üç gün insanlarla, işaretle cevap vermenin dışında konuşamamandır. Rabbini çok zikret, Rabbine çok şükret, Rabbine çok çok ibadet et, Rabbinin dinini, şeriatini anlat, akşamları ve sabahları erken, onu tesbih et.” buyurdu.” (3/41).
“Ey iman edenler, sabırla mücadeleye devam ederek, kendinizi eğitip sıkıntılara katlanarak, kötülüğe engel olup iyilik yaparak ve namazları kılarak Allah’tan medet umun, size arka çıkmasını isteyin. Allah sabrederek mücadeleye devam edenlerle beraberdir.” (2/153).
Allah’ın zikri hususunda Hz. Peygamber’den de, rivayet edilmiş pek çok sahih hadîs vardır. Bunlardan bir kaçı da şöyledir:
“Aziz ve Celil olan Allah buyuruyor ki Ben kulumun beni zannı yanındayım. Kulum beni zikrederken ben muhakkak onunla beraber bulunurum. Eğer beni ‘gönlünde gizlice zikrederse, ben de onu nefsimde gizlice zikrederim. Eğer o beni bir cemaat içinde zikrederse, ben de onu o cemaatten daha hayırlı bir cemaat içinde zikrederim. Kulum bana bir karış yaklaşırsa, ben ona bir arşın yaklaşırım. Kulum bana bir arşın yaklaşırsa, ben ona bir kulaç yaklaşınm. O bana yürüyerek gelirse, ben ona koşarak varırım’’.
“Allah Teâlâ’nın yer yüzünde bir takım fazla melekleri vardır ki Zikir meclislerini araştırırlar. İçinde Allah’ın zikredildiği bir meclis bulduklarında onlarla birlikte otururlar ve birbirlerini kanatlarıyla hazır olup dinlemeğe teşvik ederler...”
“Yedi grup vardır ki Allah, kendi gölgesinden başka gölge bulunmayan Kıyamet gününde onları kendi gölgesinde barındırır: Bu yedi kişiden biri de, yalnız başına Allah’ı zikreden ve zikrederken gözlerinden yaşlar boşanan kimsedir.”
“Her kim sabaha girerken ve akşam girerken yüz kere Subhânallahi ve bihamdih derse, Kıyamet gününde hiçbir kimse onun bu tekrarladığından daha faziletlisini getiremez; ancak bunu, onun söylediği kadar yahut daha fazlasını söyleyen müstesna.”
Zikir, Allah’ı anmak ve O’nun esmâ-i husnâsını her an tekrarlamak anlamına gelirse de, bunun, “zikri başka, fikri başka” sözüne mesnet teşkil eden bir halde olmaması gerekir. Çünkü zihnini Allah’tan başka şeylerle meşgul eden kimsenin Allah’ı zikri faydasızdır. Âl-i Irnrân sûresinin 191. âyeti, gerçek bir Z.’in nasıl olması gerektiğini açıklaması bakımından çok önemlidir. Bu âyette şöyle denilmiştir:
“Akıl ve vicdan sahipleri, kıyamda, namaz kılarken, yürürken, meclislerde otururken, yanları üzerinde yataklarında yatarken, Allah’ı zikredenler, ibadet edenler, allah’ın, dinini, şeriatını anlatanlardır, göklerin ve yerin yaratılması konusunda düşünenler, inceleme yapanlardır. Ey Rabbimiz, sen bunu boşuna yaratmadın. Seni tesbih ve tenzih ederiz. Bizi Cehennem azabından koru” diyenlerdir.” (3/191) Âyetten açıkça anlaşılmaktadır ki Zikir, Allah’ın bazı isimlerini sadece dil ile tekrarlamaktan ibaret değil, fakat bu isimleri tekrarlarken yerdeki ve gökteki bütün mevcudata bakarak bunları yaratanın varlığını, birliğini ve sonsuz kudretini, delil olma yönünden düşünüp kendi aczinin idraki içinde Hakk’a yönelmek ve yalnız O’na ibadet edip O’ndan yardım istemektir; kısacası tefekkürle Hakk’ı anmaktır. Namaz, kula, Allah’ın huzurunda Kur’ân ve salâvat okuyarak rükû ve secdeye varırken tefekkür etme imkânı sağladığı için en mükemmel Zikir sayılmıştır.
Hz. Peygamber’den rivayet edilen ve Buhârî, Müslim gibi sahih hadîs kitaplarında yer alan Fiten’le ilgili bazı hadîslerde, İslâm’ın çok erken devrinde Müslümanlar arasında ortaya çıkan bu fitnenin bir peygamberlik mucizesi olarak haber verildiği görülür. Bu hadislerden birinpyîe denilmiştir:
“Gelecekte bir takım fitneler olacaktır. Fitne zamanında ona karışmayıp oturan kişi, ayakta durandan hayırlıdır; ayakta duran da yürüyenden hayırlıdır. Fitne zamanında yürüyen ise, koşandan hayırlıdır. Her kim fitneye muttali olup da onu görmeğe çalışırsa, muhakkak onun kahrına uğrar. Her kim fitne zamanı iltica ederek bir yer bulursa hemen oraya sığınsın.”
İşte Hz. Peygamber’den rivayet edilen bu gibi hadîsler, bazı Müslümanların, Hz. Osman’ın şehit edilmesinden sonra birbirini takip eden savaşlar sırasında, dövüşen gruplardan uzak kalmalarında ve inzivaya çekilip ibadetle ve Allah’ın zikriyle meşgul olmalarında belli başlı âmillerden olmuştur. Daha sonraki tarihlerde ise, fesada uğramış cemiyetten yüz çevirip Allah’a yönelen bu münzevî züht erbabına sûfî, tuttukları yola da tasavvuf denilmiştir. Zamanla sûfîler arasında yetişen ilim, irfan, keşf ve keramet sahibi kimselerin, aynı yola sülük etmek isteyenlere yol göstermeğe, onlara, kendi usul ve âdaplarını öğretmeğe başlamaları, tasavvufun büyük şahsiyetler etrafında sistemli ve teşkilâtlı bir şekilde gelişmesini sağlamış; böylece, müşterek esası Zikir olan, fakat usul ve âdap yönünden birbirinden az çok ayrılan tarikatlar ortaya çıkmıştır.
Tarikatlarda Zikir, birbirinden farklı şekilde cehrî (yüksek sesle) ve hafî (sessiz, gizli) olarak yapılır. Bazıları buna, sadece kalben tefekkür suretiyle yapılan Zikir’i de eklemişlerdir.. Cehrî Zikir, genellikle toplu olarak yapılan bir Zikir’dıir. Bir şeyhin idaresinde, dinî bir vecd meydana getirmek için önce ilâhiler okunur; sonra la ilahe illa’llah, subhânallah, elhamdülillah, Allahu ekber, estağfirullah veya esmâ-i husnâdan (bir isim çekilir. Zikir esnasında ağızdan çıkan kelimeler, dilden kalbe hızla vurulurken vücut öne arkaya beraberce sallanır. Hafî Zikir ise, münferit yapılan bir Zikir’dir. Şafaktan önce kalkan mürit, teheccüt namazı kıldıktan sonra, oturduğu yerde, gözleri kapalı olarak, bulunduğu mertebeye göre sayısı değişen Lafza-i Celâl’i nefesle çeker.
Birbirinden farklı Zikir şekilleri, her tarikatın benimsediği bir esasa dayanır; fakat hepsinin de gayesi, sâliklerini üstün bir ahlâk ile Hakk’ın rızasını kazandıracak ulvî bir mertebeye ulaştırmaktır.
ZİNNIRE r.a.
Ebû Cehile meydan okuyan köle.
Zinnîre köleydi. Peygamberimiz’in insanları İslâmiyete davet ettiğini duydu. Resulullaha iman eden bir kaç kişinin işkenceler altında inim inim inletildiğine şahit olmuştu. Bütün bu baskı ve işkencelere rağmen, iman nuru gönlünü aydınlatmaya başladı. Karşılaşacağı zorlukları peşinen kabul ederek Müslüman oldu. Böylece maddeten köle olmakla beraber, manen esaretten kurtuluyordu.
Zinnîre’nin efendisi katı bir İslâm düşmanıydı. Onun Müslüman olduğunu duyar duymaz küplere bindi. Ne yapıp etmeli, onu dininden vaz geçirmeliydi. Hemen harekete geçti. Onu akla hayele gelmedik işkencelere maruz bıraktı. Bununla Zinnîre’yı putlara geri çevireceğini zannediyordu. Fakat, bütün işkencelere rağmen Zinnire imanında sebat ediyordu, insan bir defa hakikati elde etmeye görsündü. Ele geçirdikten sonra bir daha ondan vaz geçer miydi?
Zinnîre’nin bu sebatı, efendisini deli ediyordu, Kendisi başa çıkamayınca. Müslümanlara sıkıntı vermekten, eziyet etmekten zevk alan Ebû Cehil’e de haber gönderdi. Bu, Ebû Cehil için iyi bir eğlenceydi. Hemen yetişti, Zinnîre’yi dininden döndürmek için bütün maharetini ortaya koydu. Böylece ondaki iman nurunu söndüreceğini zannediyordu. Fakat, Zinnîre akıl almaz bir şekilde sebat ediyordu. Bu durum onu daha da kızdırıyor, işkencenin şiddetini biraz daha artırıyordu.
Zinnîre;
“İman hem nurdur, hem kuvvettir. Evet, hakikî imanı elde eden adam kâinata meydan okuyabilir. Ve imanının kuvvetine göre, hadisâtın tazyîkâtından kurtulabilir” hükmüne güzel bir misâl olurken; Ebû Cehil ve diğer müşrikler de kimsesiz zavallı bir kadına yaptıkları dayanılmaz işkenceyle, 41 Küfür, insanı gayet âciz bir canavar hayvan eder” hükmüne dahil oluyorlardı. Köle bir kadına işkence etmek, hakarette bulunmak acizlikten ve canavarlıktan başka neyle izah edilebilirdi.
İşkenceler karşısında Zinnîre zayıf düşmüş, hattâ gözlerini kaybetmişti. Bu durum kalbini küfür karanlığı kaplayan Ebû Cehil’i ümitlendirdi.
‘‘Gördün mü? Onlara tapınmayı bıraktığın için tanrımız Lât ve Uzza senin gözünü kör etti. Müslümanlıktan vaz geç de, onlar gözlerini tekrar açsınlar” hezeyanında bulundu.
Fakat, Hz. Zinnîre’nin kalbi imanla doluydu. Fayda ve zarar vermekten âciz taş ve ağaç parçalananı böyle bîrşey yapabileceğine kesinlikle inanmıyordu. Bunun kendisi için bir imtihan vesilesi olduğunu anladı. İmanında sebat etti. Bütün ihlâs ve samimiyetiyle Ebû Cehil’e şöyle seslendi:
“Hayır, vallahi hayır! Sizin tanrı diye ibâdet ettiğiniz taş ve odun parçasından başka birşey olmayan Lât ve Uzza, ne fayda, ne de zarar verebilir. Onlar, kendilerine tapanları bilmedikleri gibi, tapmmayanlardan da habersizdirler. Bu ancak Rabbimîn işidir. Benim Rabbim gözümü bana tekrar çevirme kudretine sahiptir.” Ebû Cehil hiç beklemediği bu cevap karşısında şaşırıp kaldı. Şaşkınlığı geçer geçmez de Zinnîre’ye vurmaya başladı. Bir müddet sonra, yorulduğu için bırakmak mecburiyetinde kaldı.
Evet, Zinnîre,
“Benim Rabbim gözümü açma kudretine sahiptir” diyordu. Bütün kâinatı; insanı, güneşi, ayı. yıldızlan, hayvanları, bitkileri yoktan yaratan; onları idare eden ve hayatiyetini devam ettiren Rabbimize, Zennîre’nin gözlerini açmak ağır gelir miydi? Elbette Onun, her şeye gücü yeterdi. Yaratan hiç Kadir olmaz mıydı? Nitekim günün ilk ışıklarıyla birlikte Zinnîre’nin gözlerini yeniden eski haline kavuşturdu.
Sabahleyin, kaldıkları yerden işkenceye devam etmek için gelen müşrikler, onun gözlerinin açılmış olduğunu görünce şaşa kaldılar. Putlarına olan itikatları zayıfladı. Bazıları neredeyse Müslüman olacaktı. Fakat Ebû Cehil, hemen araya girdi. “Muhammed’in izinden giden şu akılsızlara siz hayret etmiyor musunuz? Eğer Muhammed’in getirdiği şey gerçek ve hayırlı olsaydı, ona uymakta biz bunları elbette geçerdik. Doğruyu bulmakta Zinnîre mi bizi geçti? Bunu hanginiz gördü?” dedi.
Yanındakiler de onun bu hezeyanına inandılar. Çünkü gözlerini gaflet bürümüştü. Düşünüp ibret alacakları, iman edecekleri yerde,
“Bu da Muhammed’in sihridir” diyerek cehaletlerine devam ettiler. Bu hadise üzerine Ahkâf Sûresinin su mealdeki 11. âyeti. nâzil oldu:
“Kulluk sözleşmesindeki ortak taahhütlerini, Allah’a iman, kulluk ve sorumluluk bilincini şuur altına iterek örtbas edip inkârda ısrar edenler, kâfirler, iman edenlere: “Eğer İslâm’da bir hayır, bir menfaat olsaydı, onlar, İslâm’ı kabulde bizi geçemezlerdi.” derler. Onlar, böyle derken, doğru yola girmek niyetinde olmadıkları için: “Bu eski bir yalandır.” da diyecekler.” (46/11)
Bu hadise Müslümanların imanlarını, kâfirlerin ise küfürlerini artırdı. Diğer taraftan, Cenab-ı Hak ihlâs ve samimiyetine binaen Hz. Ebû Bekir vasıtasıyla Zinnîre’yi maddi kölelikten de kurtardı. Ebû Bekir onu efendisinden satın alarak Allah rızası için azâd etti.
800 sahabinin biyoğrafisini
 PEYGAMBERİMİZİN YOL ARKADAŞLARI
isimli kitabımızdan okuyabilirsiniz.